Usta Oyuncu Has İnsan
09 Ekim 2004 - Zeynep Oral -
Yaşama, mesleğine, kendisine ve çevresine saygılı İsmet Ay , gözyaşlarıyla kahkahalar arasında oyunculuğunu biledi. Hiç dinmeyen meslek aşkıyla, sahnedeki ustalığını ve renkli kişiliğini bütünledi… Biz, tiyatroyu seven, tiyatroya saygı duyan, insan sıcaklığına ihtiyacı olan, sanatçının hasına değer veren , sıradan, ölümlü insanlar, bugün bir kez daha önünde sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.
Tarlabaşı'nın, kaldırım taşlarıyla döşeli , ine çıka Aynalıçeşme'ye varan ince uzun yollarını anımsıyorum. O yolların sonunda vardığım “Şato”yu anımsıyorum
Eski Dram tiyatrosu, mahallenin eski sakinlerinden Behzat Baba, Pera'nın eski havası artık yoktu ama, İsmet Ay'ın 40 yıldır oturduğu “Şato”su, zamana karşı , Haliç'e karşı, orada ayakta durmaya çalışıyordu.
Ahşap kapının zili yoktu. Vurdum kapıyı. Gıcırtıyla açıldığını anımsıyorum. Sonra “Madam” önde, ben arkada, yaldız kaplaması çoktan dökülmüş trabzanlara tutunarak çıkılan basamaklar… “Madam”ın anlattıkları yoktu ortada: Ne kuyruklu piyanolar, ne kristal avizeler, ne de salonlardan gelen şuh kahkahalar… Madam, “Bir tek İsmet Ay bırakıp gitmedi burayı” dediğinde İsmet Ay'ın odasına gelmiştik.
İsmet Ay'ın tıpkı kendisine benzeyen odasını anımsıyorum.
Kendi gibi aşırılıklarla dolu , kendi gibi zarif, kendi gibi dramatik, kendi gibi alçakgönüllü, kendi gibi iddialı, kendi gibi duyarlı, gözyaşları ve kahkahalarla dolu odasını anımsıyorum. Bir duvar gülüyorsa, öteki duvar ağlıyordu. Aramızdan çoktan ayrılmış olanların fotoğrafları, sahne önünün ve sahne arkasının izdüşümleri, dolu dolu yaşanmış gecelerin ve dostlukların anıları, ince narin Japon çiçekleri, gazeteler, dergiler, afişler, tiyatro programları, tablolar, gravürler odanın her yerinden, her köşesinden taşıyordu. Hepsinin ortasında baş tacı edilmiş iki fotoğraf: Annesininki ve Bedia Muvahhid'inki…
Hiçbir insanın hiçbir odayla bunca bütünleşmemiştir dediğimi anımsıyorum.
O odada içtiğimiz çayları, bitmeyen sohbetleri anımsıyorum…
Önce Jüliet, sonra Romeo
Sahne virüsü çocukluğunda yakalamıştı onu. Ailesi, oğulları İstanbul Lisesi'ne gidiyor sandıklarında, o Dram Tiyatrosu'nun kapısında bekliyor, Beyoğlu sinemalarına gidiyordu. Ankara Konservatuarı'na öğrenci almak için sınav açıldığını duyduğunda 16 yaşındaydı. Evdekilerden gizli hazırlandı, Sadri Alışık ve Mücap Ofluoğlu'yla aynı gün girdiği sınava.
“Bir masa başında asık yüzlü, beyaz saçlı koca koca adamlar oturuyordu. Başla dediler… Romeo Jüliet arasındaki bir sahneyi çok iyi çalışmıştım. Başladım…”
Ve… İsmet Ay, Romeo'yu değil, Jüliet'i oynamaya başladı.
Koca koca adamlar önce çok güldüler, sonra soluklarını tutular, sonra içlerinden biri fırlayıp İsmet Ay'ı öptü. Sabahattin Ali, Nurettin Sevin, Orhan Burian, İ.Galip Acan arasından sıyrılıp İsmet Ay'ı kucaklayan Carl Ebert'ti. “Ama daha bitmedi ki” dedi ve Romeo'yu oynadı.
Sınavı kazandığını öğrendiğinde , uçtu sevinçten. Ailede kıyamet koptu! Çerkez anayla Deniz Yollarında kaptan baba laf dinletemediler oğullarına! Sonradan, sevgili annesi , yıllar yılı “oğlum, bir başçavuş bile olamadın” diye ağlayacaktı…
Ankara Konservatuarında hazırlık sınıfında 2 öğrenciydiler Sevinç Tevs ve İsmet Ay. Bol bol hizmetçi, uşak rollerine çıktılar.
Ankara ona “yaramadı”; İstanbul'a döndü, Muhsin Ertuğrul'u buldu. Baba zoruyla gittiği askerlikte çok acı çekti. Askerlik bitince İstanbul Şehir Tiyatrosu kadrosuna alındığında dünyalar onun oldu.
Bir rol, bir rol daha derken Hamlet'teki mezarcı rolü ve “Bozuk Düzen”deki Ragıp rolüyle ün kazandı.
İki “sarhoş” rolü arasındaki nüans farklarını bana anlatışını anımsıyorum…
“Bozuk Düzen” kitabının ilk sayfasını bana müthiş bir gururla gösterişini anımsıyorum: “Ben kelimeleri verdim, sen ondan bir insan yaptın” diye imzalamıştı eserini Güner Sümer.
İnsan Sıcaklığı
Roller birbirini izledi. Ben onu izledim. Büyük rol , küçük rol demeden her rolüne titizlikle çalıştı.
İstanbul Şehir Tiyatrosundan ayrıldığında da acı çektiğini anımsıyorum. (1981'deydi) Maddi koşullar zorlayınca ve bir müzikalden teklif alınca, O sıralar Genel Müdür olan Vasfi Rıza Zobu'dan izin istemişti . Ve bu izin ona verilmeyince ayrıldı. (Ah Vazfi Rıza Zobu, keşke sizi yalnız sahnedeki ustalığınızla, anımsayabilsem! Keşke 12 Eylül darbesinden sonra benimsediğiniz o müfettiş rolünü unutabilsem…)
İsmet Ay'ın sahnedeki ve yaşamdaki rollerini anımsıyorum. İkisi de sahiciydi.
Anımsadığım nice rolleri arasından “Vişne Bahçesi”nin sadık uşağı Firs'i yerleşiyor doruğa. Çehov' un insan sıcaklığıydı. Leonid Heifetz'in rejisiydi. Rolle oyuncusunun böylesine bütünleştiği ender görülür. Yaşlı uşak Firs, İsmet Ay'dı. Finalde, toplanmış eşya yığını arasında unutulduğunda, sanki hiç yaşamamış gibi susan Firs / İsmet Ay, artık bir şeylerin değişeceğini bize anlatıyordu. Susarak anlatıyordu.
İsmet Ay, sahne dışında, dostluklarıyla, konuşmalarıyla, ne çok renk, ne çok neşe kattı yaşamımıza . Ama susarak da, ne çok şey anlattı!
Söylediklerini anımsıyorum:
“Yalnızlığı ben seçtim. Tiyatro yaşamı ikinci bir kişiyi kabul etmiyor. Her şeyi, tiyatro yaşamımı benimle paylaşabilecek ne bir kadın , ne de bir erkek olmadı… Galiba sanatçının kaderi bu…
”Belki de hırçınlığım, yalnızlığımdan geliyor… Sonra da malum: Hırçınlığımı , esprilerimle, şakalarımla bastırmaya çalışıyorum…”
“Kişiliğimiz ne olursa olsun bunu zarafetle taşımak zorundayız. İnsanın, işine, kendine, çevresine olan saygısı bunu gerektirir. İnsan kendi özelliklerini bilmeli, bu özellikleri en saygılı, en kendine yaraşır biçimde taşımalı. Kendine saygısı olmayan, çevresinden nasıl saygı bekleyebilir…” (Tüm alıntılar ”Konuşa Konuşa kitabımdan.)
Veda
İsmet Ay'ın sahnedeki 50. yılını kutlayışını anımsıyorum…(1987'deydi.)
Sahnede, siyah kostümü içinde konuştu konuştu, sonra, “…ve bana her şeyi öğreten beş bin yıllık öğretmenime teşekkür ediyorum” dedi.
Elindeki çiçek buketini sonsuz bir saygı ve sevgiyle ona, yani sahneye sundu. Çiçekleri yere koydu. Sonra, dizlerinin üzerine çöküp, oyuncuların her akşam ayak bastıkları yeri, sahneyi öptü…
O akşam, sahnedekiler olsun, salondakiler olsun, gözyaşlarını tutamadılar...
Sevgili İsmet Ay, kötü haberi aldığımdan beri, bunları ve daha neleri neleri anımsıyorum…
Biz, tiyatroyu seven, tiyatroya saygı duyan, insan sıcaklığına ihtiyacı olan, sanatçının hasına değer veren , sıradan, ölümlü insanlar, bugün bir kez daha önünde sevgi ve saygıyla eğiliyoruz. Yaşamdaki ve sahnedeki var oluşuna teşekkür ediyorum. Ve daha şimdiden, seni çok özleyeceğimizi biliyorum.
9 Ekim 2004 - Cumhuriyet
Paylaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Zeynep Oral
Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı.
Arama Yapın
Kategoriler
EdebiyatTiyatro
Plastik Sanatlar
Kadın Olmak
Memleket Hali
Müzik
Sinema
Çevre
Tüm Kategoriler