Menü

Tiyatroda bir Işık : Işık Yenersu


15 Ocak 2005 - Zeynep Oral -

Sesi mi, yüzü mü ? Havaya, içten gelen bir soluk gibi salınıveren, sanki duru bir su gibi yolunu arayan, soran, uçuşan, pırıl pırıl akıp giden sesi mi… yoksa aydınlığı çoğaltan, ışık saçan yüzü mü ? Önce hangisi insanı sarıp sarmalar, etkisi altına alır doğrusu bilmiyorum. O yüz ve o ses öylesine bütünleşmiştir, biri ötekine öylesine yansımıştır ki, onları birbirinden ayırmak olanaksızdır. Takılır gidersiniz peşinden. Bir de bakarsınız, o ışık huzmesi sizi de içine almış. Kendinizi arınmış hissedersiniz, iyi hissedersiniz, mutlu hissedersiniz. O duygu yoğunluğunun güzelliğinden ağlayabilirsiniz de…

Önceki gün Sinan Çetin’in evsahipliğini üstlendiği Kafika - Kaçırdığınız Filmler Kahvesi’nde, Kerime Senyücel’in “Işık Yenersu” belgeselini izlerken , bunları düşünüyordum. Metinlerini Ayşegül Yüksel ve Ediz Baysal’ın yazdığı belgeselin alt başlığı “Tiyatronun Narin, Çetin Divası “. Müzik, Derya Köroğlu’nun.

Kerime Senyücel deneyimli bir belgeselci. Işık Yenersu’nun hayatından ve sanat yaşamından kesitleri verirken; Ayşegül Yüksel, Sevda Şener gibi tiyatro uzmanlarından, Yıldız Kenter , Macide Tanır gibi ustalardan, Işık Yenersu için “o benim kızım sayılır” diyen İlhan Selçuk’tan görüş ve tanıklıklar alırken, eşsiz bir sıcaklık yakalamış. İzlemeye doyamıyorsunuz, film bittiği anda, kırk dakika ne çabuk bitti diye şaşıyorsunuz.

Işık Yenersu’nun tiyatro serüveninin başlangıcında, idealist, aydın birer Cumhuriyet kadını olan iki kadının, annesinin ve teyzesi Handan Selçuk’un rolü var. Öğretmen olan anne ve teyze yönlendirecektir onu konservatuar sınavlarına.

O güne dek tiyatro hakkında hiçbir şey bilmeyen küçük kız, sınava gireceksem bari bir oyun seyredeyim dediğinde , kendisini Ankara Büyük Tiyatro’da bulur. Seyrettiği ilk oyun Yıldız Kenter’in oynadığı “Çöl Faresi”dir. Müthiş etkilenir. O gün kararını verir: İnsan tiyatrocu olacaksa, Yıldız Kenter gibi olmalı” der.
“Anna Frank’ın Hatıra Defteri”nden bir bölümle hazırlanır sınava . Kazanır ve tiyatro evreninde yolculuk başlar… O gün bugün Yıldız Kenter’in öğrencisiyle kıvanç duyduğundan hiç kuşkum yok.

Büyüyen Küçük Kız
Işık Yenersu’yu , ben ilk kez, mesleğinin en başında “Sezar ve Kleopatra” oyununda izlemek şansına erenlerdenim.
İstanbul. 60’lı yılların ikinci yarısı… Arena Tiyatrosu. Sıraselviler’de , yanılmıyorsam bir apartman’ın çatı katı… Dönemin en büyük yönetmeni Cüneyt Gökçer sahneye koyuyor, en anlı şanlı, herkesin hayran olduğu büyük oyuncu Yıldırım Önal , Sezar rolünde… Karşısında, o güne dek adını sanını kimsenin bilmediği, konservatuardan yeni çıkmış küçücük bir kız: Işık Yenersu…
Oyunu izledim ve tüm seyirciler gibi ben de büyülendim. Sahnede bir ateş parçası vardı. Yaramaz, afacan, muzip, meydan okuyan, uysal, kah çocuk , kah dişi, yaşı olmayan bir Kleopatra. Koca Sezar’la kedi gibi oynayan bir Kleopatra. Işık Yenersu , Cleopatra rolünde herkesi fethetmişti.

O küçük afacan kız, o temsillerde öyle bir büyüdü ki, o günden sonra adını herkes öğrendi.
Sonra, araya nice nice roller girdi… “Hırçın Kız”ı, “Söz Veriyorum”u, “Bütün Oğullarım”ı, “Güneyli Bayan”ı unutabilmem mümkün mü hiç! Araya Sinema girdi . Hem oyuncu olarak, hem de Yılmaz Güney ve Metin Erksan’a yönetmen yardımcısı olarak… Televizyon filmleri , seslendirmeler, belgeseller girdi… Sayısız ödül girdi…

Toplumsal bilinç
Ve araya 12 Eylül girdi…
Işık Yenersu, mesleğinde hızla yükselirken, sahneyle yaşam arasına duvarlar örmedi, tel örgüler döşemedi. Kendini içinde yaşadığı toplumdan hiç soyutlamadı. Toplumun sorunlarını kendi sorunları saydı. Tepkisini gösterdi. Tiyatrodan olduğu gibi, yaşamdan da sorumluydu o.

Zaten “Niçin tiyatro?” sorusuna verdiği yanıt da bunu ortaya koymuyor mu: “Daha güzel bir dünya, daha iyi insan için…”
Tiyatro yaşamındaki özelliklerini, öğrenme tutkusu, çalışkanlığı, sahne disiplini, titizliği ve saygısını, hayat sahnesinde de sürdürdü.
12 Eylülde , Paris’te Nazım Hikmet şiirleri okudu diye hakkında dava açıldığı, hapsi istendiği günleri anımsıyorum. O günlerden aklımdan hiç çıkmayacak bir anı: İstanbul’da bir bahçede, bir masanın etrafındayız. Karanlık bir gece. Ne mehtap , ne de bir yıldız var içimizi ısıtacak... Birden , sofradan duru, berrak, pırıl pırıl bir ses yükseldi: “Bahar gelmiş memleketimin dağlarına “… Işık Yenersu’nun sesi , baharı değilse de umudu taşıyordu içimize…

Araya hastalık girdi. Ancak yiğit bir kişiliği var bu arkadaşımın. Savaştı ve yendi .

Işık Yenersu’yu sahnede en son Rumeli Hisarı’nda izledim.: 2002 Yılının Uluslar arası İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılış gecesinde. Genco Erkal’ın sahneye koyduğu ve sahnelerimizin dokuz “Diva”sının rol aldığı o mucizevi olay “Nazım’a Armağan”da…
Bir kez daha aşkın, acının, hüznün, hapisliğin, özlemin, yalnızlığın, çokluğun arasından, akıyor, akıyor, akıyordu. Duygu yüklü sesine ve yüzüne , insanlığın tüm hallerini yerleştirmişti. Söylediği her sözcük ve tüm susuşları anlam yüklüydü . Hiç unutmuyorum , içimden “bir isyan bayrağı kadar güzel” diye geçirmiştim.

Önceki gün , belgeseli izlerken yine aynı şeyi düşünmeden edemedim. Sesiyle yüzünün birbirine tuttuğu aynada kendimi iyi, dünyayı daha güzel hissettim.

(“Işık Yenersu – Tiyatronun Narin / Çetin Divası” belgeselini 19 Ocak saat 22:25’de TRT 2’de izleyebilirsiniz. )

15 Ocak. 2005 - Cumhuriyet

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.