Menü

Tibet ve Sincan Yollarında (3)


25 Mayıs 2004 - Zeynep Oral -

"Biz dü-şün-mü-yo-ruz… Yalnızca yaşıyoruz. "

Kaji Kadınlar Manastırına gitmek üzere kent dışındaki bir dağa tırmanmaya başlıyoruz. Otomobille. Ama otomobil yolu pek yok. Kayalarla kaplı toprak bir yolda ilerlemeye çalışıyoruz. Çorak mı çorak bir dağ , üzerinde tek ağaç, tek ot yok.

Neden kadınları bunca gözden ırak, ulaşılması zor mu zor bir yere attılar diye soracak oluyorum, her kayaya her ağaca ilişkin birbirinden ilginç öyküler anlatmaya meraklı Tibetli sürücümüz, yüzyıllar önce buralarda bir kadın sesi duyulduğuna ilişkin bir öykü anlatıyor…Şimdilik yalnızca bu dik yamaçlara tırmanabilen ve ha bire otomobilin önüne çıkan yakların seslerini duyuyoruz…

Sonunda Kaji Kadın Tapınağına vardığımızda oksijen biraz daha azalmış, güneşe biraz daha yaklaşmıştık. Dört bin üç yüz metre yükseklikteydik.

Gökyüzüne savrulan sözler

Küçücük evler, merdivenli dapadar sokaklar, geçitler, stupalar, taş duvarlar arasına sıkışmış boş alanlarla küçük bir köy görünümündeydi Kaji Manastırı. Yüzü aşkın kadın burada yaşıyordu. Tümünün saçları kazılmış, kimi kırmızı rahibe giysileri içinde, kimi Mao tipi işçi tulumları içinde… Yakları sağanlar, duvar yapanlar , kum , taş taşıyanlar, yemek pişirenler ve dua edenler…

Buranın ruhani lideri ve en kıdemlisi Bayan Lun Do , bize çevreyi gösteriyor, tereyağlı çaylar ikram ediyor, yemeğe kalmadan dönemezsiniz diyor, kazanlar kuruluyor, yemekler pişiriliyor, geldiğiniz yolu biz kadınlar yeni açtık, eskiden bu da yoktu diyor… Buradaki kadınların her gün ikiye ayrıldığını, yarısının dualara ve derslere katılırken , öteki yarısının hizmetlere koştuğunu, işçilik yaptıklarını, ertesi gün grupların yer değiştiğini anlatıyor…

Sorularımı soruyorum… Tek tanrılı dinlerde kadının ikincil konumunu anlatıp, Budizm'le ilgili bu çerçevede neler düşündüğünü soruyorum.

Deminden beri şarkı söyler gibi uçuşan ses, birden ağırlaşıyor… Çok derinden, çok yavaş, çok tane tane söylenen sözcükler ortalığı sessizliğe gömüyor. Soluduğumuz hava daha da azalıyor. Sibey, söylediklerini çeviriyor:

"Bakın biz burada yalnızca çalışıp , dua edip, yaşıyoruz… Uyum içinde çalışıyor, uyum içinde dua ediyor, uyum içinde yaşıyoruz. Biz düşünmüyoruz… Düşünmek istemiyoruz… Ne kendimize, ne başkasına böyle sorular soruyoruz… Sorulmasını da istemiyoruz…"

Tibet'te, adını bilmediğim bir dağın tepesinde, dört bin üç yüz metre yükseklikte biz-dü-şün-mü-yo-ruz heceleri, gökyüzüne doğru savruluyor…

Çarklar döndükçe

Tibet'te bir hafta boyunca gördüğüm tüm manastır ve tapınakların çevrelerinde insanlar dönüyordu. Dönerken ellerindeki dua çemberlerini ya da çarklarını döndürüyorlardı. Tapınakların içlerinde ve dışlarında sarı pirinçten dev çarklar vardı. Keşişlerin bir görevi de sürekli bu çarkları döndürmekti … Dua çemberlerinin, dua çarklarının dönerken çıkardıkları seslere tapınakların içinde çalınan, davul, zil, zurna ve geleneksel çalgıların müziği katılıyordu.

Mimari açıdan en güzel tapınaklardan biri olan ama tereyağı bolluğundan farelerin cirit attığı Kunga Cudi Tapınağında çarkları döndüren yaşlı mı yaşlı, ağzında hiç dişi olmayan keşiş bana şöyle açıkladı:

"Buda'nın tüm sözleri, tüm düşünceleri bu çarkların içinde. Çarkları döndürdükçe , onun düşünceleri gökyüzüne ve yeryüzünün her yerine saçılıyor ve dünyayı aydınlatıyor. Bütün mesele çarkların durmaması…"

Onun uykusu gelince, nöbeti bir başkası devralıyormuş.

Yaşlı keşiş, Buda'nın düşüncelerini gökyüzüne yollarken "biz-dü-şün-mü-yo-ruz" heceleri gökyüzünden üzerime yağıyordu…
     
Renk Cümbüşü
     
Tibet'te , Tibet kimliğini oluşturan, din olgusu , (Budizmin gözle görünür ezici varlığı) ve dil olgusu (Çince'ye karşı Tibetçe'nin korunması, savunulması ) kadar dikkat çeken bir üçüncü özellik daha vardı. Renk cümbüşü
     
Başlarken belirttim kutsal beş renk (kırmızı, yeşil, sarı, mavi ve beyaz) yalnız tapınakların, manastırların içlerinde ve dışlarında değil, her yerdeydi:
     
Taşa toprağa kazınmış resimlerde, bacalardan yükselen adaklarda, çölün ortasındaki sunaklarda, dağ tepelerindeki bayraklarda, kadınların bellerine sardıkları kuşaklarda, erkeklerin omuzlarına attıkları şallarda, şapkalara takılan süslerde, sokaklar boyu sergilenen ve satışa sunulan "thanga"larda (deri ya da tual üzerine Budist resim panolarında) , ev ve lokantaların perdelerinde, tüm dükkanların vitrinlerinde, caddeleri dolduran otomobil ve otobüslerin camlarında, kadın erkek, yaşlı çocuk milletin üzerindeki giysilerde, aklınıza gelebilecek her ama her yerde...

Bu renk cümbüşü aynı zamanda gizli ve gizemli bir dil gibiydi. İnsanların üzerindeki renklerin ağırlığına bakıp, kimin nereden , hangi köy ya da kasbadan geldiğini, hangi etnik gruptan olduğunu anlıyorlardı.
     
Örneğin Kamba bölgesinden gelenler başlarının çevresine mutlak kırmızı iplik çileleri doluyor, bu çileleri yak kemiklerinden yapılma koca tokalarla tutturuyor , üzerine de renkli taşlardan bir süs iliştiriyordu. Oysa Toga bölgesinden gelenler yakası kürklü , yak tüylü general ya da amiral ceketleriyle ayırd ediliyordu. Erkek ya da kadın herkes bol takılıydı. Kolyeler, yüzükler, en çok da yak kemiklerinden süsler…
     
Kılık kıyafetten söz ederken belirtmeden geçmeyeceğim: Güneşten korunmak için Tibetlilerin çoğun kovboy şapkası kullanıyordu. Yani bizim kovboy şapkası, Teksas şapkası diye bildiklerimizin aynısı! Bu işe en çok Amerikalı turistler şaşıyordu!
     
Renkler bir yandan da yapıları belirliyordu. Kırmızı toprak, sarı taş, kil ve kerpiçten yapılan evlerin pencere çevrelerini mutlak siyah ya da beyaza boyanmış geniş çerçeveler sarıyordu. Güneşi önlemek için, kapı ve camlarda yine bu beş renge boyanmış yak derileri kullanılıyordu.
     
Dağ köylerinde
    
Bu renk cümbüşünden ayrı düştüğümüz tek yer yanılmıyorsam, yine çok yükseklerdeki bir dağ köyündeydi.
     

Başkentten , tapınaklardan, insan, trafik ve koku yoğunluğundan biraz uzaklaşmak ve Himalaya'ların uzantısını görmek için Lhasa nehri boyunca yol alıp, henüz karın kalkmadığı Çayeiba dağ köyüne vardığımızda her şey siyah beyazdı. Dağlar, toprak , evler , damlar, ağıllar bembeyaz; güneşten çatlamış dudaklar, yanaklar, yokluktan yoksulluktan çatılmış kaşlar simsiyah…

Karla kaplı bembeyaz dağlara karşı, dağların önünde, insanlar ve yaklar , bebeler ve yak tezekleri birer karartı halinde dolaşıyordu.
     
Belki de Tibet'in gerçek yüzü , bütün o altın kaplı Budist tapınaklar değil, "Tanrının yaşadığı yer " anlamına gelen Çayeiba köyüydü… Bilemiyorum….
     
Tibet'ten ayrılma vakti.
     
Son akşamımızda, Tibet Kültür Müdürü Jam Yang, ışıl ışıl yanan Potala Sarayının dibinde "Tanrının Sarayı" anlamına gelen Şengong Şuan'da bizim ekibe bir yemek veriyor. Sohbet ilerlerken ülkenin yeme içme adabına tanıklık ediyorum.
     
Anıtlar ve Müzeler Müdürü "Potala Sarayı ne ki, onun gibi 2000 yerimiz var" diyor. Kültür varlıklarının çoğu dinsel nitelikli olduğundan yönetimlerine din adamlarının da katılımının kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Güzel Sanatlar Araştırma Enstitüsünün Dans Bölümü , Opera Bölümü başkanları, Tibet'ten geleneksel opera izlemeden ayrılacağıma inanmak istemiyorlar…
     
Bu arada tereyağlı çayla başlayan ziyafet, tam 41 çeşit yiyecekle sürüyor. Ağırlık, dağlardan toplanmış enfes otlarda ve Yak etinde… (Ancak çorbamın içinde bir Yak ayağı görmek, iştahı kapatabiliyor!) Yiyeceklere "Çin kı" yani pirinç rakısı, Lhasa Birası ve Lanzhu şarabı eşlik ediyor… Öyle tek başına , kimseye çaktırmadan içmek yok. İçebilmek için önce mutlak küçük bir söylev vermeniz, sonra kadeh kaldırmanız gerekiyor. Derken iş daha da gelişiyor: Geleneksel kıyafetlerinde garson kızlar yanınıza gelip kadehinizi alıyor, size uygun bir geleneksel Tibet şarkısı söylüyor, şarkı bittiğinde kadehinizi doldurup size uzatıyorlar. Siz ayağa kalkıp şarkıya teşekkür ediyorsunuz. Ve şarkıya, şarkıyı söyleyenlere, şarkıyı dinleyenlere saygısızlık etmemek için , kadehi boşaltmak zorundasınız.


"Dünyanın çatısı" , "Tanrıların yaşadığı yer", "Yeryüzünün Damı"… Tibet için söylenen bu tanımlamalar , orada tanık olduğum çok karmaşık ve çelişki dolu gerçekleri açıklamıyordu.

Tibet, başka bir dünyaydı. Başka bir çağda yaşıyordu… Ama başkent Lhasa
yeryüzündeki herhangi modern bir kentti. Geniş caddelerindeki trafik sıkışıklığıyla, neon ışıklı reklam panoları, damların tepesindeki çanak antenlerle , cam ve çelik kaplı yüksek yapılarıyla, cep telefonlarını ellerinden bırakmayan "punk" saçlı gençleriyle modern bir kent…

Tibet'ten ayrılma vakti. Yarın Urumçi'ye gidiyoruz. Tibet ve Sincan Uygur Özerk Bölgeleri komşu ama birinden ötekine direkt uçuş yok. Önce mecburen Seçuan'ın başkent'i Changdu 'ya gidip uçak değiştirilecek..

Kunga Hava alanındayız. Ve…

Ve, Changdu uçağı iptal! Hava günlük güneşlik, şimdi ne oldu? Öğleden sonra Tibet'e hiçbir uçak inemediğinden , kalkabilecek uçak da yok ortalıkta…

Siz siz olun, eğer yolunuz Tibet'e düşecekse, oraya gitmek ve oradan ayrılmak için asla öğleden sonraki uçakları seçmeyin , mutlak sabah uçaklarını yeğleyin.

Çaresiz, 18 Saatlik bir gecikmeyle ayrılacağız Tibet'ten.

Yücel Bey perişan. Çünkü Kıymet ve benim , bu zamanı tapınakları ve dağları dolaşmakla geçireceğimizi biliyor. "Ablalar yapmayın… Siz yaşlısınız ama ben gencim, bu yükseklik beni sizden daha çok etkiliyor, kanım sizinkinden daha hızlı dolaşıyor… Biraz dinlenseniz…"

25 Mayıs 2004 - Cumhuriyet

"Biz dü-şün-mü-yo-ruz… Yalnızca yaşıyoruz. "

Kaji Kadınlar Manastırına gitmek üzere kent dışındaki bir dağa tırmanmaya başlıyoruz. Otomobille. Ama otomobil yolu pek yok. Kayalarla kaplı toprak bir yolda ilerlemeye çalışıyoruz. Çorak mı çorak bir dağ , üzerinde tek ağaç, tek ot yok.

Neden kadınları bunca gözden ırak, ulaşılması zor mu zor bir yere attılar diye soracak oluyorum, her kayaya her ağaca ilişkin birbirinden ilginç öyküler anlatmaya meraklı Tibetli sürücümüz, yüzyıllar önce buralarda bir kadın sesi duyulduğuna ilişkin bir öykü anlatıyor…Şimdilik yalnızca bu dik yamaçlara tırmanabilen ve ha bire otomobilin önüne çıkan yakların seslerini duyuyoruz…

Sonunda Kaji Kadın Tapınağına vardığımızda oksijen biraz daha azalmış, güneşe biraz daha yaklaşmıştık. Dört bin üç yüz metre yükseklikteydik.

Gökyüzüne savrulan sözler

Küçücük evler, merdivenli dapadar sokaklar, geçitler, stupalar, taş duvarlar arasına sıkışmış boş alanlarla küçük bir köy görünümündeydi Kaji Manastırı. Yüzü aşkın kadın burada yaşıyordu. Tümünün saçları kazılmış, kimi kırmızı rahibe giysileri içinde, kimi Mao tipi işçi tulumları içinde… Yakları sağanlar, duvar yapanlar , kum , taş taşıyanlar, yemek pişirenler ve dua edenler…

Buranın ruhani lideri ve en kıdemlisi Bayan Lun Do , bize çevreyi gösteriyor, tereyağlı çaylar ikram ediyor, yemeğe kalmadan dönemezsiniz diyor, kazanlar kuruluyor, yemekler pişiriliyor, geldiğiniz yolu biz kadınlar yeni açtık, eskiden bu da yoktu diyor… Buradaki kadınların her gün ikiye ayrıldığını, yarısının dualara ve derslere katılırken , öteki yarısının hizmetlere koştuğunu, işçilik yaptıklarını, ertesi gün grupların yer değiştiğini anlatıyor…

Sorularımı soruyorum… Tek tanrılı dinlerde kadının ikincil konumunu anlatıp, Budizm'le ilgili bu çerçevede neler düşündüğünü soruyorum.

Deminden beri şarkı söyler gibi uçuşan ses, birden ağırlaşıyor… Çok derinden, çok yavaş, çok tane tane söylenen sözcükler ortalığı sessizliğe gömüyor. Soluduğumuz hava daha da azalıyor. Sibey, söylediklerini çeviriyor:

"Bakın biz burada yalnızca çalışıp , dua edip, yaşıyoruz… Uyum içinde çalışıyor, uyum içinde dua ediyor, uyum içinde yaşıyoruz. Biz düşünmüyoruz… Düşünmek istemiyoruz… Ne kendimize, ne başkasına böyle sorular soruyoruz… Sorulmasını da istemiyoruz…"

Tibet'te, adını bilmediğim bir dağın tepesinde, dört bin üç yüz metre yükseklikte biz-dü-şün-mü-yo-ruz heceleri, gökyüzüne doğru savruluyor…

Çarklar döndükçe

Tibet'te bir hafta boyunca gördüğüm tüm manastır ve tapınakların çevrelerinde insanlar dönüyordu. Dönerken ellerindeki dua çemberlerini ya da çarklarını döndürüyorlardı. Tapınakların içlerinde ve dışlarında sarı pirinçten dev çarklar vardı. Keşişlerin bir görevi de sürekli bu çarkları döndürmekti … Dua çemberlerinin, dua çarklarının dönerken çıkardıkları seslere tapınakların içinde çalınan, davul, zil, zurna ve geleneksel çalgıların müziği katılıyordu.

Mimari açıdan en güzel tapınaklardan biri olan ama tereyağı bolluğundan farelerin cirit attığı Kunga Cudi Tapınağında çarkları döndüren yaşlı mı yaşlı, ağzında hiç dişi olmayan keşiş bana şöyle açıkladı:

"Buda'nın tüm sözleri, tüm düşünceleri bu çarkların içinde. Çarkları döndürdükçe , onun düşünceleri gökyüzüne ve yeryüzünün her yerine saçılıyor ve dünyayı aydınlatıyor. Bütün mesele çarkların durmaması…"

Onun uykusu gelince, nöbeti bir başkası devralıyormuş.

Yaşlı keşiş, Buda'nın düşüncelerini gökyüzüne yollarken "biz-dü-şün-mü-yo-ruz" heceleri gökyüzünden üzerime yağıyordu…
     
Renk Cümbüşü
     
Tibet'te , Tibet kimliğini oluşturan, din olgusu , (Budizmin gözle görünür ezici varlığı) ve dil olgusu (Çince'ye karşı Tibetçe'nin korunması, savunulması ) kadar dikkat çeken bir üçüncü özellik daha vardı. Renk cümbüşü
     
Başlarken belirttim kutsal beş renk (kırmızı, yeşil, sarı, mavi ve beyaz) yalnız tapınakların, manastırların içlerinde ve dışlarında değil, her yerdeydi:
     
Taşa toprağa kazınmış resimlerde, bacalardan yükselen adaklarda, çölün ortasındaki sunaklarda, dağ tepelerindeki bayraklarda, kadınların bellerine sardıkları kuşaklarda, erkeklerin omuzlarına attıkları şallarda, şapkalara takılan süslerde, sokaklar boyu sergilenen ve satışa sunulan "thanga"larda (deri ya da tual üzerine Budist resim panolarında) , ev ve lokantaların perdelerinde, tüm dükkanların vitrinlerinde, caddeleri dolduran otomobil ve otobüslerin camlarında, kadın erkek, yaşlı çocuk milletin üzerindeki giysilerde, aklınıza gelebilecek her ama her yerde...

Bu renk cümbüşü aynı zamanda gizli ve gizemli bir dil gibiydi. İnsanların üzerindeki renklerin ağırlığına bakıp, kimin nereden , hangi köy ya da kasbadan geldiğini, hangi etnik gruptan olduğunu anlıyorlardı.
     
Örneğin Kamba bölgesinden gelenler başlarının çevresine mutlak kırmızı iplik çileleri doluyor, bu çileleri yak kemiklerinden yapılma koca tokalarla tutturuyor , üzerine de renkli taşlardan bir süs iliştiriyordu. Oysa Toga bölgesinden gelenler yakası kürklü , yak tüylü general ya da amiral ceketleriyle ayırd ediliyordu. Erkek ya da kadın herkes bol takılıydı. Kolyeler, yüzükler, en çok da yak kemiklerinden süsler…
     
Kılık kıyafetten söz ederken belirtmeden geçmeyeceğim: Güneşten korunmak için Tibetlilerin çoğun kovboy şapkası kullanıyordu. Yani bizim kovboy şapkası, Teksas şapkası diye bildiklerimizin aynısı! Bu işe en çok Amerikalı turistler şaşıyordu!
     
Renkler bir yandan da yapıları belirliyordu. Kırmızı toprak, sarı taş, kil ve kerpiçten yapılan evlerin pencere çevrelerini mutlak siyah ya da beyaza boyanmış geniş çerçeveler sarıyordu. Güneşi önlemek için, kapı ve camlarda yine bu beş renge boyanmış yak derileri kullanılıyordu.
     
Dağ köylerinde
    
Bu renk cümbüşünden ayrı düştüğümüz tek yer yanılmıyorsam, yine çok yükseklerdeki bir dağ köyündeydi.
     

Başkentten , tapınaklardan, insan, trafik ve koku yoğunluğundan biraz uzaklaşmak ve Himalaya'ların uzantısını görmek için Lhasa nehri boyunca yol alıp, henüz karın kalkmadığı Çayeiba dağ köyüne vardığımızda her şey siyah beyazdı. Dağlar, toprak , evler , damlar, ağıllar bembeyaz; güneşten çatlamış dudaklar, yanaklar, yokluktan yoksulluktan çatılmış kaşlar simsiyah…

Karla kaplı bembeyaz dağlara karşı, dağların önünde, insanlar ve yaklar , bebeler ve yak tezekleri birer karartı halinde dolaşıyordu.
     
Belki de Tibet'in gerçek yüzü , bütün o altın kaplı Budist tapınaklar değil, "Tanrının yaşadığı yer " anlamına gelen Çayeiba köyüydü… Bilemiyorum….
     
Tibet'ten ayrılma vakti.
     
Son akşamımızda, Tibet Kültür Müdürü Jam Yang, ışıl ışıl yanan Potala Sarayının dibinde "Tanrının Sarayı" anlamına gelen Şengong Şuan'da bizim ekibe bir yemek veriyor. Sohbet ilerlerken ülkenin yeme içme adabına tanıklık ediyorum.
     
Anıtlar ve Müzeler Müdürü "Potala Sarayı ne ki, onun gibi 2000 yerimiz var" diyor. Kültür varlıklarının çoğu dinsel nitelikli olduğundan yönetimlerine din adamlarının da katılımının kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Güzel Sanatlar Araştırma Enstitüsünün Dans Bölümü , Opera Bölümü başkanları, Tibet'ten geleneksel opera izlemeden ayrılacağıma inanmak istemiyorlar…
     
Bu arada tereyağlı çayla başlayan ziyafet, tam 41 çeşit yiyecekle sürüyor. Ağırlık, dağlardan toplanmış enfes otlarda ve Yak etinde… (Ancak çorbamın içinde bir Yak ayağı görmek, iştahı kapatabiliyor!) Yiyeceklere "Çin kı" yani pirinç rakısı, Lhasa Birası ve Lanzhu şarabı eşlik ediyor… Öyle tek başına , kimseye çaktırmadan içmek yok. İçebilmek için önce mutlak küçük bir söylev vermeniz, sonra kadeh kaldırmanız gerekiyor. Derken iş daha da gelişiyor: Geleneksel kıyafetlerinde garson kızlar yanınıza gelip kadehinizi alıyor, size uygun bir geleneksel Tibet şarkısı söylüyor, şarkı bittiğinde kadehinizi doldurup size uzatıyorlar. Siz ayağa kalkıp şarkıya teşekkür ediyorsunuz. Ve şarkıya, şarkıyı söyleyenlere, şarkıyı dinleyenlere saygısızlık etmemek için , kadehi boşaltmak zorundasınız.


"Dünyanın çatısı" , "Tanrıların yaşadığı yer", "Yeryüzünün Damı"… Tibet için söylenen bu tanımlamalar , orada tanık olduğum çok karmaşık ve çelişki dolu gerçekleri açıklamıyordu.

Tibet, başka bir dünyaydı. Başka bir çağda yaşıyordu… Ama başkent Lhasa
yeryüzündeki herhangi modern bir kentti. Geniş caddelerindeki trafik sıkışıklığıyla, neon ışıklı reklam panoları, damların tepesindeki çanak antenlerle , cam ve çelik kaplı yüksek yapılarıyla, cep telefonlarını ellerinden bırakmayan "punk" saçlı gençleriyle modern bir kent…

Tibet'ten ayrılma vakti. Yarın Urumçi'ye gidiyoruz. Tibet ve Sincan Uygur Özerk Bölgeleri komşu ama birinden ötekine direkt uçuş yok. Önce mecburen Seçuan'ın başkent'i Changdu 'ya gidip uçak değiştirilecek..

Kunga Hava alanındayız. Ve…

Ve, Changdu uçağı iptal! Hava günlük güneşlik, şimdi ne oldu? Öğleden sonra Tibet'e hiçbir uçak inemediğinden , kalkabilecek uçak da yok ortalıkta…

Siz siz olun, eğer yolunuz Tibet'e düşecekse, oraya gitmek ve oradan ayrılmak için asla öğleden sonraki uçakları seçmeyin , mutlak sabah uçaklarını yeğleyin.

Çaresiz, 18 Saatlik bir gecikmeyle ayrılacağız Tibet'ten.

Yücel Bey perişan. Çünkü Kıymet ve benim , bu zamanı tapınakları ve dağları dolaşmakla geçireceğimizi biliyor. "Ablalar yapmayın… Siz yaşlısınız ama ben gencim, bu yükseklik beni sizden daha çok etkiliyor, kanım sizinkinden daha hızlı dolaşıyor… Biraz dinlenseniz…"

25 Mayıs 2004 - Cumhuriyet

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.