Menü

Tibet ve Sincan Yollarında (1)


23 Mayıs 2004 - Zeynep Oral -

İbadetin Ağırlığında Tibet…

İki kişiydiler. Yerde yüzükoyun boylu boyunca yatıyorlardı. Dikkat etmesem, onlara çarpabilir, üzerlerine basabilirdim. Yattıkları yerden ansızın dizleri üzerine doğruluyor, avuçlarını göğüslerinin önünde birleştirip dualarını mırıldanıyor, sonra yine ansızın kendilerini küt diye yere atıyor, ellerini ve dirseklerini yerde yanlara doğru açarken , dizlerini karınlarına çekiyor, yerde sürünerek ilerliyorlardı. Aynı hareketi tekrarlayarak yerde asfalt yolda ilerliyorlardı. Ellerinin ve dirseklerinin altına deri parçaları bağlamışlardı. (Daha sonra deri yerine karton, mukavva bağlayanları da görecektim.) Deri ya da mukavvanın yere sürtünmesinden, yola, asfalta, toz toprağa sürtmesinden fışşş, fışşş diye bir ses çıkıyordu. Zaten o ses beni uyarmış, son anda onlara çarpmamı önlemişti.

Sanki benden başka kimse onları görmüyordu, kimse onların farkında değildi. Benden başka kimse onlara bakmıyordu bile… Zaten ben de çok bakamadım, arkamdan yaya trafiği sıkıştırıyordu. Yerdekiler çoook yavaş ilerliyordu, ayaktakiler çok hızlı… Tapınağa yaklaştıkça kendini yere atan ve yerde sürünerek ilerleyenler çoğaldı. Küt, fışşş fışşş… Küt, fışşşş fışşş…Tapınağın tam önü, kendini boylu boyunca yere atanlarla silme doluydu.

Tibet'in başkenti Lhasa'daydım.

Evet, burası başka bir dünyaydı. Başka bir çağda yaşıyordu…
    
Hayır, burası yeryüzündeki herhangi modern bir kentti. Geniş caddelerindeki trafik sıkışıklığıyla, neon ışıklı reklam panoları, damların tepesindeki çanak antenlerle , cam ve çelik kaplı yüksek yapılarıyla, cep telefonlarını ellerinden bırakmayan "punk" saçlı gençleriyle modern bir kent…

Bir hafta boyunca çelişkiler arasında gidip gelecektim.

En iyisi baştan başlamalı…

Dünden bugüne


Farklı toplumları, farklı kültürleri tanıma ateşi içime düştü düşeli, bir yol sesi duymayayım, kendimi yollara atıyorum. Yeryüzü uygarlıklarının en ilginçlerinden olan Çin'in doğusuyla haşır neşir olduktan sonra batısını tanıma tutkusu… Yıllar önce "keşfettiğim" Altay Dağlarının kuzeyiyle güneyi arasındaki fark… Çok uzun yıllar, içine kapalı yaşayan Tibet'in kapılarını açmış olması… Dünya hızla çok kültürlülüğe şahlanmışken, bir yandan da bu gidişata direnç… Hangisi olursa olsun, din olgusunun son yıllarda toplumları daha çok baskı altına alması… Bütün bunlar gideceğim yeri belirlememe yetti.

Tibet ve Sincan Uygur Özerk Bölgelerine gidecektim. Çin Halk Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı konuğu olarak yapacağım bu yolculuk, geçen yıl sars hastalığı nedeniyle ertelenince, yolculuk bugünlere kaldı.

İlk durağım Tibet olacaktı.

Yeryüzünün en yüksek yaylalarında (ortalama 4 bin metre yükseklik…) tarih boyunca din , mezhep ve siyasi kavgalarla süregelen Tibet Krallıkları, 8. yüzyılda Budizm'i benimsemiş; 13. yüzyılda Moğol, 18. yüzyılda Çin İmparatorluğunun egemenliğine girmiş ; 19 Yüzyılda Britanya İmparatorluğu (malum Hindistan üzerinden) buraya sarkmış… Sonra Rus - Çin- İngiliz çekişmesi…

1950'de Çin Halk Kurtuluş Ordusu Tibet'e girer. İktidardaki Dalai Lama , yüz bin yandaşı Tibetliyle Hindistan'a kaçar. 1965'de Çin, "Tibet Özerk Bölgesi"ni kurar.

Bugüne dek Tibet hakkında bildiklerim hep Batı kaynaklıydı. Kitaplar, filimler, haberler… Siyasi ve Ruhani lider 14. Dalay Lama'nın varlığı ve kişiliğiyle bütünlenmiş, yüz bin kişinin, sürgündeki Tibetlilerin serüveniydi bilinen ve yakından ilgiyle izlenen…

Oysa orada Orta Asya'da, yüzölçümü 1 milyon 200 bin kilometre kare , Türkiye'nin bir buçuk misli büyüklüğünde bir bölge vardı... Ve orada yaşayan iki buçuk milyon insan…

Bunun bilincine ancak Tibet'e gitme hazırlıklarındayken varabildim.
      
Ulaşabilmek

Pekin'den bindiğim uçak üç saatlik bir uçuştan sonra Seçuan eyaletinin başkenti Cangdu'ya indi. Burada uçak değiştirecek, iki saatlik bir uçuşla Tibet'in tek hava alanı Kunga'ya inecektim… İlk uçaktaki tüm yabancılar transit salonuna doğru ilerlerken, bir anons… Hava koşulları nedeniyle Tibet uçağı iptal!

Sıradanmış! Beş uçaktan ancak biri inebilirmiş! Tibet Havaalanı için çok yer aranmış sonunda en elverişli yer Kunga bulunmuş. 3 630 metre yükseklikte çevresi dağlarla sarılmış bir çanağın orta yerine iniyor ya da inemeyip geri dönüyormuş uçaklar. Siz şükredin ki, oraya varmadan iptal edildi uçak seferi diyorlar.

İçimden, bunlar biraz abartıyor diye geçiriyorum… Zaten Yü Jian Bey, Çin'e vardığımdan beri, "Tibet yolculuğu için kalbiniz sağlam mı, tansiyonunuz kaç, kan basıncınız ne durumda …" diye sorup, ha bire bitkilerden oluşan doğal ilaçlar içirip duruyor.
     
Yü Jian Bey, Çin Kültür Bakanlığında görevli, enfes Türkçe konuşuyor. (Ankara'da öğrenmiş) Atak bir genç, ileride başarılı bir diplomat olacağından kuşkum yok. Yü Jian Bey'in kendisine taktığı Türkçe ad Yücel… Bu yolculukta bana ve arkadaşım Kıymet Coşkun'a Yücel Bey eşlik ediyor.
     
Hayır, kimse durumu abartmıyordu… Changdu'da bir gece kalıp, ertesi sabah Tibet'e uçarken gördüklerim, şimdiye dek gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Nereye baksam yüksek dağlar…. Bulutlarla dağlardaki karlar birbirine karışmıştı... Dağlar hiç bitmiyordu. Karlı dağlar bitince çöl dağları, kaya dağları, üzerinde tek bir ot olmayan dağlar başlıyordu. Dağlardan aşağıya kum şelaleleri akıyordu…"Manzara tasviri"ne girişmek istemiyorum ama çok çarpıcıydı. Sanki dağlar yerden gökyüzüne yükselmiyordu ; tam tersine gökyüzünden yere bir perde iniyordu.
     
Şimdi bu dağlardan birine çarpacağız endişesiyle sonunda dağlarla çevrili bir "çukur"a indik . "Çukur" dediğim havaalanı , deniz seviyesinden 3630 metre yükseklikleydi. Artık bundan böyle bu yükseklikten aşağıya inmeyecek ancak bunun üstüne çıkacaktık… Bundan böyle oksijen seyrek, güneş fazla yakın olacaktı…
     
Yol boyunca izlediğim, Trans Himalayalardı… Nepal'e, Katmandu'ya giderken gördüğümden çok daha çarpıcı olması, belki de boyutların farklılığındandı. Tibet'in tüm güneyini , doğudan batıya, boylu boyunca sarıyor bu sıradağlar. Zaten Tibet'in batısını Karakurum, kuzeyini de Kunlun Dağları çevreliyor.

İlk izlenimler


Kunga Havaalanından başkent Lhasa'ya , 100 kilometrelik, dört şeritli , birinci sınıf asfalt yolda ilerlerken, doğanın güzelliğine (akarsular, ağaçlar,tepeler vb.) bırakamıyorum kendimi , çünkü dikkatimi başka bir şey çekiyor: Budizm'in egemenliği…
     
Tibet Budizmi, animist ve şaman kültürüyle içli dışlı.
     
Dağa, taşa yol boyunca tabelalar dizilmiş , hepsinde iki dilde Tibetçe ve Çince "Om Mani Padme Hum" yazıyor. (Asaf Halet Çelebi'nin şiirini okuduğumuzdan beri biz ezbere biliriz bu sözü:" Lotusun içindeki Cevher Kutlu Olsun) Yine dağa , taşa, elektrik direklerine ya da yol boyunca rastladığımız köy ve kasabaların çatılarına rengarenk adaklar asılmıştı. Adak dediğim, upuzun sırıklar kamışlar üzerine bağlanmış beş renkte , rüzgarda uçuşan kumaş parçaları.
     
Mavi gökyüzünü; beyaz bulutları, yeşil suları; sarı toprağı ve kırmızı da insan dünyasını yansıtan renklerdi. Ve bunlar, beşi bir yerde her tapınakta, her adakta, her sunakta kullanılıyordu. Bunlar dışında yol boyunca irili ufaklı tapınaklara rastlıyor, tapınak olmayan yerlerde bile taşa toprağa resmedilmiş Buda tasvirlerinin önünden geçiyorduk…
     
Lhasa'ya yaklaşırken, daha uzaktan gördüm sarayı. Altın çatısı, altın damları gün ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Eğer Tibet'den tek fotoğraf görmüşseniz mutlak odur. Başkentin tam ortasındaki "Kızıl Tepe"de, Tibet'i yöneten tüm Dalay Lama'ların yaşadığı Potala Sarayı… Güzel denemezdi ama kente yüksekten bakan , tüm tepeyi kaplayan , kat kat aşağıya inen , yamaçlara yayılan görkemli ve etkileyici bir yapıydı.
      
Potala Sarayı, Tibet'in simgesi

     
17. Yüzyıldan beri , yarı tanrı olarak yetiştirilen Dalay Lama'lar Tibet'i bu saraydan yönetti. "Beyaz Saray" ve "Kırmızı Saray" dan oluşan , bin odalı bu yapıda tek damla su ya da çimento kullanılmadığı, taş, toprak ve yağ ile yapıldığı söyleniyor. Dalay Lama'lar , Buda'nın reenkarnasyonu sayılıyordu, Buda'nın yeryüzünde vücut bulmasıydı. Nobel Barış Ödüllü, efsanevi kişiliği ağır basan 14 . Dalay Lama da 1959'da Hindistan' a kaçıp, Dharmasala'ya yerleşinceye kadar burada ailesiyle yaşamıştı. Ölmüş Dalay Lama'ların türbelerini, pırlanta, turkuaz, mercan inci ağırlıklı değerli taşlarla süslü binlerce yıllık Budist heykelleri, tonlarca altın gümüş kaplı eşyayı barındıran tapınak-saray zenginliğin simgesiydi. Ama bence aynı zamanda korkunç bir eşitsizliğin de simgesiydi… 13 kat yükseklikte 360 bin metre kareye yayılan sarayı onaran, halka açan ve 1994'de UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası'na sokan Çin yönetimi oldu. Bugün burası müze…
     

Ülkedeki 2 buçuk milyon nüfusun 300 bini başkentte yaşıyordu. Bence neredeyse tüm Tibetliler tapınakların ve sarayın çevresinde yaşıyordu… Gerisi hep boş bomboştu…

İbadetin ağırlığı

Kentteki tüm tapınakların ve sarayın çevresinde deonlarca, yüzlerce, binlerce insan dönüp duruyordu. Kentliler, köylerden gelenler, üst baş toz toprak içinde, saç baş dağılmış, ellerindeki dua çemberlerini çevirerek, tespih çekerek, dua okuyarak, saraydan tapınaklara, tapınaktan türbelere yürüyerek, kutsal yerlerin çevresinde dönüyorlar, sonra tapınaktan içeri giriyor , bu kez de mihrabın çevresinde dönüyorlardı.
     
Tapınakların önünde uzun kuyruklar vardı. Mihraba ulaşmak için millet birbirini eziyordu. Kimi tapınakta davul ,zurna, telli çalgılar çalınıyordu. Sürekli ayin ve dua havası… Tütsülerin dumanı…
     
Bugüne dek , Budizme inananların çoğunlukta olduğu ülkeler içinde Nepal, 'den Tayland'a , Laos'dan , Kamboçya, Myanmar'a , hiçbir yerde, Budizmin, ibadetin, duanın , bunca gözle görünür olduğu ve ağırlığını hissettirdiği bir yer görmedim.
     
Acaba onların Haç döneminde miyiz diyecek oldum. Hayır, yılın her ayı, her haftası, her günü böyle dediler. "Tibet Budizmi sürekli ibadete dayanır " dediler.
     
Lhasa'ya vardığımız an Yücel Beyin elime tutuşturduğu, ucu fıs fıslı kocaman oksijen kutusunu (bakkallarda satılıyor) , biz Türküz, bize bir şey olmaz diye geri çevirmiştim. Daha birinci günün sonunda, ver bakayım şu oksijen kutusunu dedim…
     
Artık havanın seyrekliğinden mi, Budizmin yoğunluğundan mı, bilemeyeceğim…


23 Mayıs 2004 - Cumhuriyet Gazetesi

Fotoğraf : İşte gezi ekibimiz : Çin Kültür Bakanlığı görevlisi Yücel Bey, Arkadaşım Kıymet Coşkun ve ben… Taklamakan Çölünde yol alıyoruz. Neyse ki tek ulaşım aracımız fotoğrafta gördükleriniz değil.

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.