Salvador Dali ve Ben…
25 Temmuz 2008 - Zeynep Oral -

Sabancı Müzesi müthiş, Müze Müdürü Nazan Ölçer muhteşem! Yakında dev bir olay daha gerçekleştiriyorlar! “İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dalí” başlıklı sergi, 20 Eylül’de açılacak. Üstelik Dalí Vakfı koleksiyonuna ait eserlerle vakıf dışında gerçekleştirilen en kapsamlı retrospektif sergi! (“Müthiş” ve “muhteşem” sürrealistlerin bayıldığı sözcükler bilesiniz!)
Sizler bu yazıyı okuduğunuzda ben Barcelona’ya uçmakta olacağım… Nazan Ölçer eşliğinde, sanatçının yaşamını ve eserlerini kendi topraklarında keşfetmek üzere, Akbank sponsorluğunda A&B İletişim’in yani Sibel Asna’nın düzenlediği İspanya yolculuğuna katılıyorum.
Yolculuk öncesi, Dali’nin ne dehası, ne deliliği ; ne sanatı ne de surrealistliği… Varsa yoksa, 19 yaşım gelip dikildi karşıma! ( Ama daha önce anlattım / yazdım bunu dediğimde gazetedeki gençler bir daha, bir daha diye tempo tuttular. Ben de boyun eğiyorum işte!)
19 Yaşım merhaba!
19 yaşındayım. Paris'teyim. Gazetecilikte ilk adımlarım… Bir lokantada, deneyimli bir gazeteciyle yemek yiyorum.
Ansızın lokantadan içeri bir panter girdi. Ardından güzelim kızlar, yakışıklı delikanlılar ve ortalarında Salvador Dali... Bir masaya yerleştiler... Artık ne yemek, ne konuşmak, yalnız Dali'yi seyrediyorum. Bir ara karşımdaki gazeteci, «Şu anda en çok ne isterdin?» diye sorduğunda, hiç düşünmeden «Salvador Dali'yle konuşmak» dedim...
Karşımdaki, garsonu çağırıp, kulağına bir şeyler söyledi... Garson Dali'nin masasına gidip, ona bir şeyler söyledi... Dali kalktı, ceketinin düğmelerini ilikleyip bizim masaya geldi. Elini bana uzattığında «Buyrun benimle konuşmak istiyormuşsunuz» diyordu!
(Düş falan değil, gerçek! Karşımda canlı canlı Dali, el sıkışıyoruz!)
Şey... evet... gazeteciyim... röportaj... Ben geveliyorum… “Yarın 11 de otele gelin!” (Eyvah, 11 de okul var! Ders asamam!) Sonunda randevuyu saptadık: Saat üçte Maurice Oteli.
Saat üç. Müthiş görkemli Maurice Oteli'ndeyim. Danışmaya başvuruyorum. «Tamam Mösyö Dali sizi bekliyor. Kral dairesi.»...
Şaşaalı asansör. En üst kat. Uzun koridor. İşte kral dairesinin kapısı.
Kapının zilini çaldım. Ayak sesleri. Kapı açıldı. Ve karşımda Salvador Dali.
Aaaa! Aaaaa! Karşımda Dali, çırılçıplak! Dali, anadan doğma çıplak! Dali, tepeden tırnağa çıplak!
Çıplak ve konuşuyor: «Sizinle görüşmeyi neden kabul ettim biliyor musunuz? Çünkü hayatımda gördüğüm ilk Türk yaratık sizsiniz ondan...”
Kapı eşiğinde, öyle, çırılçıplak durmuş konuşuyor: «Sakın kıpırdamayın. Olduğunuz yerde kalın. Türk denilen şeyin bana ilk görünen biçimini kafama yerleştirmek istiyorum!»
Ne Türklük, ne de gazetecilik düşünebildim. Buradan uzaklaşmalıyım: «Mösyö Dali, rahatsız ettim. Hoşçakalın. Allahaısmarladık. İyi günler. Eyvallah. Ben gidiyorum.»
Koridorda uzaklaşırken arkamdan bağırıyordu: «Hani röportaj yapacaktınız?»
«Vazgeçtim!»
«Ama neden?»
«Halinize baksanıza! Bu kılıkta sizinle konuşamam!
Birden Dali, kendine baktı. Gülmeye başladı: «Aman tanrım, yine giyinmeyi unutmuşum! Hemen giyiniyorum , siz buyrun salona geçin!”
Biraz sonra kral dairesinin salonunda karşılıklı oturuyoruz: Benim sararmam, kızarmam, morarmam geçmiş, o tepeden tırnağa ipekler giyinmiş...
«Yalnız siz bana hiçbir şey sormadan önce ben size ülkenizle ilgili bir şeyler soracağım» dediğinde, keyiflenmeye başlamıştım bile. Kolay mı, Aslan Türk kızı, koca Salvador Dali'ye bilgi verecek. Ve ilk soru geldi:
“Sizin oralarda Sodomi durumları nasıl?”
Anlamadım. Ne durumları? Yineledi. Yine anlamadım. Bir daha, bir daha... O zamanlar bu sözcüğün ne demek olduğunu bilmiyorum. «Son zamanlarda kafam yalnız bununla meşgul» diyerek kocaman bir resim defterine, kara kalemle çizdiklerini göstermeye başladı. Sayfaları çevirdikçe ve o insan ve hayvan figürlerini gördükçe, ne olabileceğini anlamaya ve yeniden renkten renge girmeye başladım.
Salvador Dali benden bilgi alma umudunu yitirince, başka bir şey sormayıp, sorularımı yanıtlamaya başladı.
“Ben deliyim!”
Konuşmamız boyunca, hiç durmaksızın çikolata yedi. «Siz de yiyin! Bunlar bedava! Lanvin çikolatalarının reklamı için adamlar bana dünyanın parasını ödediler. Paris'e her girişimde tonla çikolata yolluyorlar.» Reklam filmindeki “Ben deliyim, Lanvin Çikolataları için deli oluyorum”u tekrarladı.
Verdiği yanıtlara gelince... Ne büyük bir düş kırıklığı.
«Yaşamda tek değer verdiğim şey paradır.»
«Paraya, altına ve Gala'ya taparım.»(Gala, önce Paul Elouard’ın sonra Dali’nin eşiydi.)
«Resim sanatında en büyük benim. Benden büyük yok!»
«Tanrının yarattığı tek dahi benim. Şimdilerde yalnız dahi değil, aynı zamanda bir ilah olduğuma inanıyorum.»
“İlk ve son sürrealist benim. Ötekiler sayılmaz…”
Bunlara benzer «evrensel gerçekler»in yanı sıra biraz Türkiye biraz resim üzerinde vecizeler paraladı. (Onlar bir başka yazıda…)
Her soruma, beni şaşırtacak, dehşete düşürecek ya da kızarıp bozarmama yol açacak biçimde yanıt veriyordu... Doğrusu Salvador Dali gibi bir kimsenin, Türkiye'den gelmiş 19 yaşında bir hatun kişiyi şaşırtması hiç de güç değildi. Çok, çok kolaydı.
Bunu kendisine söyleyince, tavrını değiştirdi. Biraz daha ciddileşti. Birlikte fotoğraf çektirmek istediğimde, bir garson çağırıp, makinemi eline tutuşturdu. “Sizin yanınızda en soylu pozumu takınmalıyım” diyerek poz verdi. Böylece en soylu Dali ile en şaşkın ben fotoğrafına sahip oldum…
Görüşmemizin başında, bir saatin sonunda gitmem gerektiğini söylemişti. Çünkü bir parti veriyordu… Gitmeye kalktığımda “Düşüncemi değiştirdim. Gitmeyin, sizi de partiye davet ediyorum” dedi. “Öğlen gördüğünüz arkadaşlarım ve birkaç kişi daha”…
O kadınların güzelliğini belirttiğimde, Salvador Dali çok güldü. “Güzel kadın mı? Ne kadını! Bu öğlen bizim masada kadın yoktu ki, onların tümü erkek!” dedi…
Şu davete kalmalı mı, kalmamalı mı? Bir türlü karar veremiyorum. Canım kalmak istiyor, kafam “sakın ha!” diyor. Sonunda karar vermemi Dali kolaylaştırdı: “Yalnız, eğer davete kalırsanız, öyle istediğiniz zaman çekip gidemezsiniz. Bizde kuraldır parti sona erinceye dek bizimle kalacaksınız.”
“O zaman izninizle...”
Salvador Dali’ye bana ayırdığı süre için çok çok teşekkür edip yanından ayrılırken kafamda şu düşünce vardı: Bu sanatçıların sağı solu belli mi oluyor! En iyisi ben bir an önce sanatla ilgilenmekten vazgeçeyim!
Cumhuriyet- 25 Temmuz 2008
Paylaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Zeynep Oral
Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı.
Arama Yapın
Kategoriler
EdebiyatTiyatro
Plastik Sanatlar
Kadın Olmak
Memleket Hali
Müzik
Sinema
Çevre
Tüm Kategoriler