Pina Bausch'un "İstanbul"u...
01 Haziran 2003 - Zeynep Oral -
Nereden başlamalı? Ah, nereden, nasıl başlamalı bu yazıya? Kendisi söylemişti: İstanbul'un büyüsü, İstanbul'un bana verdiği duygular, titreşimler öylesine güçlü ki, sözcüklere dökemiyorum. Zaten dansa bile bu yoğunluğun ancak binde birini yansıtabildim..."
İşte ben de dün akşam izlediğim Pina Bausch'un "İstanbul"uyla öylesine sarsıldım ki, izlenimlerimi sizlere aktarmakta zorlanıyorum.
Pina Bausch'un İstanbul'unda önce insanlar vardı. Hem "maço" , hem de kırılgan mı kırılgan erkekler... Erkek egemenliği vardı. Kadınlar vardı. Gizil bir gücü barındıran ve yayan kadınlar... Bunlar arasında her an değişen, gözle görülemeyen, elle tutulamayan ama taa derinden hissedilen ilişkiler vardı.
İlişkiler yalnız insanlar arasında değil, insanla kent arasında , kentin suları, kaldırım taşları, trafik keşmekeşi, kentin dinamizmi, kokuları , renkleri arasında da vardı... Doğu ve Batı, korkularla sevinçler, kazanımlarla parmaklarımızın arasından kayıp yitirdiklerimiz , korkularımızla umutlarımız arasında da vardı bu ilişkiler.
Üç saatlik, hiç "boş" bir anı olmayan , sürekli "buluşlarla" (hayır buluşlarla değil duyarlılıklarla, yaklaşımlarla, tavırlarla) örülü bu eserde, yüreğim ve aklımla "gördüklerime" değil de, gözlerimle gördüklerime gelince:
Kadınların saçları, sanatçının hiçbir koreografisinde bunca ön plana çıkmamıştı. Saçlarımız... Erkeği baştan çıkarmak için kullandığımız saçlarımız, onlara hizmet etmek için süpürge ettiğimiz saçlarımız ama aynı zamanda "günaha" girmemek için bir telini bile gözlerden sakındığımız saçlarımız... Saçlardan ördüğümüz peçeler, duvarlar, korkuluklar...
İnce küçük çeneleri, incecik belleri, mübarek elleri, oynak kalçalarıyla, aşktan deli divane olmuş erkekleri saçlarıyla yatıştıran , onlara kul köle olan kadınlar... (köpek olmaya demeye dilim varmadı...) Ama sahnede aynı kadınların eteklerinin tutuştuğunu, eteklerinin uçuştuğunu, erkekler tarafından nasıl da yüceltildiklerini gördüm. (Evet yükseldiler, yükseldiler) . İki bulaşık, iki emek arasında, onlarca çocuk doğurmaktan fırsat bulduklarında , aşkla kanatlandıklarını (evet kanatlanıp uçtular!) nasıl da mutlu olduklarını gördüm. Aşk oyunlarındaki yatak yastıklarının, kadının elinin hamuruna dönüştüğünü de gördüm.
Daha programın ilk anından başlayarak , Şehir Tiyatrosu Sanatçıları , Dante’nin (Rekin Teksoy’un Türkçe söylediği) “İLAHİ KOMEDYA” sı ile, Cehennem’den başlayan, Araf’tan geçen, Cennet’e varan bir ses duyurdular. Sırayla Başar Sabuncu, Nergis Çorapçı, Oktay Sözbir, Hümay Güldağ, Mazlum Kiper , Aslı Kasapoğlu, Hale Akınlı, Macit Koper, Candan Sabuncu ve Haldun Ergüvenç sesleri ve sahnenin önünde yanan, ve tek tek sönen mum ateşleriyle bizi bu tyolculuğun bir parçası kıldılar.
Erkeklerin maçoluğunun sabun köpükleri altında eriyip gitmesini gördüm. (Ne çok sabun köpüğü vardı sahnede!) Bir öpücük uğruna bitmeyen çabalarını gördüm. Döne döne, başları dönen, yürekleri dönen erkeklerin "Mecnun"a dönüşlerini gördüm...
Belki de en çok minicik bir su damlasının (sahnede) nasıl büyüyüp yayıldığını, Boğaz'a, Marmara Denizi'ne dönüşmesini gördüm. Savaş çok yakınımızda olsa da, bizim sularda "çal oynasın vur patlasın"a dönüşen vurdumduymazlığı gördüm. Marmara'nın öfkesini ve doğurganlığını gördüm. Yürüye yürüye arşınladığımız kaldırım taşlarının sonsuzluğunu gördüm... Suların akışında ve duruluğunda Mevlana'nın fısıltısını duydum , derinlere kök salarken , gökyüzüne uzanabilmeyi gördüm..
Hayır, hayır, bunların hiçbirini değil, sahnede yalnız erotizmle mistisizmin içiçeliğini gördüm. İnsanların tutkularını, kendin sonsuzluğunu gördüm.
Pina Bausch, sanki her anı spontane , kendiliğindenmiş gibi görünen, ama her anı en ince ayrıntısına dek saptanmış, yerleştirilmiş çalışılmış eserini, gerçeklerden, düşlerden, çağrışımlardan ve renklerden dokumuştu.
Çok karmaşık duygu ve birikimlerin , müthiş yalın dışavurumuydu bu doku. Usta dansçı ve oyuncuların yorumlarındaki mükemmellik ve içtenlikle bütünleniyordu. Sahnedeki her an yaşamın bir başka yüzüydü. Ah! Yaşamla sahne arasında gidip gelirken , keşke sahnedeki kimi tekrarlara yer verilmeseydi.
Peter Pabst'ın sahne tasarımı ve videoları bir büyücünün elinden çıkmış gibiydi. Sularla yarattığı mucizeler bir yana, o yalınlıkta o boşlukta , o sonsuz karmaşayı , çokluğu ve dinamizmi yansıtmayı başarıyordu.
Marion Cito'nun giysi tasarımı , İstanbul'un hem soyluluğunu ama aynı zamanda tüm bu soylu birikimlerden arda kalan sıradanlığı içeriyordu.
Matthias Burkert'in çok geniş bir yelpazeden derlediği , Mercan Dede'den Burhan Öcal'a ; Astor Piazzolla'dan Tom Waits'e uzanan müzikler Doğu- Batı arasındaki sınırları kaldırıyor ; yerel olanın derinlere kök saldıkça evrenselliğini vurguluyor; İstanbul'un "rengi" ile "ritmini" bütünlüyordu.
Tümü bir araya geldiğinde Pina Bausch'un İstanbul'u sonsuzdu. "Dalgalar" (finalde insan dalgaları...) gelip geçecek, İstanbul hep sürecekti...
Temsilden sonra Mercan Dede Pina Bausch'a şöyle diyordu: Siz, bizim için Tanrının bir lütfüsünüz. Bu gece bana, İstanbul'a en büyük armağanı verdiniz."
Aynen öyle...
01 Haziran 2003
Paylaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Zeynep Oral
Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı.
Arama Yapın
Kategoriler
EdebiyatTiyatro
Plastik Sanatlar
Kadın Olmak
Memleket Hali
Müzik
Sinema
Çevre
Tüm Kategoriler