Menü

New Orleans Blues…


08 Eylül 2005 - Zeynep Oral -

“Hey Baby! Bana bak bebek ! Bu hayat öyle boktan, öyle saçma sapan bir şey ki, sen en iyisi bana takıl! Sesini, sesin yoksa ellerini ver bana! Hele hele kulağını mutlak ver! “ (Burada herkes, birbirine, tüm kadınlara ve tüm erkeklere , “Hey baby – Hey bebek” diye sesleniyor, İngilizce yazmam ondan.)

Yukarıdaki sözleri söyleyenin kapkara yüzünden, kapkara dudaklarından, aydınlık mı aydınlık, ışıl ışıl bir ses yükseliyordu. Yalnız dinlemekle, ellerinizi uzatmakla kalmıyor, yüreğinizi de teslim ediyordunuz ona.

“Burası” dediğim, New Orleans kenti.

Her köşesinde, her alanında, her sokak arasında, her satır arasında müzik çalınan, şarkı söylenen; müziğin, ışığın , neşe ve coşkunun havanın her zerresine sindiği New Orleans…

Çok uzun süre caz sanatının dünya başkenti olan New Orleans… Mississipi boylarında pamuk toplayan köle zencilerden, Karayib Adaları’ndan esen Latin ritimlerinden, içten geldiği gibi çalınan doğaçlama iç dökmelerden kaynaklanan, New Orleans’lı “caz dahisi” Louis Armstrong’un çıkışıyla yeni tekniklere, müzikal çeşitliliğe, sonsuz bir dinamizme ve lirizme kavuşan caz sanatıyla adı özleşleşmiş olan kent…

90’lı yılların başlarındaydı. New Orleans’daydım. Yalnız caz ve müzik dünyasının değil, edebiyat dünyasının izlerini sürebiliyordum.

“Güneyli Bayan” Lilian Hellman ya da O. Henry’den, W. Faulkner, Scott Fitzgerald, Sherwood Anderson, Tennessee Williams’a Amerikan edebiyatının birçok ustası ve ünlüsü ya burada doğmuş, ya buradan kaçmış, burada yaratmış, burada yaşamıştı. Tümünün izleri evlere, sokaklara, yapılara, alanlara sinmişti. New Orleans sokaklarını, adı “İhtiras” olan bir tramvayla dolaştığımı anımsıyorum.

New Orleans sokaklarında caz , müzik ve edebiyat dünyasının izlerini sürerken, telefonda “Nee! New Orleans’da mısın- Hemen geliyorum” diyen Joan Baez, bana katılınca,sokakların cümbüşüne kendimi bırakıvermiştim. Sokak ve sokaktaki müzisyenler çağırıyordu. Klarinetiyle, saksafonuyla, davuluyla, sesiyle, gözyaşlarıyla, kahkahalarıyla, yüreğiyle çağırıyordu… İster istemez sokak konserlerinde, meydanlardaki dans ve müzik şölenlerinde, patlama olmuştu…

Günlerdir, New Orleans faciasını, dehşetini izliyorum. İçim acıyor.

Sulara gömülen kent…Kesin olmayan ama binlerle ifade edilen ölümler , cesetler, boğulmalar, sürüklenmeler, mahzur kalmalar… En sevdiklerini, canı candan alan kasırga … Evsiz barksız kalmak, susuz ekmeksiz kalmak…Ambulanssız, ilaçsız, elektriksiz, hastanesiz, telefonsuz kalmak… Yokluk ve yoksulluk içinde, geçmişsiz ve yarınsız kalmak… Yağma ve talan… Yağma ve talana karşı silahlanma… Kendin için , ailen için, çocuğun için, güvenliğin için , başkasının ailesini , çocuğunu ve güvenliğini yok saymak… Şiddetin şiddeti tırmandırması…

Bu anda, Bush yönetiminin ne saldırgan ve sömürgen dış politikaları, ne de dünya egemenliği çabaları umurumda. Hatta, küresel ısınmaya aldırmaması, Kyoto Sözleşmesini imzalmamak için diretmesini bile şu anda gündeme getirmenin , “Biz dememiş miydik!” demenin bile sırası değil bence…

Şimdi, olsa olsa, başta dünyayı yönetenler olmak üzere, herkesin, yeryüzünde en “uygar”, en “gelişmiş” en “teknik donanımlı”, en “güçlü”, en “zengin” , en “akıllı” diye bilinen bir ülkede, New Orleans faciasını önlenememesini düşünme zamanı… Doğaya karşı işlediğimiz suçları gözden geçirme zamanı… Ancak bunu yaptıktan sonra New Orleans için “Blues” ya da “Ağıt” yakabiliriz.

5 Eylül 2005- Cumhuriyet

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.