Menü

Korku Egemenliği


12 Haziran 2005 - Zeynep Oral -

Kabil’in insana hüzün veren, sanki geçen yüzyılda geçen bir savaş filminin kurmaca setindeymiş duygusunu içime yerleştiren duygusundan arınmak için sık sık Türk Büyükelçiliğinin misafirhanesindeki odama kapanıp, Afganistan’a ilişkin raporları okuyup duruyorum…

Hemen belirteyim: Kabil Büyükelçiliğimiz bir cennet! Afgan Kralı Emanullah Han’ın armağanı , 45 bin metre karelik bir alana yayılmış, görkemli ağaçları, bakımlı çiçek bahçeleriyle eşsiz bir vaha. Kabil’de açılan ilk diplomatik misyon sıfatını taşıyor….
Mustafa Kemal Hayranlığı
Daha 1920’de TBMM açılır açılmaz , hükümet kurulur kurulmaz Kabil’e bir temsilci yollama kararı alınmış, ilk büyükelçiyi biz yollamışız. Afganistan’la ilk resmi antlaşmayı Türkiye Cumhuriyeti imzalamış. Afganistan da yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülke. 1921’de Ankara’da açılan Afganistan Elçiliği’ne Mustafa Kemal Paşa Elçilik gönderine bayrağı bizzat kendisi çekmiş. İlkler bu kadarla bitmiyor: Kabil’deki ilk Tıp Fakültesini kuran, Harp Okulunu kuran, doktor ve subay yetiştiren , ilk askeri bandoyu kuran da genç cumhuriyetimiz…

Kendi tarihini birazcık bilen her Afganlı’dan duyduğum Atatürk hayranlığı, Atatürk sevgisi ve saygısı; “Ah, bizim bir Mustafa Kemal’imiz olsaydı keşke” hayıflanması ; “Atatürk reformlarını, Türkiye’yi örnek alsak, hayatımız kurtulur!” temennisi boşuna değil… 30’lu -40’lı yıllarda Afganistan’dan Türkiye’ye gelip eğitim gören gençlerin, kendi ülkelerine döndüklerinde yaşamı nasıl olumlu etkilediklerini ve dönüştürdüklerini anlata anlata bitiremiyorlar…
Onları dinledikçe, kendi ülkemde Atatürk düşüncesinin, laik ilkelerin altının nasıl sinsice oyulduğunu, sahip olduğumuz değere iktidar ve çıkar hırsıyla nasıl yüz çevrildiğini düşündükçe, “Kabil hüznüme” sonsuz bir acı ekleniyordu!

Ekonomik göstergeler
Yüksek duvarlar, sıkı koruma altında kendimi güvende hissettiğim Cennet bahçedeki odamda Afganistan raporlarını inceliyorum:
İşte birkaç ekonomik gösterge:
Afganistan’ın ihraç ürünleri: Taze ve kuru meyve, ilaç yapımında kullanılan bitkiler, baharat, tohum, işlenmemiş deri, yün, halı, kilim….
İthalat ürünleri : Makine ve parçaları, petrol ürünleri, metal, kimyasal maddeler, inşaat malzemeleri, ev eşyaları, ilaç, kağıt, giyecek, yiyecek…

2003 yılının verilerine göre ithalat hacmi 2.1 Milyar dolar . En çok Pakistan’dan (yüzde 30) sonra Kore (yüzde 9) sonra Japonya, Almanya, Türkmenistan, Kenya , ABD ve Rusya’dan. (Listede Türkiye yok!) . İhracat hacmi 144 milyon dolar. En çok ABD’ye (yüzde 27) sonra Fransa, Hindistan ve Pakistan’a…
Ülkedeki ekilebilir arazi oranı sadece yüzde 12. Gerisi çöl ve kayalık yüksek dağlar…
Yine 2003’de Gayri Safi Yurtiçi hasıla: (GDP) 4.6 milyar dolar. Gelirin yüzde 51’i tarımdan, yüzde 34’ü hizmet sektöründen, yüzde 15’i endüstriden… GDP büyüme hızı: yüzde 15.7. Kişi başına gelir: 207 dolar. Enflasyon: yüzde 36.
Artık bu sayılardan sonra Başkent Kabil’in durumunu daha iyi gözünüzde canlandırabilirsiniz.
Yoksulluk ve yokluk, bu yorgun halkta, hep korkuyu diri tutuyordu.

Farklı renkler arasında
Raporlarda yazılı olmayan iç çatışmalardan biri etnik gruplar arasındaki çatışma. Konuştuğum Afganlı eğer “Peştu” ya da “Peştun” ise, mesele yoktu. Ama değilse, mutlak kendi etnik grubunun adını ve uğradığı haksızlıkları söyleyecekti. Geçmişteki haksızlıklar korkuyu körüklüyordu…
Afganistan’da 14 etnik grup var… Henüz orada kimse “Ne mozayiği lan!” demiş mi bilmiyorum ama, bugüne dek devleti hep Peştunlar yönetmiş. Onlar nüfusun yüzde 55’ini oluşturuyor. İngilizler çizdikleri çizgiyle sınırları belirlerken, 10 milyon Peştu Afganistan’da, 20 milyon Peştu Pakistan’da kalmıştı. Kimilerinde var olan bir kuzeydoğu sınırındaki “Peştunistan” düşü, iki ülke arasında hep sorun olmuştu… Pakistan’ın , kuruluşundan beri Afganistan’ı denetim altında tutmak istemesi , “bizim topraklarımızda gözü var” endişesi buradan kaynaklanıyordu.

Tacikler nüfusun yüzde 22’sini oluşturuyor ve daha çok ülkenin kuzeyinde ve orta kesimlerinde yaşıyor… Hazaralar (yüzde 13) Moğolların torunları, en dışlanan ama “en aydın”, “en açık fikirli” diye tanına grup… Özbekler daha çok kuzeybatıda yaşıyor. Liderleri Türkiye’de de iyi tanınan General Dostum. Başkanlık seçimine adaylığını koyduğunda oyların yüzde onunu almıştı… Sonra dilleri bize çok yakın olan Türkmenler…

Sonra sayıları çok az olmakla birlikte, belki de en renkli gruplar “Kuçi”ler ve “Kafir”ler… Kuçiler , Orta Asya’nın “Roman”ları… Göçebe yaşadıklarından bütün o savaş yılları en çok onları vurmuş, gittikleri her yerden kovulmuşlar… Önce adı “Kafiristan” olan sonra “Nuristan”a çevrilen, ülkenin doğusunda , eskiden ateşe tapan küçük gruba , İslam zorla kabul ettirilmiş. İçler acısı bir durumda olan Kabil Müzesi’ni gezerken, yarattıkları ahşap heykelleri görüp hayran kalacaktım.

Ülkede en yaygın iki resmi dil, Peştu ve ve Dari (Farsça’ya çok benziyor) dilleri. Ancak yeni anayasada dil sorununu harika halletmişler: Bunlar dışında her bölgede hangi dil en çok konuşuluyorsa, o da resmi dil sayılır demişler ve sorunu kökten çözmüşler!

Batan gemiyi terk edenler – etmeyenler
Halk arasında bir başka çatışma var ki, etnik çatışmaları geride bırakıyor.
Önce Hikmet Çetin sözünü etmişti:
“Buradaki etnik grupların hiç birinin ayırımcılık ya da bağımsızlık gibi bir isteği yok. Hepsi öyle acı çekmişler ki, şimdi hepsi yalnızca denge arıyor… Daha derinde yatan çatışma İslamcılarla modernizm yanlılarının çatışması… Bir yanda burada cihada katılanlar var, öte yanda da bütün o savaş yıllarında yurt dışına geçirmiş, orada çok iyi eğitim görüp geri gelenler var. Cihatçılar , ülkeyi biz kurtardık deyip, hak iddia ediyor. Ama onlar eğitimsiz. Mücahitler , savaş ağaları yıllarca savaşmışlar , çatışmışlar… Biz hiçbirini dışlamadan, her iki tarafa da, birbirinize ihtiyacınız var düşüncesini telkin edip, denge sağlamaya çalışıyoruz. “

Sonraki günlerde konuştuğum her Afgan’dan duyacaktım:
“Sovyet döneminde, onlar mallarını mülklerini İsviçre bankalarına yatırıp, yurt dışına yerleştiklerinde, ben buradaydım…”
“Savaş ağaları topraklarıma el koyduğunda, evimi gasp ettiğinde, oğullarımı zorla kendi çetesine kattığında, ben buradaydım!”
“Taliban işkencesini yaşarken bile , ben ülkemi terk etmedim. “ Bunu söyleyen bir erkekti. “Siz sanıyorsunuz ki, Taliban zulmünü yaşayan yalnız kadınlardı. Sokakta yürürken , gelir bir el çenenizi yakalar. Eğer sakalınız avucun içinde kalır, yani yumruğun boyunu aşmazsa cezalandırılırdınız!”

“Gidenler yani kaçanlar”… Ve “kalanlar yani ülkeyi terk etmeyenler”… İKinciler birincileri açık ya da kapalı hep suçluyordu. Ama gelin görün ki, bugün Afganistan’ın yeniden yapılanmasında etkili rol oynayacak olan eğitimli ve nitelikli insanlar daha çok birinciler arasında bulunuyordu.
Bugün yeryüzünde Filistinlilerden sonra en büyük mülteci grubunu Afganlar oluşturuyor. Özellikle 1994’den sonra , nüfusun dörtte biri, ülkeden ayrıldı. 2002’de, 3.5 milyon Afgan Pakistan’da, 2.5 milyon Afgan İran’da yaşıyordu. Taliban’ın düşüşünden sonra ülkelerine dönmeye başladılar.

Savaş Ağaları
“Düşünsene WARLORDS bile parlamento seçimlerine aday oluyor!”
Konuştuğum dil ister Türkçe, ister İngilizce ya da Fransızca olsun , “Savaş ağaları sözcüğü hep İngilizce “Warlords” diye geçiyordu. Ve ben nedense bu sözcüğü duydukça, korku dolu gerçek dışıymış gibi gelen öyküleri dinledikçe kendimi yine “Conan” okuyorum , ya da “Mad Max” filmi seyrediyorum sanıyordum.
Uzun yıllar boyunca her komutan ya da vali kendi “ordusunu” kurmuş. Dünyanın başka yerlerinde “mafya”, “çete” diye anılanlarla bunların farkı güçlü orduları. Organize suç birimleri oluşturmuşlar, uyuşturucu ve silah kaçakçılığıyla, çevreyi haraca kesmiş, kesip döküp yıkmışlardı. Nasılsa ortalıkta yasa diye bir şey yoktu…
Şimdi gelin görün ki bu “Warlords” un dan kimileri, parlamento seçimlerine adaylığını koyuyordu… Ve bunun sonuncunda korku daha da derinleşiyor, tüm ruhlara egemen oluyordu.

Uzlaşma
Şimdi uzlaşma ve dengeleri koruma zamanıydı.
Farklı etnik gruplar arasında uzlaşma… Ülkeden gidip geri dönenlerle, hep kalanlar arasında uzlaşma…Eli kana bulaşmışlarla bulaşmamışlar arasında uzlaşma…
Bu sonuncusuna Peştu’lar dışındakiler, Tacikler, Özbekler , Hazaralar ve Türkmenler fena halde karşı: “Bu, Taliban’ın affedilmesi gibi bir şey “ deseler de, karşı görüştekiler, “Evet ama, Taliban da bu ülkenin gerçeği” diye diretiyor. Ve uzun süredir, kendini deşifre eden, teslim olan önce gözaltına alıyor, denetleniyor, “kandırıldım, kaçırıldım, istemeden oldu” diye pişmanlık ifadelerinden sonra serbest bırakılıp topluma kazandırılmaya çalışılıyor.
“Warlords” kadar çok duyduğum bir başka sözcük de “Loya Jirga” idi. Peştu dilinde Halk Meclisi , Olgunlar Meclisi demek. Tacikler buna “Aksakallılar,” diyor.
Her İhtiyarlar Meclisi’nin delegeleriyle ilk kez 2001’de toplanmış, geçiçi hükümetin kurulması için. Sonra Afgan Anayasasını onaylamak, uyuşturucuya cihat ilan etmek için … Sonuncu toplantıları, ben Kabil’e varmadan kısa bir süre önceydi. Tam Başkan Karzai ABD’ye gitmeden önce: Sayın Başkan “ABD ile stratejik ortaklık yapacağım. Karşı değilsiniz değil mi?” diye sormuş. Kim hayır diyebilir ki, Loya Jirga kabul etmiş!
Şimdi sıkı durum: Önümüzdeki 18 Eylüldeki seçimlerden sonra, Loya Jirga’nın dörtte biri kadınlardan oluşacak!
İşte böyle bir çelişkiler ülkesi burası!


Gönüllüler ordusu

Afganistan’ın her köşesinde ama en çok Kabil’de dev bir gönüllüler ordusu ve Birleşmiş Milletler çalışanları amansız bir çaba veriyor. Her biri günümüz kahramanları. Neredeyse kelle koltukta hizmet veriyorlar. Afganistan’da güvenlik sorunu henüz çözülmüş değil. İnsan kaçırmalar, terör, canlı bombalar, adli suçlar, intikam vuruşları din adına cinayetler, süikastlar sürüp gidiyor.
BM çalışanları ve gönüllülerin büyük bir çoğunluğu kadın. Onlar için tehlike daha da büyük. Kadın erkek ellerindeki telsizlerle sabah akşam BM birimlerine yerlerini bildirmek zorundalar. Araçsız sokağa çıkmaya izinleri yok.
Afganistan’da faaliyet gösteren , kayırlı, tabelası olan 14 bin Hükümet Dışı Kuruluş (NGO) var. Ancak bunların tümübü sivil toplum kuruluşu gibi düşünmeyin; firma ve şirketler de buna dahil.
Clemantina Cantoni, Kabil’de çalışan iki bin yabancıdan biriydi. Savaşlarda yetim kalan çocuklara, dul kalan kadınlara yardım eden uluslar arası CARE kuruluşundandı. İtalyandı. 32 Yaşındaydı.
Kaçırılma nedeni terörle ve politikayla ilgisizdi. Aranan adi bir suçlunun annesi ve kız kardeşi gözaltına alınınca, suçlular , onların serbest bırakılması için herhangi bir yabancı kadını kaçırmıştı.
Her akşam televizyonda Clemantina’yı kafasına silah dayanmış maskeli adamlar arasında görüyorduk. O görüntülerin nasıl elde edildiği açıklanmamıştı.
Kabil’de kadınlar, burkaları içinde sokağa dökülüyor, “O bizim koruyucu meleğimiz”, “Onu serberst bırakın” diye protesto gösterileri yapıyordu.
Kimileri yurtdışından gelen pararnın büyük bir kısmının yine BM çalışanlarına (maaşlara, çok yüksek olan ev kiralarına, araç ve taşıtlarına vb.) ve faaliyetlerine gittiğinden yakınsa da, Batı dünyası bu parayı, yolsuzluk, eğitimsizlik ve altyapı noksanlığı nedeniyle Afgan yetkililere veremeyeceklerini açıkça dile getiriyor. Ayrıca BM kuruluşlarında Afganların da çalıştıkları, kapasite geliştirip deneyim kazandıkları ve kendilerini yetiştirdikleri savunuluyor.
Yalnız bu arada , yurtdışında harika eğitim görmüş, pırıl pırıl yetişmiş biri, ülkesinde dönüp bakanlıkların birinde ayda 50 dolara çalışmaktansa, BM’ye şöför olup ayda 500 dolara çalışmayı yeğlediğinde, kimse ne diyeceğini pek bilemiyor!

12 Haziran 2005 - Cumhuriyet

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.