Kabil Yaralarını Sarıyor
11 Haziran 2005 - Zeynep Oral -
İstanbul’dan gece yarısı kalkan Afgan Hava Yolları (Ariana) uçağı, sabahın yedisinde Kabil’e doğru alçalmaya başladığında, artık bütün kuşkular, endişeler, kararsızlıklar ve korkularım geride kalmıştı.
Afganistan’a gidiyordum işte!
Yola çıkmadan kısa bir süre önce ABD’yi protesto gösterilerinde onlarca insan ölmüş; bir hafta önce başı açık televizyon kadın sunucusu öldürülmüş ; Fayzabad’da bir kadın taşlanarak recm cezasına çarptırılmış; Herat’ta üç kadın öldürülmüş; iki gün önce Kabil’deki İtalyan yardım görevlisi Clementine Cantoni kaçırılmış , başkentin içinde ve dışında intihar bombaları patlatılmış; bütün bu sürede Kabil’de Birleşmiş Milletler’de çalıştan tanıdıklar, “Sakın şimdi gelme, zamanlama kötü, biz buradaki yabancıları geri gönderiyoruz” diye haber üzerine haber yollamışlardı!
Ama içime yol ateşi düşmüştü bir kez: Üç yıldır Afganistan’ın yeniden yapılanması sürecinde çalışmakta olan bir arkadaşımdan, Fulya’dan, aldığım “keşke burada olsan, keşke gelebilsen” mesajı, o ateşi tutuşturmuştu bir kere. Kolay kolay söneceği yoktu. Hele , büyük saygı duyduğum, 2004 Ocak’tan beri NATO Kıdemli Sivil Temsilciliği görevini sürdüren Hikmet Çetin’in “gelebilirsin, her yer kadar tehlikeli,” demesi üzerine yola çıkmıştım bile…
Uçak , başkent Kabil’e yanaşırken, ülkenin sınır komşuları, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan kuzeyde kalmıştı. ( 350 kişilik uçakta tek kadın yolcu olmamı saymazsak, yolculukta her şey normaldi.) Alçalmaya başladığımızda, keskin uçlu dağlar bize doğru yükseldi. Tepeleri karlı Hindu Kuş Dağları ülkenin doğusunu kaplıyor, 7 bin metre yüksekliğe ulaşıyor, Kabil’i çevreliyordu… Uçsuz bucaksız çöl görüntülerinden sonra , yüksek dağlar, dik vadiler, geniş ovalar ferahlatıcıydı. Sırtlarını dik yamaçlara dayamış köyler toprakla aynı renkteydi, griydi, kül rengindeydi…
Zaten mini minicik havaalanı da gri renkteydi. Kent de öyleydi…
Dünden bugüne
Şimdi farz edin ki, Evliya Çelebi 19. yüzyılda yaşamış bir gezgin olsun, tatlı tatlı anlardı:
Efendim, Horosan illeri diye de bilinen Afganistan, suyu ziynet, havası nimet toprağı cennet , bir diyar idi… Kadınları birer ay parçası, erkekleri yahşi idi… Toprakları, Şark’la Garp’ın kesişme, buluşma noktası idi…Burayı ele geçiren, Orta Asya’ya hakim olur, Hint Okyanusuna ve dünyaya açılabilir idi… (Günümüz deyişiyle “stratejik konum” demek istiyor- Z.O.) O nedenle ki, İ.Ö. 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu, 4. yüzyılda Büyük İskender İmparatorluğu bu topraklara göz dikmiş idi… İ.S. ise sırasıyla Hint, Sasani, Gazneliller, sonra Cengiz Han, sonra Koca Timur, sonra Babür Şah , sonra Sefeviler burayı hükümranlığı altına almış idi…18. yüzyılda Britanya İmparatorluğu Hindistan’ı işgal edince, Ruslar da boş durmayıp dikkatini buraya yöneltmiş idi. 19 yüzyıl boyunca yeryüzünün iki muazzam gücü Ruslar ve İngilizler iktidar ve kudret mücadelesinde birbirinin gözünü oyarken, burayı domino ya da satranç tahtası olarak bol bol kullanmışlar ; tarihte bunun da adına “Büyük Oyun” denmiş idi…
Tamam , dedim Çelebi’ye, sonrasını bana bırak… Ama içimden de, o gün bugün “Büyük Oyun” sürüyor diye geçirmeden edemedim… Keşke 1919’da İngiliz’lerden bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, Afganistan’ın da bir Mustafa Kemal Atatürk’ü olsaydı diye düşünmeden edemedim. Orada konuştuğum her Afgan lider ya da yetkiliden, her öğretim üyesinden buna benzer bir özlemi duyacaktım…(Ama durun, ona daha zaman var.)
“Büyük Oyun”
Soğuk Savaş yıllarında “Büyük Oyun”, iki süper güç Sovyetler Birliği ile ABD arasında sürüyordu. Elbet sürecekti : Dünyanın belli başlı enerji kaynakları, en önemli doğalgaz ve petrol rezervleri , kömür, demir madenleri Avrasya’da değil miydi ki… Hem stratejik, hem jeopolitik bunca önemli bir konumun olsun, hem de küresel ve bölgesel güç mücadelesinde süper güçler seni rahat bıraksın ! Olacak şey mi bu!
İki askeri darbe (1973 ve 78)… İktidar, Afganistan Demokratik Halk Partisi’ne geçer. İslami gruplarla, iktidar arasında çatışmalara son vermek için Sovyet askerleri ülkeye girdiğinde yıl 1979’dur. Son Sovyet askeri Afgan topraklarını terk ettiğinde ise, 1989…
Ancak bu on yıl içinde ABD boş durmuyor, komünizme karşı malum “yeşil kuşak”, “yeşil çember” geliştiriyordu.
ABD ‘nin para ve silah desteği, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın yardımıyla İslam savaşçıları eğitilip, yetiştirildi. 1985’de Mücahitler Birliği kuruldu. Önce Sovyetlere karşı , onlar çekildikten sonra birbirleriyle savaştılar. Komşuna kızan, daha verimli tarlada gözü olan kendi silahlı mücahit grubunu , ordusunu kurdu. ABD, uyuşturucu parasıyla Mücahit , Taliban , hatta Bin Ladin’i desteklerken, oldum olası Afganistan’ı denetim altında tutmaya kararlı Pakistan da, “beyin yıkıyor”, cihat askeri yetiştiriyordu… (Taliban sözcüğünün talebenin çoğulu olduğunu biliyorsunuz herhalde. ) Sonuç: Kaos, iç Savaş…
1994’den başlayarak Talibanın güçlenmesi, adım adım savaşarak ülkeyi ele geçirmesi… Konuştuğum her Afganlı’nın “cehennem” diye nitelediği; ama kimi sivri akıllının (erkektiler) ” kurallara uyduğun sürece hiç olmazsa güvenlik vardı” dediği; dünyada yalnızca Pakistan ve Suudi Arabistan’ın tanıdığı Taliban yönetimi 2001 yılına dek sürecekti.
Ve 11 Eylül 2001. İkiz Kulelerin vurulması… “Dünyada, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.” … Afganistan’da ise Amerikan bombardımanı başlayacaktı…
İlk izlenimler
Şu yukarıda, bir çırpıda genelleyip, birkaç tümcede özetleyiverdiğim süreci ülkedeki 25 milyon nüfus, günü gününe , an be an yaşadı. O satırların arasında binlerce ölü, binlerce yaralı ve sakat, binlerce mültecinin kanı, gözyaşı ve acısı var... İhtirası bir türlü dinmeyen yabancı güçlerin güç ve iktidar çatışmaları, doymak bilmeyen iştahı var… Tırmandırılan şiddetin amansızlığı ve İnsanlık trajedisi var.
Yukarıdaki özeti vermek zorundaydım, çünkü Kabil’de rastladığım, tanıdığım, konuştuğum her insanın referansı şu son otuz yıllık süreçti. İster ekonomik, politik sorunlar, ister kadınların durumu, uyuşturucu üretimi ya da mayınlı topraklar gibi belli alanlar üzerinde yoğunlaşalım, gelip bu sürece dayanıyorduk…
30 yaşından genç olanlar , şu son üç yılı saymazsak, savaşsız tek bir gün geçirmemişti bu ülkede. Son üç yılda da şu güvenlik sorunu olmasa… Ve bu ülke nüfusunun neredeyse yarısına yakını, 15 yaşın altındaydı (Nüfus artışı yüzde 4.92) Ve bu ülkede yaşam süresi ne kadardı biliyor musunuz ? Yalnızca 42 yıl!
Kabil , son otuz yılın yaralarını sarmaya çalışıyordu. Bu çaba kadar, açık yaraları da görüyordum kentin her köşesinde. Başkent Kabil, hiçbir başkente benzemiyordu. Başkent’te zaman durmuştu. Sanki…
İşte gördüklerim:
Bombalanmış yapılar. Yarısı var yarısı yok tek katlı evler. Damı uçmuş binalar. Yıkık duvarların önüne sıralanmış tezgahlar. Biraz daha büyüceklerine dükkan diyorlar. Aralarında yeni yapıldığı belli , kötü mimari örneği cam, ayna, çelik egemenliğinde aykırı yapılar…
Burkaları, çarşafları, türbanları,saçlarını örten şallarıyla kadınlar… Şalvarları ve diz altına uzayan gömlekleriyle, kimi beyaz takkeli,Tacik şapkalı, sarıklı, kimi başı açık, sakallı, sakalsız erkekler… Yalınayak çocuklar… Ve sakatlar… Ve farklı üniformalarıyla askerler. Kocaman silahlarıyla korumalar, polisler…
Çepeçevre tel örgülerle örülmüş , demir kapılı yüksek duvarlar. Duvarların ardında, bahçeler içinde uluslar arası kuruluşlar, yabancı elçilikler, temsilciler. Üst üste yığılmış kum torbaları , beton barikatlar…
Toz toprak yollar. Delik deşik, kaldırımsız caddeler. Kökünden kesilmiş ağaçlar. Hepsini kaplayan toz bulutu. Tezgahlarda satılan her şeyi, açıkta satılan etleri, kalan tek tük ağacı ve insanları örten toz bulutu… Rüzgar esti mi genzinizi tıkayan, yağmur yağdı mı çamura dönüşen toz bulutu…
Delik deşik asfaltta , toprak yollarda kimi zaman iyice yoğunlaşan trafik. O yoğun trafikte, polislerin hızla yol açtığı üzerlerinde kocaman “U.N. “” (B.M) yazılı beyaz landroverlar, cipler, makam arabaları… (Görünen bunlar. Görünmeyenler için bakınız: Cumhuriyet: 4 ve 5 Haziranda yayınlanan yazılarım.)
Kişi başına gelirin 207 dolar olduğu Afganistan’da günler geçtikçe, göze görünmeyen yaraları sarmanın, göze görünenleri sarmaktan çok daha güç olduğunu anlayacaktım.
Hikmet Çetin : “Düzelmesi Zaman Alacak”…
2001 Aralık’ta Bonn Anlaşmasıyla Hamid Karzai yönetiminde kurulan Afganistan geçici yönetimi, iki yıl içinde seçim yapma kararı aldı. Biraz gecikmeyle Ekim 2004’de ülke genelinde Başkanlık seçimi yapıldı. Oyların yüzde 55.4’ünü alan Karzai, Başkan seçildi. Aralık’ta Bakanlar kurulu açıklandı… Önümüzdeki 13 Eylül’de ise Parlamento seçimleri var. Ülke harıl harıl bu seçime hazırlanıyor.
Yine Bonn Anlaşması çerçevesinde BM Güvenlik Konseyi’nin kararıyla , 2001’de ISAF (International Security Assistance Force- yani Uluslar arası Güvenlik Yardım Gücü ) kuruldu. İki yıl sonra , ISAF komutasını NATO üstlendi. NATO’nun Afganistan’da siyasi ve diplomatik temsili sağlamak, Afgan makamlarıyla ilişkileri güçlendirmek, BM ile ve uluslar arası toplumla işbirliği sürdürmek amacıyla NATO Kıdemli Sivil Temsilciliği görevi kuruldu. Ve bu göreve Hikmet Çetin getirildi. (2003 Aralık.)
Kabil’e ayak attığım andan başlayarak , herkesten Hikmet Çetin’in ne çok sevildiğini sayıldığını duyacaktım. Herkesin gönlünü fethetmişti .Karzai bile ona “Hikmet Ağabey” diyordu. Soluğu onun yanında aldım. Başkan Karzai Amerikan Başkanı Bush ile “stratejik ortaklık” konusunu konuştuğu günlerde ben de Hikmet Çetin’le konuşuyor, bilgi alıyor, “ne olacak bu Afganistan’ın hali?” sorusuna yanıt arıyordum.
Hikmet Çetin Afganistan’da halen iki uluslar arası güvenlik gücü bulunduğunu ; amaçlarının bir , ancak görev alanları ve yetkilerinin farklı olduğunu belirtiyor. Bunlardan biri “Koalisyon Güçleri”. Büyük bir bölümü ABD’li olan 20 bin askerden oluşan bu güç terörle mücadele yetkisine sahip… İkincisi ise İSAF . Onların görevi Afgan makamlarına yardımcı olmak, güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmak… Altı ayda bir komuta, NATO’nun farklı bir komutanlığına geçiyor. Şu sırada komuta, İstanbul’da konuşlu kolorduda. İSAF komutanlığı görevini Korgeneral Ethem Erdağı yapıyor. . (Ondan öğrendiklerim bir başka yazıda.)
Hükmet Çetin’e soruyorum, Afganistan’ın geleceğini nasıl görüyor diye…
“Bu ülkede korkunç bir tahribat var.Hele Taliban öyle bir kıyım yapmış ki, her şeyi yok etmiş. Devleti, hükümeti, orduyu, polisi, okulları yok etmiş. Kadınları yok etmiş. Kadınların yüzde 7’si okuma yazma biliyor… Nüfusun yüzde altısı elektrik alabiliyor, yüzde 23’ü sağlıklı içme suyuna ulaşabiliyor…Yalnız dış yardımlarla ayakta kalabiliyorlar. “
Şu birkaç sayı bile durumun dehşet boyutlarını ortaya koymaya yetiyor. Peki ne yapılıyor?
“ Uluslar arası işbirliğiyle beş alanda reform çalışmaları sürdürülüyor:
1) Afgan Ulusal ordusu kuruluyor. Buna ABD öncülük ediyor. Yılda bir milyar dolar yalnız buna ayırıyorlar.
2)Afgan Polis Teşkilatı kuruluyor. Öncülüğü Almanya yapıyor. Amaç 62 bin kişilik bir polis tekilatı kurmaktı, şimdiye dek 40 bin kişi eğitildi.
3) Yargı sistemini oluşturmak. Hukuki reformları gerçekleştirmek , ulusal yasaları, mahkemelerin geliştirilmesini, hakim, savcı , avukat yetiştirmeyi sağlamak gibi işleri kapsıyor. Bunun da öncülüğünü İtalyanlar yapıyor.
4) Silahsızlandırma, terhis ve Topluma yeniden kazandırma çalışmaları.. Bu Japonların öncülüğünde sürüyor. Bu güne dek 8 bin 400 ağır silah 25 bin hafif silah toplandı. Savaş ağaları da bu karara uydu. Ama ara komutanlar hala direniyor. Silahı bırakıp, uzlaşmaya yanaşanlara yeni iş alanları açılıyor. 60 Bin kişi böyle kazanıldı. Ama hala yüz binden fazla direnen var. Bunlar içinde 20 bini tehlikeli diyebiliriz. Merkezi hükümeitn ulaşamadığı yerlerde , yasa dışı faaliyetlerini sürdürüyorlar.
5) Uyuşturucuyla mücadele. Bu da İngilizlerin önderliğinde sürdürülüyor. Dünyadaki afyonun yüzde 75’i buradan geliyor. Afyon ekonomisi geçen yıl neredeyse 3 milyar dolara ulaştı. Karzai afyona karşı cihat ilan etti, beni bu ayıptan kurtarın dedi, haşhaş ekimini, afyon üretimini , kaçakçılığını yasa dışı ilan etti ama talep oldukça sürecek çözümü zor bir iş…Kısa sürede çözümlenmesi zor. Dışarıdaki sorunu, burada Afganistan içinde çözemezsiniz…”
Bu kadarını dinlemek bile “İmdaaaaaaat!” diye haykırmama yetebilirdi… Haykırmadım elbet, peki, “El-Kaide, Taliban bitti mi?” diye sordum.
“Pakistan sınırında, merkez hükümetin erişemediği yerde hala vardır…Pakistan hala taliban yetiştiriyor. Pakistan medreseleri taliban yetiştirmeyi sürdürüyor. Unutmayın Pakistan’la 2.500 km. sınırları var. Ayrıca burada on bin Peştun varsa, (egemen olan etnik grup) sınırın öte yanında, Pakistan’da 20 bin Peştun var. O nedenle Pakistan buradan denetimini eksik etmez…Uluslar arası toplum desteğiyle ‘Afganistan yalnız değil’ mesajı verilmeli ve özellikle Pakistan bunu anlamalı.”
Anlaşıldı. Önemli dış aktörlerden biri Pakistan. Zaten 1949’da BM’de Afganistan’a karşı çıkan da Pakistan’dı. Peki Afganistan’ın Rusya ve Amerika’ya bakışı nasıl?
“ Bize bulaşan parçalanır inancıyla, Sovyetler Birliği’nin parçalanmasında önemli bir rol oynadıklarına inanıyorlar. Bize yenildiği için hızla parçalandı diyorlar…”
“Hoppala! Bir yaşıma daha girdim!” demedim! Ayıp olurdu. Sustum ve dinledim:
“ABD’ye karşı çoğunluk bir mistifikasyon içinde. Amerika’nın onları Taliban’dan kurtardığına inanıyor. Elbet bu abartılı güvenlik önemleri, halkı bıktırmış durumda. Ama unutmayın ki, ABD yılda 2 milyar dolar yardım yapıyor buraya. Askeri yardımlarla on milyar doları buluyor. Bir de yıllarca öyle yoksul kalmış, öyle sıkıntı çekmiş ki halk, dış güçlere karşı öyle çok savaşmış ki , şimdi artık fazla tepkili olamıyor… Şimdi burası yorgun ve yoksul. 207 dolarlık kişi başına geliri, 2015 yılına dek 500 dolara çıkarmayı hedefliyorlar… “
Peki ya gelecek? Umut var mı umut?
“ Ben Afganistan’ın geleceği için umutluyum. Bu uzun süreli bir çaba ve uzun vadeli bir çalışma olacak. Zaman alacak… Kendi iç çatışmalarını dengeleyebilir (bu iç çatışmalarına ileride döneceğim-Z.O. ) NATO , yapısal değişikliği hızlandırır, Afganistan kendini sorumlu kılar , halka ‘Taliman egemen olmayacak, geri gelmeyecek’ diye; komşularına da ‘Biz sizi Afganistan’ın iç işlerine karıştırmayız’ diye kesin mesaj verebilirse düze çıkacaktır. Hem zaten dünya burayı kolay kolay bırakmaz…”
Dünya , ABD mi demek diye sormadım Hikmet Çetin’e, onun yerine , “herkes sizi neden bunca çok seviyor, sayıyor?” diye sordum.
“Türkleri çok seviyorlar” diye yanıtladı.
Afganların Türkleri sevme nedenleri bir başka yazıya kaldı.
11 Haziran 2005- Cumhuriyet.
Paylaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Zeynep Oral
Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı.
Arama Yapın
Kategoriler
EdebiyatTiyatro
Plastik Sanatlar
Kadın Olmak
Memleket Hali
Müzik
Sinema
Çevre
Tüm Kategoriler