Menü

Elia Kazan…" Anadolulu" ...


02 Ekim 2003 - Zeynep Oral -

"Elia ölüyor…"

Elia Kazan'ın eşi Frances Kazan, Pazar sabahı, hıçkırıklar arasında bu tümceyi söylediğinde , elimde telefon kalakaldım… "Kötü haberi gazetelerden, haber ajanslarından öğrenmeni istemiyorum" diyordu. Sonra gün boyu süren konuşmalar ve akşamki telefonda, "Elia öldü…"

Arkadaşımdı.

Dünya tiyatro ve sinemasına eşsiz oyuncular armağan etmiş, sinema tarihinin başeserlerini yaratmış, sinema ve tiyatro yönetmeni, oyunculuk eğitmeni, yazar Elia Kazan, önceki gün 94 yaşında New York'daki evinde yaşamdan ayrıldı.

Son yıllarda, ağzından düşürmediği tümceler , "Ben Kadiköylüyüm. Ben Anadoluluyum. Benim ailem Anadolulu…" oldu.

Doğduğu Kadiköy'den ayrılıp, ailesiyle birlikte ABD'ye göç ettiklerinde dört yaşındaydı. Onu ilk tanıdığımda (1974) , Türkçe bilmiyor gibiydi. Oysa son yıllarda Türkiye'de ya da New York'da her karşılaşmamızda benimle yalnız Türkçe konuşur olmuştu. "Çok yaşlanmak, çocukluğa geri dönmek gibi" diyordu. Ve kendi de şaşıyordu, Türkçe'yi bunca çok anımsamasına. Büyükannesinin, ABD'de yaşadığı uzun yıllar boyunca da Türkçe'den başka her hangi bir dili konuşmayı ret ettiğini anlatıp duruyordu.

Onun sinema ve tiyatrodaki başarılarını nasılsa okuyacaksınız. Ben gerilere dönüyorum:
                             
Karşılaşmalar

Yıl 1974. O sıralar çalıştığım gazetenin patronu beni çağırıp, "Bir sorun var, yardımını istiyorum" deyip bir çırpıda anlatıverdi. " Elia Kazan'la tanıştım. Türkiye'ye gelmek istiyor.'Amerika Amerika' filmi, burada yasaklandığı için gelmeye , hele hele otelde kalmaya ödü kopuyor, ben İstanbul'da olmayacağım, acaba senin evinde kalabilir mi? Ve bir şartı var, kimse bilmeyecek burada olduğunu."

İnanamadım! Şimşek hızıyla aklımdan "Rıhtımlar Üzerinde" , "Viva Zapata", "Sokaklardaki Panik" , "Actor's Studio", Marlon Brando, James Dean, Natalie Wood geçti , "Elbet kalabilir" dedim.

Geldi Elia Kazan. Eve yerleşti. (Çocuklarım küçük, biri omzundan, biri kucağından inmiyor!) İstanbul'un, hele hele Kadiköy ve Üsküdar'ın taşını toprağını okşadı. (Sokaklarda, tanıdığa rastlarsak, benim okul öğretmenim diyorum.) Yaşar Kemal'i bulalım dedi. Bulduk. Sonra üçümüz vurduk kendimizi yollara: Çanakkale, Truva, Bergama, Ayvalık, İzmir… Sonra İsparta…

Yol boyunca, O, Yaşar Kemal'den Anadolu'yu dinliyor; ben ondan "Elia Kazan"ı : New York'un kenar mahallelerinde büyümesini... "Sen hiç aynaya bakmadın mı?" demelerine karşın aktör olmak için Yale Üniversitesine gidişini. Aynaya bakmasına karşın sekiz yıl boyunca aktörlük yapmasını… Sayısız oyuncu yetiştiren "Actor's Studio"yu kurmasını …Amerikan tiyatrosunun en büyük iki oyun yazarının Arthur Miller ve Tennessee Williams'ın eserlerine can katması… Sekiz Oscar'lı "Ruhtımlar Üzerinde", beş Oscar'lı "İhtiras Tramvayı"…

Tam Türkiye'ye gelmeden "Umut" filmini seyretmiş ve hayran olmuştu filme. Yılmaz Güney'i hapishanede ziyaret etmeyi bir tülü sağlayamamıştık. (Sonraki yıllarda, tüm filmlerini izleyecekti.)

Elia Kazan, Türkiye'den ayrıldıktan sonra bu on günlük yolculuğun öyküsünü yazacaktım.


Kişiliğin derinliklerine dokunabilmek

Bir sonraki gelişi Başbakan Ecevit'in daveti üzerineydi. (1978) Resmi konuktu. Ve bu kez Yılmaz Güney'i Toptaşı Hapishanesi'nde ziyaret etmiş ve onu kucaklamıştı. Bu gelişinde sinema çevreleriyle dostluklar kurmuştu. Çocukluk ve aile bağları, aile anıları peşinde Kayseri, İsparta, Burdur, Antalya, İzmir, Ayvalık ve İstanbul'u kapsayan bir yolculuğa çıkmıştı.

Artık "istenmeyen adam" değildi. "Amerika Amerika" filmi Türkiye'de gösterilmiş ve kıyamet kopmamıştı.

Tam tersine Türkiye'de sevgiyle karşılanıyordu. O da "sokaktaki adam"a karışmayı, onlarla sohbeti, onlarla kucaklaşmayı seviyordu.

Elia Kazan'ın Anadolu köy ya da kasabalarında en sıradan insanla ilişki kurabilmesinin, onlarla kucaklaşmasının, dost olmasının ardında yanılmıyorsam , filmlerinde göze çarpan özellik yatıyordu.

Tıpkı oyuncularıyla çalışırken , nasıl onların kişiliğinin derinliğine inebiliyor, yüreklerine dokunabiliyorsa, karşılaştığı insanların içindeki cevhere de uzanabiliyordu.

Zaten Elia Kazan için "Sanatçı", insandaki derin duyguları başkalarına aktarabilendi. Filmlerinde olsun, sahnelediği oyunlarda olsun, ve özellikle 70'li yıllardan sonra sürdürdüğü yazarlığında olsun , yapmaya çalıştığı buydu.

"İhbarçı"

Elbet, daha ilk karşılaşmamızda ona o konuyu sordumdu.

Bilmeyenlere anımsatayım: A.B.D. "Komünizm tehlikesi" paranoyasına kapılıp "kara liste"ler hazırlayıp "cadı avına" başladığı Mc Carthy dönemi…Bir zamanlar Komünist Parti'si üyesi olan Elia Kazan, Anti- Amerikan Eylemler Komitesi'nce 1952'de sorguya çağrıldığında ve Komünist Parti üyelerinden isim vermesi istendiğinde önce direndi, sonra 8 isim verdi.

İlk karşılaşmamızda sordum. Yanıtı, "Onlara bilmedikleri hiçbir şey söylemedim" oldu. Daha sonra biyografisinde "Zor bir karardı.Seçimimi hangi yönde yapsam, kaybedecektim" diye yazacaktı.

Kimi, mesleğini sürdürebilmek için isimleri verdiğini söyledi; kimi, o en ünlümüz ve güçlümüzdü istese direnebilirdi dedi; Stalin'in yöntemlerine karşı olduğunu açığa vurmak için , Amerikan Komünist partisini gizlilikte çıkarmak için vb. dendi. O, bu soruyu soranlara hep aynı yanıtı verdi: "Hep bir neden vardır" …

Marlon Brando'nun bu konudaki yorumu : " O en büyük kötülüğü kendisine yapmış oldu."

Elia Kazan, "ihbarcı" olarak uzun süre yalnızlığa mahkum edildi. Sanatçı, aydın çevresi onu affetmedi. Ancak bir çelişkiyi de belirtmek gerek: En iyi ve toplumsal içerikli filmlerini, Amerikan toplumunu sarsacak ve sinema tarihine geçecek, kendinden sonraki kuşakları etkileyecek filmlerini de (Rıhtımlar Üzerinde" dahil olmak üzere ) bu tarihten sonra yaptı. Ve onu suçlayanlar dahi, onunla çalışmaktan vazgeçmedi.

1999 'da Yaşam boyu başarıları için Oscar Ödülü'nün ona verilmesi, belki da Hollywood'un onu bağışladığını gösteriyordu. Bilemiyorum…

Geçen yıl, New York'da Elia Kazan'ı son gördüğümde, Ara Güler'in fotoğrafları arasında oturmuş, "Bana Türkiye'yi anlat" diyordu. Tutkuyla sevdiği "Anadolu" için özlemle yanıp tutuşuyordu… Ve tek üzüntüsü, New York'taki Nazım Hikmet Gecesine gelemeyecek olmasıydı. Kendini çoook, çok yorgun hissediyordu.

Artık dinlenebilir

2 Eylül 2003- Cumhuriyet

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.