Menü

Direnişin Sesi... Yüreğin Sesi...


10 Temmuz 2004 - Zeynep Oral -

Telesekreterdeki soprano ses "Amerika turnem bitmek üzere, Avrupa turnem başlamak üzere, yorgunluktan ölüyorum… Sana gelebilir miyim, sende kalabilir miyim, sende tatil yapabilir miyim? Kıvrılabileceğim bir kanepe, koltuk, şilte var mı? Hah Hah Hah ! " diyordu.

Sesin sahibi Joan Baez'di.

Amerika turnesini bitirdi. Yeniden yol çıkmadan önce evine döndü, birkaç günü ailesiyle, annesi, oğlu, gelini, torunuyla geçirdi. Ve İstanbul'dan başlayacak Avrupa turnesi için yeniden yollara düştü… İlk durağı İstanbul'a vardı.

"Eh artık Bush ve şürekası gittiğine göre , NATO Toplantısı bittiğine göre bana yer açıldı " diyerek geldi..
Evimden içeri kocaman gitarı, kocaman bavulu, kocaman yüreğiyle giriverdi. Bundan tam altı gün önceydi.
Sevgili Okurlar, siz bu yazıyı okuduğunuzda Joan Baez'in Açıkhava Tiyatrosundaki konseri geçmiş olacak. Ancak ben bu yazıyı yazarken konserine hala 24 saat var. Ve ben bu yazıyı çalışma odamda yazarken, o içerde Nazım Hikmet'in dizeleri , Zülfü Livanelli'nin bestesine gömülmüş durumda , Hiroşimalı kız çocuğu üzerine çalışıyor… "Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler" derken u ve ü seslerinin farkından çok, Iraklı çocukları düşündüğünden kuşkum yok.

Arkadaşlık


Türkiye'de konser öncesinde geçireceği birkaç gün için ne planlar yapmıştık. Çılgın İstanbul gecelerinden, yüreğinden hiç çıkarmadığı Antik Efes Tiyatrosuna kadar uzanmayı içeren planlar…

Gelin görün ki, onun İstanbul'a vardığı gün, kardeş kadar yakın bildiğimiz çok yakın iki arkadaşımızı Feride'yi ve Yücel'i bir kazada yitirmenin korkunç acısıyla sarsılmıştık. Her şeyi iptal ettik, eve kapandık.

Evin tadını çıkardık, Boğaz'da bol bol yürüdük, balıkçıklara uzandık, dünyayı, Türkiye'yi ve ABD'yi, ama en çok arkadaşlıkları konuştuk, ben sevgili arkadaşlarım, o hiç tanımadığı Feride ve Yücel için birlikte ağladık… Abuk sabuk şeylere birlikte güldük, kimi zaman saatlerce hiç konuşmadan oturup, bir güzel anlaştık , kimi zaman konuşarak bile iletişim kuramayanlara şaştık. Güneşi doğdurduk, ayları batırdık, özetle dünyanın her yerinde iki arkadaş ne yaparsa onları yaptık…

Eve yerleştiği ilk andan başlayarak sanki hep burada yaşamış duygusunu veriyordu bana. Evin her köşesiyle, duvardaki tablo, raftaki kitap, balkondaki ya da vazodaki çiçekle (onlarla konuşmayı seviyor) çevre sakinleriyle , giderek sokakla, mahalleyle, kendi deyişiyle "akıp giden kocaman deniz-nehir" yani Boğaz'ın sularıyla kurduğu ilişki ve iletişim öyle yoğundu ki.
Bu yoğunlukta, zamanı durdurmayı biliyordu. (Arkadaşlık , sakın zamanı durdurmak olmasın?)
Bu yoğunlukta ve duran zamanda , dünya meseleleri ya da torununun gülüşü aynı potada harmanlanabiliyor, birikimlerden damıtılan ortak bir dille söze dökülebiliyordu. (Arkadaşlık, sakın ortak bir dil yaratmak olmasın?)

İşte durum böyle olunca, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı aracılığıyla, gazete, dergi, radyo ve televizyonlardan gelen sayısız "özel röportaj" taleplerini bizim evde karşılamak istemesi, tüm talepte bulunanları evde ağırlaması, ev sahipliği yapması çok doğaldı.
Yeryüzünü kucaklamaya hazır kolları, sımsıcak gülümsemesiyle herkesi kucakladı. Ancak sonraki günlerde kimi söylediklerinin tümden yanlış anlaşılmasına (acaba dil sorunu mu, bilgi ya da birikim sorunu mu) çok şaşacaktı…

.Dünden bugüne süreklilik


Hayır , ne müzikten ne de toplumsal ve politik düşüncelerinden emekli falan olduğu yoktu. Bir zamanlar oğluna ayıramadığı zamanı, şimdi ailesine ayırmak istemesi onu hiç bir şeyden "emekli" kılmıyor, tam tersine şu anda gereksinimi olan dengeyi, dinginliği ona sağlıyordu.

Gerçek şu ki, onda , bireysel sorumlulukla toplumsal bilinç birbirinden hiç ama hiç ayrılmıyordu.
Ve bence Joan Baez'in en önemli özelliği, süreklilikti. O soprano sesin sürekliliği (hala her sabah ses çalışması yapıyor)... Yaşama anlam katan şarkıların sürekliliği (son yıllarda farklı söz yazarlarını ve bestecileri bulup ortaya çıkarması hep bundan)… Güçlü yorumunun sürekliliği… Barışçıl politik söyleminin sürekliliği… Dünyanın neresinde olursa olsun ezilenin, haksızlığa uğrayanın yanında olmasının sürekliliği … Kendi içinde ve dünyada uyum arayışının sürekliliği …

Kolay değil, yoksulluğun, yokluğun, zayıf olanın yok sayıldığı, muhalefete hak tanınmadığı, muhalif olanın sesinin susturulduğu, karşı çıkışların şiddetle ezildiği, medyadan silindiği bir ülkede yaşıyordu ve 45 yıldır sahnedeydi.

Tam 45 yıldır sahnede ve şarkı söylüyordu. Newport Folk Festival'inde ilk kez sahneye çıktığında18 yaşındaydı. İlk plağı yayınlandığında 19…. Sesini ve şarkılarını ırkçılığa karşı , yoksulluğun yarattığı umutsuzluğa karşı, savaşlara karşı, eşitsizliğe karşı kullanmaya başladığında 60 yıllardaydık.

Yalnız sahnede değil, alanlarda , sokaklarda da sürdürdü yürüyüşünü. Martin Luther King'in yanında "Özgürlük ve İnsan Hakları" için, Berkeley Üniversitesinde "Söz hakkı" için işçilerin grev hakları için yükseltti sesini… Silah harcamalarına gitmesin diye vergisini ödemeyince hapisteydi. 60'ların sonu 70'lerde Vietnam Savaşına karşı çıkıyor , Washington "askere gitmeyin" çağrısını yayıyordu. Amerikan bombardmanı sırasında Hanoi'de şarkı söylüyordu. İspanya'daki Franco yönetimi, Şili'de Pinochet'ye karşı silahı yine şarkılarıydı, dayanağı ise geniş dinleyici kitleleri…

80'li, 90'lı yıllarda , Kuzey İrlanda'da sesini şiddeti sona erdirme çabasındakilere katıyor; ülkesinde nükleer silahlanmaya direniyor, ölüm cezasının kaldırılması için savaş veriyor, "Humanitas" adlı uluslar arası İnsan Hakları Örgütünü kuruyordu. Çekoslavakya'da Havel ve arkadaşlarını polisten kaçırıyor, Saraybosna'da yaraları sarmaya çalışıyordu.

Değişim

Şarkı söylemekle toplumsal bilinci birbirinden hiç ayırmadı Joan Baez. Ne dün ne de bugün.

Ama ondan kendini tekrarlaması beklendiğinde de , asıl buna karşı çıktı…(Belki bizim kimi meslektaşların anlamadığı da buydu…) Hem kendinin , hem dünyanın değiştiğine inanıyordu. Değişime inanıyordu.
İlkeleri değişmedi ama o ilkeleri yaşama uygulama yöntemleri, yolları, biçimleri değişti…

Bugün , eski arkadaşı Micheal Moore'u ve filmini bunca desteklemesi, her fırsatta yüceltmesi, birlikte çalışma ve üretime geçme planları ; bir zamanlar milyonların bir ağızdan söylediği "We shall Overcome"ı artık sahnede söylememesi ; Bush'u eleştirirken, bir adamı değil, onun gerisindeki sistemi hedef alması, söylediklerimin izdüşümü…

Konser nasıl mı geçti? Bunu ancak yarınki yazımda yanıtlayabilirim.

10 Temmuz 2004

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.