Aliye Berger 100 Yaşında…
24 Aralık 2003 - Zeynep Oral -
Bugün Aliye Berger'in yaşgünü. 24 Aralık 1903… Tam yüz yaşında…
Dehayla çılgınlığı, yaşama hüznüyle yaşama sevincini bir arada harmanlayan gravür ustası, ressam Aliye Berger, arkadaşım , hayatta olsaydı eğer, hiç kuşkum yok, Narmanlı Yurdu'ndaki atölyesinde, "bugün yazı yazmanın sırası değil, gelin Markiz'e gidip chocolat éclaire yiyelim" diye beni baştan çıkarıyor olurdu…
Oysa bu yazıyı yazmanın tam da sırası… Onu tanıyanların hatırlaması, tanımayanların tanıması için bir fırsat, bir bahane… Tüm ilişkilerin hızla pazarlama ilişkilerine dönüştüğü, sanatın her geçen gün daha da magazinleştiği , "reyting , sansasyon, şan ,şöhret" sarmalının en yüce değer bellendiği, gerçek değerlerin tüketim arsızlığıyla yok sayıldığı bir ortamda bu yazıyı yazmaya mecburum…
Karasevdadan sanata
Aliye Berger, kültür donanımından fazlasıyla nasibini almış ailenin küçük kızıydı. Şakir Paşa'nın kızı, Sadrazam Cevat Paşa'nın yeğeni, Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı) ve ressam Fahrelnissa Zeid'in kızkardeşi…
Şakir Paşa Konağı'nın tavan arasında tanışmıştı resim sanatıyla. Birader Beyin ( Cevat Şakir'in) yaptığı ve çocukların gözlerinden uzak olsun diye tavan arasına kaldırılan nü'ler... Yıllar sonra bana şöyle diyecekti: " Belki de beni resme bağlayan ilk şey , tavan arasındaki o çıplak kadınların gizlilik duygusuydu…"
Tavan arasını ve tabloları çok sevdi küçük kız . Ama en çok en çok Charles Berger'i sevdi. Destansı aşkının kahramanı, Macar müzisyen, pedagog, keman öğretmeni Berger'i çok uzun yıllar çılgınca bir tutkuyla sevdi. En sonunda evlendiler. Evliliklerinin altıncı ayında Charles Berger'in kalbi durdu. Yıl 1947'ydi.
Ölüm acısı karasevdaya dönüştü. Bu acı, bu yokluk, bu karasevda , Türkiye'deki en büyük gravür sanatçılarından birini, bu sanatın ülkemizdeki öncüsünü var edecekti.
Ah, Berger'in ardından ne çok istedi ölmeyi. Ama izin vermedi ablası ve onu Londra'ya götürdü. John- Bucland Wright atölyesine…
"Sanat hayattaki en büyük teselli" diyerek, resim çalışmak üzere gittiği Londra'dan , 150 gravürle geri döndü ve Türkiye'deki ilk gravür sergisini açtı . Yıl 1951'di.
1954'de Uluslar arası Sanat Eleştirmenleri Derneği'nin İstanbul'daki kongresi nedeniyle Yapı Kredi Bankasının açtığı resim yarışmasında, uluslar arası jürinin onun "Güneş" tablosunu birinci seçmesi, akademik çevrelerde kıyametleri koparacaktı. Aliye Berger, yarışmaya ilk yaptığı yağlı boya resmiyle katılmıştı ve dönemin Hakkı Anlı, Cemal Tollu, Haşmet Akal gibi ünlü ressamlarının önüne geçmişti.
Sonra… Sonra hep çalıştı Aliye Berger. Narmanlı Yurdu'nda çıkan yangında tüm eserleri yanınca ve atölyesini yitirince de çalıştı. Sevdikleri tek tek yaşamdan ayrılınca da çalıştı. Kolunda baskı makinesini kullanmaya dermanı kalmayınca da çalıştı, hastalanınca da çalıştı… Çünkü …
"Çünkü hayatı yaşamaya değer kılan ilk şey sanat."…
Yaşamı kucaklamak
Acılarına meydan okumak için, yaşama ve sanatına sımsıkı sarıldı.
"Hayatta ne seversem onun resmini yapıyorum… Hayatta her şeyi renkli görüyorum Ve bu renklerin hepsini seviyorum" diyordu.
Onun gravürlerine bakıyorum. Biri ötekine benzemiyor. Kalıp aynı kalıp ama hepsi birbirinden farklı. Siyahla beyazın ve tüm renklerin , tüm ara tonlarını da kullanmış.
Baskı tekniklerinde deneylere girişmiş. Kasap kağıdı, kesekağıdı, zımpara kağıdı, tülbent üzerine baskılar yapmış. ("Zeynep Hanımcım, o bir şey mi, dantel kombinezonuma bile baskı yaptım, galiba fena olmadı…")
Gravüre "oymabaskı" diyoruz ya… Baskı sözcüğünün olumsuz çağrışımlarına meydan okurcasına kanatlanmaya hazır onun gravürleri:
O gravürlerde Aliye Berger'in tüm duyarlılığı ve sevdiği .. Yaşamının çeşitli anları: Büyükadadaki "Aşk Yuvası". Berger'in kemanı, Berger'in başı, Berger'in eli… Bahçede, dolambaçlı yollarda, mutfakta, yanan bir ateşin başında, uçuşan bir perdenin ardında Berger'in silueti. Ve hemen yanı başında, arkasında , dizleri dibinde küçüçük bir kız çocuğu , kendisi… Hiç "büyümeyen", merakını şaşma yeteneğini hiç yitirmeyen, kendi dünyasını yaratan bir kız çocuğu…
O gravürlerde Aliye Berger'in tüm duyarlılığı ve sevdikleri: Bolu Pazarındaki satıcılar, Sabahattin Eyüboğlu'nun "titrediklerini görüyorum" dediği horon tepen Karadenizliler, karanlıkta göz kırpan gecekondular, Bektaşilerin sevgi simgesi kaşıklar, Mevleviler, yalnız kollarıyla değil, tüm bedeniyle davuluna sarılmış dönen "Kara Yılan" ve öteki davulcular, simitçiler, süngerciler, yoğurtçular …
Hepsi yaşamın içinden çıkıp, metal kalıplara çizilmiş. Aşkla, acıyla, Aliye Berger'in rengarenk iç dünyasıyla yoğrulup dışa vurulmuş ve bize ulaşmış…
Teşekkürler Aliye Berger. İyi ki varsınız.
24 Aralık 2003
Paylaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Zeynep Oral
Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı.
Arama Yapın
Kategoriler
EdebiyatTiyatro
Plastik Sanatlar
Kadın Olmak
Memleket Hali
Müzik
Sinema
Çevre
Tüm Kategoriler