Menü

“Düşünceyi aktarmanın yolu sanat…”


29 Ekim 2005 - Zeynep Oral -

İstanbul cennet! İstanbul cehennem! İstanbul can çekişiyor! İstanbul sonsuz nimetler sunuyor!
Şu İstanbul benim belalım. Her an bu kentle kavga ediyor , çatışıyorum. Her an bu kente yeniden aşık oluyorum.
Kaç haftadır , İstanbul’la kavgalarımı yazıyorum. Bu hafta dünyanın belli başlı metropollerine taş çıkartacak bir özelliğini vurgulamak istiyorum. O özellik, seçenek bolluğu… Çok geniş bir yelpazeye yayılan konserleri, tiyatroları, sergileriyle , her birikime göre seçenek sunması… Sizi bilmem ama ben, tümüne yetişemiyorum.
İki gününüz kaldı:
Bugün ve yarın… İki gününüz kaldı… Eğer hala görmedinizse Uluslararası İstanbul Bienali’ni görebilmeniz için iki gününüz kaldı.
Tamam yol yok, trafik bir işkence ama bir gayret Antrepo’ya, Şişhane’deki Deniz Palas’a, Bankalar Caddesindeki Garanti Bankasına uzanın. Uzanın ki, içinde yaşadığınız bu kentin ve bu dünyanın izdüşümünü, günümüzün yerli ve yabancı sanatçılarından görün. Onların düşüncelerini, kendi düşüncelerinizle karşılaştırın. Merak edin, anlamaya çalışın, sorularınızı çoğaltın, yanıt arayın… Her sergide aradığımız biraz dünya, biraz gökyüzü, biraz da kendimiz değil mi???

Bugün ve yarın… İki gününüz kaldı…Eğer hala Darphane-i Amire’deki Cem Boyner fotoğraf sergisini görmediyseniz, iki gününüz kaldı. “Yakındaki Uzak/ Uzaktaki Yakın” başlığının içerdiği tüm gerçekliği, tüm düş gücünü, tüm çağrışımları ve sözcükleri aşan anlamları değerlendirebilmeniz için; yeryüzüne, insana, insan bedenine biraz daha hayran olabilmeniz için bu iki günü değerlendirin.

Bunları gördünüz mü, öyleyse doğru Pera Müzesine…
Ben bunlar arasına bir de Hobi Galeri’deki Rasin sergisini yerleştirdim. Birikimin, mükemmelliğin, yoğunluğun , yaratıcı güçle bütünlendiğinde, nasıl derinleşmiş bir şölene dönüştüğünü izledim. Melih Cevdet Anday’ın “Rasin’in portreleri önünde durduğumda gözbebekleri ile karşılaşırım . Bakarken ‘bakılan’ olduğum duygusuna kapılırım” sözünü anımsadım. Bu kez yalnız portrelerin gözbebekleri değil, kedilerin, , kuşların, doğanın gözbebekleri de bana bakıyordu…

Pusulasız sanatçı Dubuffet
Pera Müzesi’ndeyim. Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın, İstanbul’a armağan ettiği benzersiz müzede…
Müzenin daimi koleksiyonları , Kütahya çini ve seramikleriyle zaten çoktan büyülenmişim ; Anadolu ağırlık ve ölçüleri, tartım araçlarıyla Anadolu yaşamının gizemleri ve ayrıntıları arasında dolaşmışım; Oryantalist ressamlar aracılığıyla “içeriden” ve “dışarıdan” bize bakışları değerlendirmişim… Bunlarla ilgili birbirinden değerli, katalogdan öte yayınları hatmetmişim… Öyleyse doğru, yeni açılanlara…

Yalnız ülkesi Fransa’nın değil, dünyanın çağdaş sanatına yepyeni soluklar kazandıran ; Ferit Edgü’nin deyişiyle “ kendi kendinin ve kendinden sonra gelecek kuşakların öncüsü” Jean Dubuffet ile, İstanbul’lular ilk kez bunca geniş çaplı bir sergiyle buluşuyor. Sayısız litograf, serigraf baskı, bir heykel ve on yağlıboya eser, çok üretken , yaratıcı gücü en geniş alana yayan , günümüzde çok moda deyiş olan “kültürler arası interaktif iletişim ve etkileşimi” çoktan sağlamış “kültürler üstü” bir sanatçının dünyasını önümüze sermekle kalmıyor, 21. yüzyıl sanatının ipuçlarını da veriyor.
“Bir yüzü elma çizer gibi resmetmek mi, yo, hayır! Düşünce, betimlemeye sıkı sıkı bağlıdır ve kulakları resmediyorsam gürültüyü, dudakları resmediyorsam sözü ve dişler söz konusuysa yiyecekleri düşünürüm” diyen sanatçının dünyasını ve açılımları gidin sergide keşfedin.

Sergiye eşlik eden, Önsözünü Ferit Edgü’nün yazdığı, sanatçının kimi Türk sanatçılarla ilişkilerini de içeren özenle hazırlanmış katalog kitap, kendi başına eşsiz bir değer taşıyor. Eğer elinizde Edgü’nün “Şimdi Saat Kaç” adlı kitabı varsa, sergiyi gezdikten önce ya da sonra, o kitaptaki “Dubuffet Öldü. Olsun, Ben Gene (de) Bir Mektup Yazdım Ona” başlıklı yazıyı okumazlık etmeyin!
Dubuffet Sergisinin beni en coşturan faslı , düşünceyle sanatsal yaratı arasında o muhteşem ilişkiyi ortaya koymasıydı. “Sanatın, düşünceyi aktarmaktan başka varoluş nedeni yoktur…” diye özetleyebileceğim (ve bu yazının başlığına yerleştirdiğim) olgu…

Camaltı Şöleni
Yine Pera Müze’de: “Camaltında Devr-i Alem” sergisi… Ressam Neveser Aksaoy’un dünyanın dört bir yanından en çok da Anadolu’dan topladığı camaltı resim koleksiyonu, gerçek bir şölen.
Sanatçının ya da anonim zanaatkarın, düşüncelerini , düşlerini, demlendire demlendire, elinde ayna , camın altına aktardığı; birikimlerini değerlendirip buna el becerisi, renk ve süsleme zevkini kattığı, ama aynı zamanda geleneksel yasakları sınırları zorladığı yüzlerce örneği , Dubuffet görebilseydi eğer hiç kuşkum yok bu sergiye aşık olurdu. Tıpkı benim olduğum, sizlerin olabileceğiniz gibi…

Dubuffet’nin “Art Brut” (Ham Sanat) anlayışını, aklımın ve gönlümün bir köşesine yerleştirip, camaltı resimleri arasında çıktığım yolculukta, yine onun sözleri bana eşlik ediyordu: “ Ham elmasları, işlenmemiş halleriyle severim. Ve defolarıyla…”
Birbirinden çok farklı coğrafyalardan gelen camaltı resimleri bize Anadolu’nun yediveren gül misali zenginliğini bir kez daha gösteriyor…

Ayrıntı güzeldir
Hazır Tarlabaşı’ndasınız, Pera Müze’den çıkıp, hemen yanındaki İstanbul Sanayi Odası’na , Odakule Sanat Galerisi’ne girin. Orada sizi mimar Oğuz Öztuzcu’nun fotoğrafları, “İzlenimler” sergisi karşılayacak.
Fotoğraftan daha çok, resim sanatının “empresyonist” örneklerindeki duyguyu ve tadı çağrıştıran eserlerle karşı karşıyayız. Bize “bakan” yok. Ama biz bakmayı unuttuğumuz, yaşanılan hızlı tempoda bakmaya vakit bulamadığımız , bakıp ta görmediğimiz , görsek bile ayırtına varamadığımız ayrıntılarla yüzyüzeyiz. O ayrıntılardan kendi izlenimlerimizi yaratabiliriz.

Yine çok farklı coğrafyalardan (Peru ya da Sydney, Selanik’te bir sokaktan ya da Taksim Meydanından) geçerek bize ulaşan bu ayrıntılarda bir kez daha yakının uzaklığına ve uzağın yakınlığına tanık oluyoruz. Sakın ola bu tanıklıkta, bakışınız “netlik ayarı” yapmasın! Zaten günümüzün hızlı temposunda dünyaya ve her şeye “makro ölçekte” baktığımızdan yakınan Oğuz Öztuzcu da yapmamış. Dar zamanlarda “netliğin” değil, “içtenliğin” önemini ortaya koymuş.
İşte size, bir demet bayram seçeneği… Bakarsınız, biraz dünya, biraz gökyüzü, biraz da kendinizi bulmuşsunuz…
En büyük bayramımız, Cumhuriyet Bayramı hepinize kutlu olsun. Düşünceyi, duyguyu sanata dönüştürenler, onlardan pay alanlar ve çoğaltanlar bol olsun!

29 Ekim 2005- Cumhuriyet

Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Zeynep Oral

Gazeteci , yazar, feminist, İnsan Hakları savunucusu, Barış eylemcisi, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bağımlısı; çok sesli, çok renkli yaşam tutkunu… Halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı. 

Devamı

Sosyal Medya

 
© 2021 Tüm hakları saklıdır.