“Barışın Gelini” sergisi : Sanat ve dayanışma…
Geçen hafta sonu ülkemin milyonlarca rengini, ışığını yansıtan ayna bir kez daha paramparça oldu! Her ayna parçası , üzerine yansıyan ölümün fotoğrafını çoğalttı, çoğalttı, çoğalttı; her cam kırığı daha derine, daha derine saplandı, yürekleri dağladı.
Bir kez daha ateş en çok düştüğü yeri yaktı. En çok analar ağladı. Ateşin düşmediği yerde sadece sözler vardı. Ve yeni hiçbir şey söylenmedi. Son 25 yıldır söylenmemiş hiçbir şey…
En çok çocuklar öldü. Zaten hep çocuklar ölüyor, gençler ölüyor. İstemeden , zorla yollandıkları yerlerde , gitmeye zorunlu oldukları yerlerde, nedenini bilmeden ama öleceklerini bilerek, “buradan sağ çıkmam” diyerek ölüyorlar… Her ölüm daha çok ölüme yol açıyor. Ölümlerin arkasından herkes konuşuyor, herkes yazıyor. Yeni, söylenmemiş tek şey söylenmiyor, yazılmıyor…
“Her şehit için misilleme olarak bir DTP’linin öldürülmesi” önerisini, “fikir özgürlüğü” sayan mahkemeler var oldukça, “Yürüyüş” dergisi sattığı için gözaltına alınıp Metris Cezaevine götürülen Engin Ceber adlı gencin işkenceden öldürülmesine de şaşmamak gerek!
“Yürüyüş” dergisi yasal bir dergi. Gizli saklı, el altında değil, Sarıyer’de sokakta satıyor… Dergi satışı “suç” olmadığından, “polise mukavemetten” hakkında dosya açılıyor. Gözaltında dayak, sevkedildiği Metris Cezaevinde tecrit ve dayak… Şimdi hastanede. Beden öldü, ruh öldü, Engin Ceber’in beyin ölümü bekleniyor. Siz bu satırları okuduğunuzda belki o da tamamlanmış olur…
Söz, ancak sorguladı mı üretici olur. Bu ülkede daha işkencenin yaygınlığını ve sistematik uygulamasını sorgulayamadıktan sonra ...
Ölümün karşısında Sanat
Anladınız: Sözü değiştiriyorum… Aksi halde “artık hiçbir şey yazmak istemiyorum” deyip, noktayı koymak gerekecek…
Eğer İstanbul’daysanız Uluslar arası Plastik Sanatlar Derneği’nin Maçka Demokrasi Parkı’nda açtığı “Barışın Gelini” başlıklı sergiyi görün. İstanbul’da değilseniz, serginin özenle ve aşkla ve coşkuyla hazırlanmış kataloğunu edinmeye bakın…
Türkiye’den ve İtalya’dan 70 kadar sanatçının katılımıyla Picca Baca anısına düzenlenen sergi, çok yönlü, çok katmanlı okumalara açık. Resim, heykel, yerleştirme , dijital baskı, video, farklı teknikler, farklı yöntemler bir arada yer alırken, sergi insanı en çok ölüm karşısında sanatın işlevi üzerine düşündürüyor.
Anımsayacaksınız: Pippa Bacca... İtalyan performans sanatçısı... Yaşamla sanatın en iç içe geçtiği alanda, performans sanatında yeni arayışlar sürdürüyordu... Şiddete karşı sözünü söylemek, tavır almak, dinleyenleri, görenleri uyarmak, savaşı değil barışı konuşmak, dikkatleri bu konulara çekmek için yola çıkmış bir elçiydi. Kadına düşman, sanata düşman bir ortamda, yolu kesildi.... Tecavüzcüsü ve katili şu günlerde yargılanıyor.
Ölümün karşısında sanat nasıl ayakta durabilir? Varlığını nasıl sürdürebilir? Nasıl sözünü söyleyebilir? Nasıl etkileyici olabilir? Nasıl güçlenebilir?
Aklımda ve yüreğimde bu sorularla gitmiştim sergiye. Metaller üzerinden renklerle bir yanda “Anadolu Tanrıçaları”(Tomur Atagök), öte yanda yeryüzünün tüm yollarını kaplayan ve mutlak ışığa ulaşacak olan barış duvakları (N.Silivri)… Arada Hüsamettin Koçan’ın “Sürekli Gelin”i…
Pippa’nın beyaz elbisesinin tüm ceplerine Akdeniz’in Japon güllerini ve medyamızın sansasyon avcılığını yerleştiren İmren Tüzün Antalya’dan katılımcı. Pippa’nın beyaz elbisesini, dünyadan gökyüzün
Burcu Arısoy’un lavanta kokuları arasındaki barış düğünü “Davetiye” adlı yerleştirmesiyle Alberto Casiraghi’nin kağıt üzerine karışık teknikli resmi bana aynı saflığı, duruluğu , yalınlığı yaşattı.
Onat Ekin’in “Utanç Odası”na girdiğimde, hissettiklerimin yanında “utanç” sözcüğü hafif kaldı. Fotoğraf ve ışığın dili sözcüklerden bin kat güçlüydü.
Örnekleri çoğaltabilirim. Ancak yerim sınırlı.
Çoğalan Sorular
Sergiden ayrılırken, bir yandan sorularım çoğalmıştı, öte yandan da sanatın, ölüm karşısında nereden nasıl güç alabildiğini bilmesem bile hisseder olmuştum.
Sanat bu gücü yaratıcılıktan alıyordu her şeyden önce. Ama bir de dayanışmadan….
Sergiden ayrılırken bir de şunu düşünüyordum: Sanat bizi kolaycılıktan, klilşelerden, basmakalıptan, varsayımdan kurtarıp çok yönlü düşünmenin yolunu açıyordu.
“Pippa Bacca’nın tecavüz edilip öldürülmesi dünyanın herhangi bir yerinde olabilirdi. Her ülkede sapıklar var her ülkede kadınlara yönelik şiddet, tecavüz, cinayet, katliam var” demek bir yanda... “Tuh yine dünya aleme rezil olduk” diye hayıflanmak öte yanda...
Bu ikisi arasına sıkışıp kalmaktansa… Benim ülkemde öldürüldü , neden? diye sormamıza da yol açıyor bu sergi.
Cumhuriyet- 10 Ekim 2008