Bedenlerin ritmi ve şiiri…
İşte sahnedeler. Alvin Ailey topluluğunun dansçıları…
Hepsi çok genç. Öyle bir enerjileri, öyle bir dinamizmleri var ki sonsuz gençlik iksirinden içmişler diyorsunuz… Onların peşi sıra sürüklenirken, oturduğunuz yerde soluk soluğa kalan siz oluyorsunuz… Sonra bir bakıyorsunuz sanki hepsi bin yaşında! İnsanlığın, hele hele siyah ırkın tüm tarihini, nereden gelip nereye gittiğinin öyküsünü anlatan birer bilge her biri… Afrika kökenlerini, Latin Amerika serüvenini, iç ve dış savaşları, tutsaklıktan özgürlüğe yolculuğu, acılardan, hüzünden ve siyah öfkeden damıttıklarını anlatıyorlar size. Bedenleriyle anlatıyorlar, bedenlerinin sesiyle anlatıyorlar. Siz o sesi duyuyorsunuz. Öyküleri, şiiri, ritmi, anlamı, bedenin sesinden dinliyorsunuz…
İşte sahnedeler, karşımdalar. Her biri tek başına... Her biri ayrı ayrı ustalığını ortaya koyuyor, bedenin sınırlarını zorluyor… Sonra hepsi bir bütün; bütünün parçaları, bütünün ayrılmaz parçaları… Sahnede su gibi akıyorlar, çoğalıyorlar, birbirlerini çoğaltıyorlar… Akarak birbirlerine kenetleniyorlar, o kenetlenmede dalgalar oluşturuyorlar… Her dalga , bir başka dalgaya, öteki dalgaya ekleniyor, sonra kopuşlar birbirini izliyor, sonra yeniden bütünleşmeler… Bitmeyen, sonsuz bir akış var sahnede ve bu akış sahneyi, boş alanı her an yeniden biçimlendiriyor, yeniden oluşturuyor, yeniden dönüştürüyor… Mekanı yeniden yaratırlarken, en büyük yardımcıları ışık…
Alvin Ailey Topluluğunu izlerken , müziği elle tutar gibi oluyorum. Müziği gözlerimle görebiliyorum. Onlar dans ederken, müzik bugüne dek gördüğüm en somut biçimine dönüşüyor. O müzik ister Duke Ellington’un dehasının ürünü olsun, ister Johann Sebastian Bach’ın dehasının… Stevie Wonder’ın sesi, Rock ya da hip-hop, salsa, “spiritual”, “blues” ,Missisipi tarlalarında pamuk toplarken ya da pazarları kilisede söylenen şarkılar , hepsi gözümüzün önünde ete kemiğe büründü… Tıpkı sessizliğin de büründüğü gibi…
İşte önceki akşam, ağzına dek dolu Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayında Alvin Ailey Amerikan Dans Tiyatrosu ayakta alkışlanırken benim içimden şu yukarıda özetlemeye çalıştıklarım geçiyordu.
30 Yıl Sonra
Temsil sonrasında topluluğun yönetmeni ve koreograf, bir zamanların unutulmaz eşsiz dansçısı Judith Jamison ile konuşurken, hem 30 yıl öncesinin İstanbul anılarını tazeliyor , hem de Alvin Ailey’in 50 yıl önce atmış olduğu tohumların günümüze dek nasıl gelişerek süregeldiğini vurguluyorduk. 1989’da Alvin Ailey dünyadan ayrılmıştı ama mirası, gençleşerek, yenilenerek ve zenginleşerek günümüze dek süregeliyordu.
Judith Jamison’a onca başarılı bir dansçılık ve koreograflık deneyiminden sonra nasıl bunca başarılı bir yönetici, idareci olabildiğini sorduğumda yanıtı çok açık seçikti: “Çevreme iyi idareciler ve yöneticiler topladım, benimle her çalışana aşkla sarıldım.”
Kolay iş değil, bu topluluk , bir repertuar tiyatrosu gibi çalışan, yani repertuarındaki eserleri sürekli olarak gösteri programlarına alan belki de dünyadaki tek dans tiyatrosu. Temsil sonrasında 50. yıl pastasını kestikten sonra , Jamison’a bunu da sordum: “Bildiğim kadar, tekiz” dedi…
Çok iyi anımsıyorum, Alvin Ailey ile 30 yıl önce yaptığım bir röportajda usta yaratıcı şöyle diyordu:
“Her insanın bir bedeni ve hareket etme gücü var. Benim yaptığım, bedendeki güzelliği, gücü ve şiiri ortaya çıkarmak için hareketi denetim altına almak, ona bir yön vermek, başıboşluktan kurtarmak... İnsan kendi bedeninin güzelliğini, kendi bedeninin gücünü, o bedenin neler yapabileceğini anladıktan sonra, bedeninden gelen sesi duymazlıktan gelemez. İşte danslarımızla biz bu sesi duyuruyoruz."
İşte önceki akşam onları izlerken duyduğum bu sesti. Ama ayni zamanda modern dansa emek vermiş nicelerinin de sesini, ayrıca sevgili dostum James Baldwin’in ve şair Langston Hughes’un sesini de duyuyordum.
Alvin Ailey Amerikan Dans Tiyatrosu topluluğunun 50. Yıl Turnesi kapsamında yer alan İstanbul gösterileri, HSBC bankacılık sayesinde, İKSV organizasyonuyla gerçekleşti. İkisini de kutluyorum. Son temsil bu akşam, kaçırmayın.
Cumhuriyet -19 Eylül 2008