Salsburg’dan Verona’ya…
Yaz gitti gidiyor… Festivaller de öyle…Orhan Veli’yi deli eden “bu güzel havalar” artık sadece susuzluğu, kuraklığı ya da içine arsenik karışan suları çağrıştırdığından beri aşk mevsimi sonbahara kayar oldu. Ya da bana öyle gelir oldu… Dönelim konumuza: Yaz Festivallerine:
Önceki sabah Salzburg’dan bir arkadaşım telefon etti: “Bil bakalım ne oldu! Müthiş bir ‘Romeo ve Juliet’ izledim! Muhteşemdi! Burada herkes ondan söz ediyor! Veee… ” (Biliyordum ama bilmiyormuş gibi yaptım ki, heyecanı sürsün!)
Dünyanın en prestijli yaz festivallerinden Salzburg Festivali’nde bu yıl Gounod’nun “Romeo ve Juliet” operası sahneleniyordu. Ve baş rolleri son yılların en gözde tenorlarından Rolando Villazon ile Nino Machaidze paylaşıyordu. Arkadaşım sürdürdü:”Ve, Nino Machaidze harikaydı. Üstelik tüm programlarda, afişlerde Leyla Gencer Şan Yarışması birincisi diye tanıtılıyor burada!”
2006 Leyla Gencer Şan Yarışması birincisi Gürcü soprano Nino Machaidze , iki yıl boyunca Paris Operası, Metropolitan, La Scala gibi sahnelerde söyledikten sonra şimdi de bu önemli festivalde kendinden söz ettiriyordu…
Nitekim halen İstanbul’da sürmekte olan 5. Leyla Gencer Şan Yarışmasında, dünyanın dört bir yanından gelmiş jüri üyeleriyle ilk karşılaştığımda hepsi bana Nino Machaidze’nin başarılarından söz edecekti. Böylelikle Salzburg İstanbul arasında köprüler kurulacaktı… Ama elbet en çok sözü edilen Leyla Gencer’in bizimle olduğu, “aramızda” olduğuydu.
Yukarıdaki telefon olayını yarışmanın nerelere uzandığını vurgulamak için anlattım…
Arena’nın büyüsü
Yaz ayları geldi mi, her yerde doğa, tarih, arkeoloji nimetlerini, kültür ve sanat birikimiyle besleyenler festivaller düzenliyor. Uygarlığın ortak mirasının paylaşıldıkça çoğaldığına inananlar da, bunları izlemeye koşuyor. Ama kentler içinde bir kent var ki orası opera dünyasının mabedi.
Verona... 86 Yıldır hiç aksamadan her yaz yinelenen opera festivali... Adına “festival” bile demiyorlar. Yalnızca “Arena di Verona” diyorlar. Ve bu “Arena” sözcüğü, yürek atışlarıyla , nabızlarıyla, yaşama biçimleriyle bütünleniyor. İki bin yıllık antik Roma Tiyatrosu yani Arena, Ağustos ayı boyunca her gece yirmi iki bin izleyiciyi bir araya getiriyor.
Bir süre önce , 22 bin kişiden biri de bendim.
Arena , kentin tam orta yerindeki dev bir alanda. Akşamın erken saatlerinde meydanın Venedik mermerleriyle kaplı pembe zemininde adımlar sıklaşıyor. Smokin ve uzun elbiselerle , şortlar, lastik ayakkabılar , miniler, blucinler birbirine karışıyor... Temsiller bir futbol maçı ya da pop müzik konseri izlenirmiş gibi izleniyor. Aryalara ve koroya eşlik edenler, yüksek sesle ya da alkışla tempo tutanlar, beğenmedikleri bir sanatçıya, “Ayıptır!” diye haykıranlar...Beğendikleri bölümleri tekrar tekrar söyletmeler... Ve bitmek bilmeyen alkışlar sona erince, kimse kimseyi itmeden, kimseye omuz atmadan, kimse ayaklar altında kalmadan, ezilmeden on dakikada koca Arena boşalıyor; 22 bin kişi aynı birikimi, aynı coşkuyu, aynı tatları paylaşmanın sevinciyle, opera melodilerini mırıldanarak dağılıyor. Ertesi akşam yeniden buluşmak üzere... O alanda bulunmak bile başlı başına büyülü bir olay…
Görkem ve mükemmellik
Bu yılki festival programına Verdi egemendi. “Aida”, “Rigoletto”, “Nabucco”... Bir Puccini: “Tosca” ; bir Bizet: “Carmen” ve Adolphe Adam’ın bale eseri “Giselle”...
Seçilen eserlerin hem çok popüler olması , hem de sahnelemedeki görkem Arena’yı her gece dolduruyordu. Elips biçimindeki Arena’nın bir ucu, sahneye dönüştürüldüğünden, Arena’nın kat kat yükselen taş basamakları da sahnenin ya da dekorun uzantısını oluşturuyordu. Bu alana 400 kişilik koro yayıldı mı, görkem neredeyse kendiliğinden var oluyordu.
Dört güne sığdırabildiğim üç operanın da ortak yanı, mükemmel sesler, sonsuz uyumlu Verona Arenası Orkestra ve Korosu , bir de görkemli sahnelemeydi.
“Carmen”in özelliği Franco Zefirelli tarafından sahneye konmuş olmasıydı. Bence tutucu, sürprizi olmayan ama mükemmeli kovalayan bir yorumdu. Carmen rolünde sesi kadar dişiliği ve güzelliğinden de yararlanan soprana Marina Damashenko’yu dinledik.
“Carmen”i yöneten şef Daniel Oren , izlediğim ikinci operayı “Nabucco”yu da yönetiyordu. “Nabucco”nun rejisini, sahne, giysi ve ışık tasarımı Denis Krief’e aitti. Bu minimalist tasarımda; sahneye yerleştirilen iki metal kafes ve üzerine düşürülen farklı ve çarpıcı renklerde ışık , mekanı dönüştürüyordu. Nobucco rolündeki Leo Nucci, İtalya’nın en ünlü baritonlarından biri. Bologna’da Fiat otomobil fabrikasında işçiyken keşfedilmişti! Onu yıllar önce yine Verona’da Rigoletto rolünde izlemiştim. Leo Nucci’nin lanetlenmiş soytarı yorumu beni hiç terk etmedi. Şimdi de bu Nabucco rolü belleğimden hiç çıkmayacak.
İzlediğim eserler arasında, görkem açısından “Aida” üzerine yoktu. Sahnenin arkasında, Arena basamaklarının orta yerine Mısır ve Nil kıyıları gelip yerleşti. Gianfranco se Bosio ‘nun rejisinden izlediğimiz bu “Aida” çok hem de çok özeldi. Çünkü 1913’de “Arena di Verona”daki ilk temsilin yeniden hayata geçirilmesiydi.
Düşünün daha bu arenada hiçbir opera oynanmamışken, taş sıralar ortasında Giovanni Zenatello adlı Veronalı bir tenor , eşi mezzo soprano Maria Gay ve arkadaşları koro şefi Ferruccio Cusinati , besteci Verdi’nin yüzüncü yıldönümünü şu alanda kutlasak diyorlar… Elbet bestecinin en görkemli eserini “Aida”yı seçiyorlar. Ünlü Maestro Tulio Serafin , arenanın akustiğini denetliyor. Tamam bu iş olur diyor ve 10 Ağustos 1913’de buradaki ilk temsili “Aida”yı yönetiyor.
Müzikle dramatik öykünün harika bir biçimde bütünlendiği bu eserin , 75 yıl sonraki “tıpkıbasımında” görkem ve mükemmeliyet birbiriyle yarışıyordu.
Cumhuriyet- 29 Ağustos 2008