3 Delikanlı ve Claudia Cardinale...
Sahnenin büyüsü, sahnenin nostaljisi, sahnenin şiiri, sahnenin duyarlılığı, sahnenin birikimi... Ne derseniz deyin... Bunların hepsini bir arada yoğuran ve insanın içine, taa en derinlere işleyen bir gece yaşadık önceki gün.
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin açılış gecesiydi. Lütfi Kırdar Salonu ağzına dek doluydu.
Sinema onur ödüllerini alan, sinemamızın üç "delikanlı"sı, zamana ve bembeyaz saçlarına meydan okuyarak dimdik karşımızdaydılar: İzzet Günay, Ediz Hun ve Ekrem Bora...
Emeğe saygı
Şimdi şu an (yaşamakta olduğumuz şimdi) ile geride bırakılmış onlarca yıl sahnede bir aradaydı... Geçmişin tüm birikimi, yüzlerce film, bütün o filmlerdeki yüzlerce rol, farklı kişilikler, girip çıktıkları binlerce kılık, sarılıp kucakladıkları, kavga edip dövüştükleri binlerce insan, milyonlarca görüntü, sayısız duygu bir aradaydı...
Her biri için hazırlanmış müzikle senkronize birkaç dakikalık sunum filmi ya da klip, bütün o geçmişi, o birikimi getirip yüreğimize yerleştiriverdi. (Bu çok başarılı filmleri Selçuk Metin hazırlamış. Kutlarım!) Şimdiyle geçmiş kucaklaştığında ön plana çıkan emekti. Ön plana çıkan sevgiydi. Sevgi dolu emekti sahnede gördüğümüz.
Üçünün de sahneden söyledikleri işte bu sevgiyi ve emeği, bir de sanatın gücünü vurguluyordu.
Sahnedeki duyarlığı arttıran hiç kuşkusuz üçüne de ödüllerini sinemamızın eşsiz yıldızı Türkan Şoray'ın vermesiydi. Türkan Şoray'ın birlikte çalıştığı üç delikanlıya da söyleyecek bir sözü olması; sözleriyle tavırlarıyla, duruşuyla onlara sunduğu sonsuz sevgi ve saygı görülecek bir şeydi.
Salonun dinmeyen alkışları sahnedekiler kadar, emeğe, sevgiye ve dayanışmayaydı.
Şevval Sam'ın şarkılarıyla güçlenen gecede, "Yaşamboyu Başarı Ödülü"nü alan Cladia Cardinale sahnede, kendi evindeymişçesine rahattı. Ödülünü alırken vurguladığı işin "şans" tarafıydı. "Çok şanslıydım çünkü en iyi yönetmenlerle, en iyi oyuncularla çalıştım" derken bizlere Visconti, Fellini'leri anımsatıyordu. Bana soracak olursanız, gençliğindeki kadar güzeldi.
Claudia'nın aydınlık gülüşü
Törenden sonra, kendisiyle tanışma, konuşma fırsatı buldum. Alçakgönüllülüğü, en sıradan insan tavırları, çevresine sıcacık davranışı, bunlar herkesin dikkatini çeken özelliklerdi. Benim özellikle vurgulamak istediğim Aydınlık bakışı ve aydınlık gülüşü. Yüzü ışık saçıyor. Gözleriyle gülüyor. Kocaman ağzındaki gülümseme sanki bulaşıcı...
Ben o aydınlık bakışları ve aydınlık gülüşü ilk kez İtalyan "yeni gerçekçilik" akımının en önemli filmi, Visconti'nin "Rocco ve Kardeşleri"nde görmüştüm. Alain Delon'un yanında, Ginetta rolünde sanki küçük bir kızdı. "Güzel Antonio"da Marcello Mastroianni'nin karşısındaydı... Ama asıl unutamadığım "Leopar"ın güzeller güzeli Angelica'sı; Fellini'nin "8 buçuk" filminde Marcello'ya, bir bardak su verişi... Ah bir de Sergio Leone'nin muhteşem Western'i "Bir Zamanlar Batıda" filminde o trenden inip, kasabaya şöyle bir merakla ama umutla, aydınlık mı aydınlık bakışı...
İşte önceki akşam geçmiş ve gelecekten söz ederken, aradan yıllar geçmiş olsa da karşımda gördüğüm yine o aydınlık bakışlar, aydınlık gülüştü.
Anlattığım Laz fıkrasına gülerken (hala sigara içiyor, sigara paketinden laf döndü dolaştı fıkraya geldi)... Torunlarımızdan laf açıldığında, "Düşünebiliyor musunuz benim kızım ve torunum aynı yaştalar!" diye beni şaşırtırken (gerçekmiş. Oğlunu çok genç doğurmuş, oğlunun kızı şimdi 27 yaşında!)... Tiyatroda oynamayı çok sevdiğini ama sinemadan asla vazgeçmeyeceğini açıklayıp, "Çünkü, beni ben yapan, beni buralara getiren tiyatro değil, sinema seyircisi" derken... Karşımda hep o aydınlık gülümseme ve aydınlık bakışlar vardı...
Ayrılırken , sanki aileden biri gibi, sarılıp insanı öpüveriyor.
Blake Edwards'ın "Pembe Panter"indeki Prenses Dala'ydı Claudia Cardinale. Ve yanılmıyorsam o filmdeki rol arkadaşı David Niven söylemişti:
"Bence İtalya'nın en büyük ve en mutlu keşfi, Spagetti'den sonra Claudia Cardinale'dir. "
Bence rahmetli sıralamayı şaşırmış.
Cumhuriyet-6 Nisan 2008