"68 Baharı" ndan "1 Mayıs" lara
Ülkemizde nicedir emek yok sayılıyor. Ülkemizdeki değer ölçüleri hiyerarşisinde, emek giderek en alt sıralara itiliyor. Emeğin yerini alan başka yollar, yöntemlerle günden güne palazlananlar, elbet emekçilerden korkarlar. Dün tanıklık ettiğimiz işte bu korkunun tezahüratıydı! Korkuya , "ben daha güçlüyüm ona göre!" tehdidinin dışa vurumu eklenince 1 Mayıs bayramı kabusa dönüştü!
Barikatlar, bariyerler, tel örgüler... Dapadar sokaklarda, geniş caddelerde, meydanlarda panzerler... Gözleri yakan, genzi yakan, deriyi yakan biber gazı... Basınçlı suyla insanları geri püskürtme...İnip kalkan coplar... Bir kişiye saldıran onlarca insan... Gaz maskeleri, silahlar, coplar, kalkanlar, insan duvarları...
Taksim Meydanı abluka altında!
Bağdat ya da Gazze değil burası! İstanbul burası! Memleketim! Gelin görün memleketim, kentim işgal altında! Emekçiyi, işçiyi hor gören, yok sayan, düşman gören hükümetin işgali altında! Sanki savaşa hazırlanır gibi hazırlandılar, her konudaki inatlaşmayı burada da sürdürdüler!
1 Mayıs 1977'de yaşananlardan sonra artık bugün emekçilerin neden Taksim'e ulaşmak istediklerini; o gün yitirilen 37 canı anmak, saygı, sevgi ve dayanışma sunmak isteğinin anlaşılmayacak bir yanı yok. TYS Türkiye Yazarlar Sendikası ve PEN Yazarlar Birliği üyeleri ellerinde kalemleri kitaplarıyla yürüyeceklerdi.
32 yıldır, o vahşetin, o provokasyonun, o ölümlerin hesabının verilmemiş olması bir yana, Taksim Meydanının kalabalıkla açılmadığı doğru değil! Bugüne dek futbol maçları sonrasındaki eli silahlı fanatik taraftarlara da; kadınlara taciz ve tecavüzle kafa bulan eğlence peşindeki güruhlara da pekala açıldı meydan!
Dünyada işçi bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs bir kez daha, bu kez AKP hükümetinin inat, baskı, tehdit ve korkusu yüzünden emeği horlamanın, emeğe saygısızlığın, emeğe nefretin ve emekçiye zulmün göstergesine dönüştü!
68 Mayısı –Bir başkaldırı
Mayıs 68... Paris Mayıs'ı... Çok önce başlamıştı. Yalnız Paris'de başlamamıştı. (Biliyorum. Oralardaydım...) Enerjisi ve Sinerjisi önce tüm öğrencileri ve gençliği, ardından onlara katılan işçileri, tüm emekçileri önüne katmıştı... O rüzgar, Çekoslavakya'da Prag Baharından geçmişti, Latin Amerika'da Che Guevera'yla haşır neşir olmuştu, birçok ülkede Vietnam savaşına protesto etmişti... O rüzgar, İstanbul'da Beyazit Meydanında taşları yerinden oynatmıştı...
68 Baharı, 1968'den de sonra sürdü . O rüzgarın adı "Başkaldırı" oldu!
Ne miydi o rüzgarın özü. Bence özgürlük tutkusuydu. Başka bir dünya mümkündü: Savaşsız, şiddetsiz, sömürüsüz bir dünya... Sevginin egemenliğinde bir dünya... Dayatılan tek şeyin dayanışma olduğu... Emeğin en yüce değer sayıldığı... Tüketmenin değil, üretmenin keyfinin yaşanacağı ... Her insanın "sanatçı" olabileceği düşü...
Ah inanmıştım! İnanmıştım ki ileride daha az ırkçılık, daha az dincilik, daha az milliyetçilik, daha az etnikçilik, daha az ayırımcılık yaşayacağız... İnanmıştım ki, militarizm, maçoizm, fanatizm gerileyecek...
İnanmıştık ki, salt bu gerileme nedeniyle, şiddet azalacak, dünya barış içinde yaşayabilecekti! İnanmıştık ki, işkence ortadan kalkacak, kadınlara yönelik saldırılar azalacak... Evet başka bir dünya mümkündü... (1970'de John Lennon ‘un "İmagine"- "Hayal kur" şarkısında söylediği her şey gerçek olabilirdi!) ... Olmadı ...
"Duvarların Dili"
Bütün bunları bana düşündüren, yeniden anımsatan ve söyleten Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde açılan Güneş Karabuda'nın "Duvarların Dili – 40.Yılında Paris-Mayıs 68" sergisi.
Eğer dün 1 Mayıs olmasaydı ya da o zulüm yaşanmasaydı, bugün bütün bu köşeyi bu sergiye ayıracaktım. Şimdi yerim azaldı. En iyisi siz gidip mutlak görün sergiyi. (16 Mayısa dek sürüyor.)İstanbul dışındakiler en azından Yapı Kredi'nin yayınladığı sergi kitabını edinin.
Güneş Karabuda'nın belgesel filmi, hem olayları hem o dönemden sanatçı portrelerini yansıtan siyah beyaz fotoğrafları ve kısa özlü yazılarından oluşan sergiye ilişkin şunları söylemekle yetineceğim:
Güneş Karabuda, benim için "büyücü"gillerdendir! Fotoğrafları yalnız belge niteliğinde değildir. Daha fazlasını gösterir. Atmosferi, havayı, ısıyı, kokuyu ve söylenmeyeni de ortaya koyar!
Bu özellik yalnız fotoğraflarında değil, yazılarında da vardır. Kitapları tanığımdır. Güneş Karabuda'nın birkaç cümlesini okuduğunuzda o "birkaç cümle" içinizde, yüreğinizde ve aklınızda, sayfalar boyuna dönüşür, ciltler olur!
Onun fotoğraflarını edebiyata, yazılarını fotoğrafa benzettim durdum yıllardır. (70'li yılların başında tanımıştım Güneş Karabuda ve gazeteci-yazar eşi Barbo'yu.) Bu kez sergiyi gezerken yine aynı duyguya kapıldım.
1968 Baharı'ndan buyana dünyada çok şey değişti...
Dün yaşadıklarım, ülkemde, ‘68 Mayıs'ından, dünkü 1 Mayıs'a ne denli gerilediğimizi bana bir kez daha gösterdi.
Cumhuriyet- 2 Mayıs 2008