Zeynep Oral Zeynep Oral HakkındaYazılarKitaplarErişim Bilgileri
Yazılar
 

Yazılar 2007


Cumhurbaşkanım Sezer’i uğurlarken…

Geçen Salı günü televizyon ekranından gözümü ayıramıyorum…

Sayın Cumhurbaşkanım Ahmet Necdet Sezer ve Eşi Semra Hanımefendinin Çankaya Kökünden ayrılışlarını izliyorum…

Onları ellerinde çiçeklerle uğurlamaya gelen herkes gibi ben de duygu yüklüyüm ve hüzünlüyüm. Otomobilden defalarca inip geçirmeye gelenleri selamlıyorlar. Her zamanki vakur halleriyle… O duygu yoğunluğu içindeki insanların, ellerini, çiçeklerini uzatırken tıpkı benim gibi içlerinin titrediğini, gözyaşlarını tutamadıklarını görüyorum…

Onlara güle güle derken , içimden bin kez daha teşekkür ediyorum.
-Temsil ettikleri değerler için teşekkür ediyorum…

-Cumhuriyet ilkelerini savunmakta ve korumakta gösterdikleri özen, dikkat ve direnç için teşekkür ediyorum…

-Ülkemin onurunu yücelten kişilikleri, örnek alınması gereken tutum, tavır ve davranışları için teşekkür ediyorum…

-Yedi yıl boyunca bana verdikleri güven için, kendimi emniyette hissetmemi sağladıkları için teşekkür ediyorum…

-Göğsümü gere gere, kıvançla, “Sayın Cumhurbaşkanım” diyebilmek olanağını bana verdikleri için teşekkür ediyorum …

İşte, özenle seçtiğim sözcüklerle topu topuna birkaç kalemde toparlayıverdiğim ve daha önce kendilerine ilettiğim teşekkürüm…

Ama her cümlenin açılımı bu köşeye sığmayacak örnekleri ve tarihsel sürecin önemini barındırıyor. Sadece laiklik karşıtı dayatmalara, baskılara karşı verdikleri mücadele başlı başına birkaç cilt kitap oluşturur.

Sayın Sezer’in temsil ettiği değerlerin başında hukukun her şeyin üstünde olduğu inancı geliyordu… Ve bu inancını şuna ya da buna, o gruba şu gruba , hiçbir ayırımcılık yapmadan, herkese eşit mesafede uyguladı… Bu değerlerin başında eğitime , çağdaş eğitime verdiği önem geliyordu. Eşi’nin tüm çabalarını düşünün… Bu değerlerin başında , ülkenin milletin en yüksek makamında bulunduğu halde en sıradan vatandaşa duyduğu sevgi ve saygı geliyordu, daha önce hiç görülmemiş bir mütevazılık sergiliyordu. Ve örnek oluşturuyordu.

Mustafa Balbay’ın muhteşem bir saptaması var: Ne zamadır değişik çevrelerde Sezer’in çocuklarının adlarını soruyor...

Bilen var mı? Hayır bilmiyoruz. Ne iş yaptıklarını, katlarını yatlarını, ne giyip ne içtiklerini? Sezer’lerin hiç mi akrabaları yok, elbet vardır. Bunca yıldır ne ihale alan yeğenlere, ne de fabrika kuran eniştelere rastladık… Kapısında ganimet bekleşen iş adamları, sanayiciler, medya patronlarına da geçit yoktu… Durum böyle olunca kimi basın yayın organlarının Sezer’i hiç sevememelerine şaşmamak gerek!

Elbet teşekkürlerimi daha da uzatıp şöyle de sürdürebilirdim:

Çankaya’ya çıkarken sırtında yolsuzluk dosyaları taşımadığı için…

Dokunulmazlık zırhına sarılmadığı için… Dün söylediğinin tam tersini bugün söylemediği için… Vallahi billahi rol yapmıyorum demek durumlarına düşmediği için… Her zaman neyse o olduğu, kendisi gibi, “adam gibi adam” olduğu için… Eşiyle birlikte verdikleri fotoğrafta, Türkiye’nin aydınlık yüzünü yansıttıkları için…

Onları uğurlarken ne zamandır içimde uyuyakalmış bir “ah keşke” başını kaldırıverdi. Yedi yıl içinde sadece bir kez “ah keşke…” dedim… (Cumhuriyet Okurlarının tepkisine karşın söylemeden geçemeyeceğim :) Ah, Keşke Cumhurbaşkanım, Orhan Pamuk Nobel Ödülünü kazandığında onu kutlasaydı. Bu konuda da örnek olabilseydi…

Güle güle sevgili Sezer’ler sizi çok özleyeceğim.

Yarını beklerken

Yeni bir dönem başlıyor.

Ben , önümüzdeki dönemi “mağdurların zaferi”, “yaşasın demokrasi geldi” diye karşılayanlardan değilim. Hiç değilim. Öyle olmadığım gibi, böyle karşılayan “aydınları” da anlamakta güçlük çekiyorum.

Bu “aydın”lara, hayır Iran’a, Sudi Arabistan’a değil, Mısır’a , Pakistan’a, Malezya’ya, Endonezya’ya , Yemen’e, Tunus, Fas, Cezayir’e uzanmalarını, Fransa’nın Lyon, Almanya’nın Köln kentlerinde yoğun Müslüman kadın nüfusuyla konuşmalarını, onları dinlemelerini öneririm.

İçimden haykırmak geliyor:

Heyyy Millet uyanın! Yasaları değiştirmeye falan gerek yok! İslamcı muhafazakarlık, bileşik kaplardaki gibi birinden ötekine, komşudan komşuya, mahalleden mahalleye, semtten semte giderek büyüyen çemberler halinde yayılıyor. Hayır yayılıyor değil dayatılıyor! Sonunda boyun eğmek zorunda kalırsınız ! Adı bile telafuz edilmeden bir baskı unsuruna dönüşüyor! Sonra zamanla bunun bir baskı değil, “normal” durum olduğu kafalara yerleşiyor. Siyasal İslam bu demek! Kuşatma demek! Bu “normal” duruma uymazsan, artık sen “öteki”sin , vay başına gelecekler!

İslamcı muhafazakarlık derken yalnızca politik simgeye dönüşmüş türbanı değil, tüm açılımlarını da düşünüyorum!

Yukarıda sıraladığım bütün o ülkelerde kentlerde ne çok kadından ne çok deneyim dinledim… Keşke şimdi zil çalıp oynayan “demokrasi havarileri” onları tanıyabilseydi… Nasıl boyun eğmek zorunda kaldıklarını duyabilseydi… Bırakın koca baskısı, baba baskısı, komşu baskısı , toplum baskısını, “aman, böylesi daha rahat”, “rahat etmek için örtündüm”, “rahat etmek için işimi bıraktım”, “öyle azınlıkta kaldım ki, ben de kolayı seçtim” gerekçelerini dinleyebilselerdi…

Yarına ilişkin bilinmezler ve endişeler için çok gerilere gitmeye gerek yok, şu son birkaç aya bakın:

Cumhurbaşkanlığı için uzlaşırız dediler, dayatmayı sürdürdüler… Seçim sonuçlarının açıklandığı akşam söylediklerinin, sonraki günlerde tam tersini yapan bir başbakan…

Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını sorgulayan AKP’nin MKYK üyesi Ayşe Böhürler’in ; Radikal yazarı Nuray Mert’in karşılaştığı saldırıları düşünün. Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun olaylarını unutmadınız değil mi?

Tanrım o “aydınların” sarıldığı bu ne demokrasidir ki en ufak sorgulamaya, eleştiriye tahammülü yok!

Tamam, Batı basını, emperyalizm gereği , “İslamcıların zaferi” , “Müslüman Cumhurbaşkanı” (sanki bundan öncekiler Hristiyan ya da ateistti!) diye göbek atabilir, orduyu kötülemek için elinden her geleni yapabilir, benim bağışlayamadığım, bu ülkenin “aydın” geçinenleri…

Cumhuriyet - 31 Ağustos 2007

 

     
  Geri  
     
  Zeynep Oral Hakkında Yazılar Kitaplar Erişim Bilgileri