“Naif” Sanatta bir Efsane: Pirosmani
Pera Müzesi’nin hayranlarındanım. Açtığı sergilerle, koleksiyonlarıyla, dünyanın her yerinden ve Türkiye’den önemli sanatçılar, önemli birikimlerle, eşsiz deneyimlerle bizleri buluşturduğu için değil sadece. Hayranlığımın asıl nedeni gençlere, genç sanatçılara kucak açmasından…
Bu kez, “eski bir dost”la (Dünya çapında bir sanatçı Nikolai Pirosmani’yle ) yarenlik etmek üzere gitmiştim Pera Müzesi’ne, ama kendimi bir üst katta bulduğumda, oradan ayrılamaz oldum…
Gençlerin açtığı ufuklar
Neden mi? Çünkü orada Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi öğrencilerinin çalışmalarından, tasarımlarından oluşan heyecan verici bir sergi var! Heyecan verici çünkü tüm kalıplara meydan okuyan, sınırları aşmaya çalışan , özgür düşünceyi kanatlandıran “İşleyen Mekan” adlı bir sergi var. Kimi bitmiş işlerden oluşuyor, kimi gelişim sürecinde ucu açık, bundan sonraki çalışmalara gebe işler…
Heyecan verici çünkü ufuk açıyor ; çünkü farklı okumalar öneriyor. Çünkü bakmakla yetinmeyip görmeyi, algılamayı, bu algıladıklarınızdan yeni anlamlar çıkartmayı, anlamı çoğaltmayı kışkırtıyor…
Heyecan verici çünkü hemen hemen hepsi içinde yaşadığımız toplumsal dinamiklerden beslenmiş ; çoğu sanatın muhalefet gücünden etkilenmiş . İllaki politik muhalefetten söz etmiyorum, ekonomik ya da kültürel, sanatsal, estetik, kişisel muhalefet de olabilir… Ve hepsi sizi düşünmeye yöneltiyor.
Özellikle örnek vermemeye çalıştım. Biri ötekinin önüne geçmesin diye…Ama siz her çalışmanın önünde saatler geçirebilir ; gençlerin düşüncelerinden, düş güçlerinden , enerjilerinden ve sinerjilerinden yararlanıp, ufkunuzu genişletebilirsiniz…
2005’de kurulduğu günden beri Pera Müzesi, her yaz gençlere çalışmalarını sergilemek olanağı veriyor. Bu çok önemli olanak için sonsuz teşekkürler…
Artık “eski dost”la yarenliğe geçebilirim.
Görünmeyen hüzün
Bundan yirmi yıl önce, ilk kez Tiblis’e giderken, en çok, nicedir kitaplardan , kart postallardan tanıdığım sevdiğim bir ressamın Pirosmani’nin eserlerini yerinde göreceğim için seviniyordum. O güne dek bu sevgimin nedeni belki de gördüğüm resimlerde sonsuz bir keyif, sevinç arayışıyla, göze görünmeyen ama inceden inceye hissedilen gizli bir hüznün birlikteliğiydi. Tiblis’de geçirdiğim günlerin sonunda, başka nedenler de eklendi bu sevgiye.
Örneğin , Gürcistan’ın ne çok Pirosmani’ye, Pirosmani’nin ne kadar çok Gürcistana benzediğini keşfettim… Bu, elle tutulamayan ancak yürekle, gönülle “duyulan” bir benzerlik, bir bütünlüktü. Gürcistan’ın doğasını, Gürcü insanının doğasını, kişiliğini, sesini soluğunu yansıtıyordu sanki orada gördüğüm her eser. (Yıl 1987’ydi ve Gürcistan Soveyetler Birliği’ne bağlıydı…)
Geçen Pazar Cumhuriyet’te sevgili Işıl Özgentürk , Pirosmani’nin yaşamını, (1862 -1918) adeta bir öykü tadında sizlere ilettiğinden, o çileli yaşama geri dönmeyeceğim, ancak onun resimlerine baktığımda ne “gördüğümü” paylaşmaya çalışacağım…
Pera Müzesinde sergilenen Pirosmani resimlerine bakarken, yukarıda belirttiğim iki özellik, yine geldi içime yerleşti. Sonra…
Düşlerinin gerçeği
Sonra, kendinden önceki hiçbir ustadan etkilenmemiş, hiçbirine öykünmemiş, herhangi bir resim geleneğini sürdürmemiş, daha doğrusu hiçbir resim eğitimi almamış Pirosmani’nin, belki de Ortacağ freskleri, minyatürlerinden etkilenmiş olabileceği aklıma düştü.
Tıpkı Gürcistan’daki manastırlarda gördüğüm fresklerdeki gibi koyu zemin üzerine figürler , açık renkli “sınırlar”la öne çıkarılmış…
Lekeler (kuşlar, böcekler, çiçekler, onsuz yapamadığı şarap kadehleri) simgelere dönüşmüş… Elbet fresklerdeki azizlerin, azizelerin yerini, bunlarda tanıdığı , bildiği meyhanede karşılaştığı sıradan insanlar, köylüler bir gece bekçisi ya da bir Gürcü güzeli yer alır…
Bu resimlerde, ister hayvan ister insan figürlerini çevreleyen doğanın hem her yer olduğunu hem de hiçbir yer olmadığını görüyorum… Yemek sofralarını, lokanta sahnelerini bile doğaya yerleştirmiş, iç mekanlara değil… Doğayı kendince yeniden tanımlamış, düşlediği doğayı resimlemiş…
Görmediği ama resmettiği hayvanlar, ölçeksizdir ama “gerçektir”. Gerçeğin kopyasını , suretini yapmaya çalışmamış, el yordamıyla, düş yordamıyla gerçek olduğunu bilmediği düşlerinin gerçeğini resimlemiş.
İnanıyorum ki , Pirosmani yaptığının “sanat” olduğunu , kendisinin “sanatçı” olduğunu hiç bilmedi… Ah evet, daha hayattayken 1913 de Moskova’da, 1916’da da Tiblis’de (bir günlük bir sergide) birkaç resmi sergilenmişti… Ama aleyhte çıkan, onu küçümseyen birkaç yazı, “kültür”lü toplumdan “okur-yazar-çizer” takımından tümüyle kopup şarap mahzenlerine dönmense yetmişti. …
Batı dünyasının Pirosmani’yi “keşfetmesi”, tanıması için 1950’leri beklemek gerekiyordu. Oysa o, bu dünyayı çoktan tanımış ve çekip gitmişti. Batı dünyası yine geç kalmıştı!
Siz geç kalmayın, sözünü ettiğim her iki sergi de 7 Ekime dek sürüyor. Kaçırmayın!
Cumhuriyet - 17 Ağustos 2007
|