"Hocaların Hocası"na veda…
.Saadet İkesus Altan’ın ölümü, bir kez daha bizi değerlerimize verdiğimiz değer üzerine düşündürmeli…
Cumhuriyet Gazetesi dışında, tek tük bir iki gazetede daha vardı "Hocaların Hocası " Saadet İkesus Altan’ın aramızdan ayrıldığı, Atatürk Kültür Merkezi’nden bir törenle uğurlandığı… Internet ortamındaki haberlerde ise, daha çok cenazesinde alkışları önlemeye kalkan, cenaze namazında saf tutan kadını cemaatin arkasına yollayan, cenazenin Türk bayrağına sarılmasına tepki gösteren imam ön plandaydı nedense…
91 Yaşındaydı. Hayatını dolu dolu yaşamıştı. Kendisiyle bunca barışık insana az rastlanır. Öyle güçlüklerden geçip gelmişti ki, bu barışıklığa şaşmış kalmıştım onu tanıdığımda… Timur Selçuk’la Ayhan Baran’ı, Erol Evgin’le Suna Korad’ı aynı coşkuyla çevresine toplayabilen , operamızın ilk kadın yönetmeni, ilk şan pedagogu, 50 kadar operayı Türkçe’ye kazandırmış eşsiz bir hoca, eşsiz bir insan, öncü bir kadın…
50. Sanat yılını kutladığında, onunla taa gerilerden günümüze uzun bir "yolculuğa" çıkmıştık. Birkaç gün sürmüştü konuşmalarımız…
Berlin’le Ankara arasında… İstiklal Savaşıyla kadının bağımsızlık savaşı arasında… Hitler faşizminin yükselişiyle, ses tellerinin titreşimi arasında … duyguyla mantık arasında… Opera sahneleriyle yaşam sahneleri arasında bir yolcuktu… O yolculuktan geriye kalan yazımı, Saadet Hanım, biyografik öykülerinden oluşan "Kara Böcek" adlı kitabına (Sel Yayıncılık) önsöz yapınca, dünyalar benim olmuştu!
Dünden bugüne
Mithat Paşa’nın Mühürdarı bir dedenin torunlarından… Muzik, edebiyat, güzel sanatlarla donanmış bir ailenin kızı… Subay Babanın, İşgal İstanbul’undan Anadolu’ya geçişi, Mustafa Kemal’in yanına… Babanın şehit düşmesi… Yokluk yılları, zor yıllar… Ankara Kız Lisesi’nde tek sevdiği şey "okul müsameresidir."
Ancak genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yararlı olmak için, "memlekete veteriner lazım" sözünü duyduğu için Fen Fakültesine girdi. Bir yandan da Halkevinde tiyatro çalışmaları, Nurullah Taşkıran’dan şan dersleri... Ankara konservatuvarı kurulacağı zaman açılan sınava girmesi, kazanması, Fen Fakültesinden ayrılmasına ve burslu olarak Berlin Müzik Akademisi’ne gitmesine yol açacaktı.
Yıl 1935. Berlin karalar içindedir, bir de Hitler’in kırmızı bayrakları. Müzik Akademisini üç yılda bitirir. Ondan başka iki Türk öğrenci daha vardır: Semiha Berksoy ve İhsan Balkır. Berlin Radyosu’nda ilk konserini Semiha Berksoy’la birlikte verir. Okuldan sonra hem Frankfurt Operası’nın hem Duisburg Operası’nın sınavına girer. İkisini de kazanır. Ancak bir operada çalışabilmesi için Devlet Tiyatrolar Birliğine üye olması, bunun için de "Arilik Belgesi" gerekmektedir. Ben Türk’üm, Müslümanım diye çırpınsa da anlatamaz… Sonunda Berlin Radyosu araya girer, mesele hallolur.
Duisburg Operası’nda roller birbirini izler. Turneler, farklı kentler… Almanya’da başarısı arttıkça, Türkiye’den baskılar, tehditler artar, dön artık diye… Carl Ebert son noktayı kor: Fidelio için derhal gel! Yıl 1941 Ankara’ya döndü.
Milli kahramanlar gibi
"Operada diktatörlük dönemi o zamanlar" diye anlatmıştı. "Carl Ebert çok iyi bir rejisör, iyi bir ekolü var, ama çok genç seslerin bozulmasına yol açtı." Almanya’daki hocası Maria Schultz kıyametleri koparmıştı, Fidelio nasıl söylersin, mezzo partisi değil diye ama dinletememişti.
O günden sonra sahnedeki rolleri, operada reji yapmayı, opera çevirilerini ve hocalığı bir arada sürdürecekti Saadet İkesus Atlan. İtalyanca, Almanca, İngilizce’den Türkçe’ye çevirdiği 50 opera’yı ya da yaptığı opera rejilerini burada sıralamaya kalksam, yerim yetmez.
Hiç unutmuyorum: "O günlerde milli kahramanlar gibiydik" demişti. Öylesine depğer verilirdi sanatçıya, gerçek sanatçıya.
Onun asıl mesleği, "Meslek yüzünden bozulmuş sesleri düzeltmek, aksaklıkları gidermekti". "Hocaların hocası" denmesinin nedeni de buydu. Diyelim yurtdışından ünlü solistler ya da hocalar gelir, soluğu Saadet Hanımın yanında alırlar…
"Şan, havanın basıncıyla, ses tellerinin – doğrusu ses dudaklarıdır- gerilimi arasında denge sağlamaktır"d iye açıklardı. "Ses doğru kullanılmazsa, kendi sesi olmayan bir sesi zorlayıp kullanmışsa, ses bozulur. Tizlerde zorluk başlar, ses matlaşır, ses sallanır, temiz söylememeye başlar… Nefes su gibidir. Sel oldu mu felakettir."
Ünlü ünsüz öyle çok öğrenci yetiştirdi ki! O olmasaydı operamız, insan gücünden büyük ölçüde yoksun kalırdı. Hiç unutmadığım bir sözü daha var: Adım Saadet değil de Marika olsaydı, bugün altın heykelimi dikmiş olurlardı…."
Saadet İkesus Altan’ın ölümü, bir kez daha bizi değerlerimize verdiğimiz değer üzerine düşündürmeli…
Cumhuriyet- 21 Aralık 2007