“Bilenlere Selam Olsun”
Birbiri ardından geldi ölümler...Emek vermiş , yürek vermiş, kültür ve sanat yaşamımıza çok şey eklemiş güzel insanlar peş peşe aramızdan ayrıldı. Üç farklı alanda üç güzel insan... Türk piyanosunun , Türk eğitim dünyasının efsaneleşmiş, simgeleşmiş ismi Ferhunde Erkin...
Edebiyat yaşamımızda Doğu- Batı arasında köprüler kurmuş Teoman Aktürel... Mimarlık alanında önemli işlere imza atmış, öncü bir usta Abdurrahman Hancı...
Genç kuşaklar bu isimleri duydu mu, tanıdı mı, bilemiyorum... Değerlerin hızla erozyona uğradığı ve uğratıldığı belleksiz ülkemizde onların izini sürmeyi ben görev biliyorum.
“Miskin Yunus söyler sözün/ Yas doldurmuş iki gözün/
Bizi bilmeyen ne bilsin / Bilenlere, selam olsun.” Der ya Yunus Emre... Bilmeyen, ne bilsin, benim amacım bilenleri çoğalmak, selamı yaymak...
Müzik eğitimcilerimizin başında gelen Ferhunda Erkin üzerine Erhan Karaesmen ve Evin İlyasoğlu’nun, son birkaç gün içinde bu sayfalardaki yazılarından sonra bana pek söz düşmüyor. Erhan Karaesmen’in bir değerlendirmesini vurgulamakla yetineceğim: “Çok uzun on yıllar, yabancı eğiticilerin sultası altında yürümüş Türk müzik eğitimi dünyasında Ankara Konservatuvarı, yenilikçi ve ulusalcı bir havanın başlatıcılığını ve yürütücülüğünü yükümlenmişti.(...) Ankara’da hala bir piyano eğitim odaklaşması mevcutsa bunda çok büyük payı ve varlığı Ferhunde hanım taşımıştı.”... ( Filiz Ali’nin Ferhunde Erkin biyografisinda bu eşsiz Hanımefendi’nin yürekli serüvenini ve kültür yaşamımıza katkılarını bulabilirsiniz. )
Teoman Aktürel
Benim gençliğimde , herkes harıl harıl şiir okur, edebiyat dergilerini izlerdi. En çok yerli şairleri okur, dünya şiirini Türkçe çevirilerinden izlemeye çalışırdık. Okuduğum ilk Jacques Prevert şiirlerinin, ilk Brecht şiirlerinin Türkçe çevirilerinin altında hep onun imzası vardı: “Çeviren: Teoman Aktürel.”... (“Anımsa Barbara” diye başlayan ve savaşı, tüm savaşları lanetleyen Prevert ‘in “Barbara” şiiriini unutmak mümkün mü hiç!)
Yeditepe, Türk Dili, A Dergilerinde “Teo” imzasıyla yazılar, şiirler de yazanın Teoman Aktürel olduğunu çok sonraları öğrenecektim. Çok sonraları yani 70’li yıllarda... Soupault’dan çevirdiği “Şarlo” Kitabıyla, Türk Dil Kurumunun Ödülünü kazanmış, Eflatun’un ‘Sokrates’in Savunması” eserlerini çoktan Türkçeye kazandırmıştı.
1972’de Milliyet Sanat Dergisini çıkarmaya başladığımızda, edebiyat dünyamızın birçok insanı gibi o da seferber olmuş, kültür birikimini derginin hizmetine sokmuştu. Edebiyatın her alanında birikimliydi. Uzun yıllar tiyatro eleştirisi yapmıştı. Dünya edebiyatını ve sanatını yakından izler, en yeni ve yenilikçi haberleri değerlendirerek yorumlayarak Doğu- Batı kültürleri arasında köprüler kurardı.
Türkiye’nin baskıcı politikaları... Bu politikaların onda yarattığı tahribat...Çok hassas bir bünye... Düş kırıklıkları... Düşlerle gerçeklerin birbirinden giderek uzaklaşması... Dönen çarklar, gerçek olmasa bile döndüğüne inandığı çarklar... Ve bilemediğimiz daha bir çok etken edebiyat dünyasından erken kopmasına neden olacaktı...
Apdurrahman Hancı
60’lı yıllarda,koskoca İstanbul’da resim sergisi görebileceğiniz topu topuna iki galeri vardı: Maya Galerisi ve bir de Devlet Güzel Sanatlar Galerisi... Günün birinde “Galeri Bir” adında yeni bir galerinin açılacağı haberiyle , üstelik yıllardır Türkiye’ye dönmemiş, dönememiş Abidin Dino Sergisiyle açılacağını öğrenince coştuktu yine... Beyoğlundaki bu galeri, bir mücevherden farksızdı. Mimarı Abdurrahman Hancı’ydı. O günlerde tanıdım, kültür birikimi, zerafeti, gençlere yol göstericiliği, ustalığı ve meslek aşkıya yanıp tutuşan bu mimarı.
Mimarlığın ancak sevgiyle, aşkla adanmışlıkla yapılacağına inanıyordu. Ve her fırsatta bunu dile getiriyor, yazıya döküyordu. Mimarlar Odası kurucularındandı.
Yaptığı sayısız yapıyı burada anımsatmam olanaksız. Ancak onu tanıdığım günlerde beni en etkileyen özelliklerinden biri, mimarlığı bütüncül bir sanat olarak değerlendirmesiydi. Tüm sanatları ama en çok yaşama sanatını kapsayan bir alan olarak görüyordu mesleğini. Yaptığı her binada, sanatçılarla işli dışlı olacak ve onların eserlerine yer verecekti. Bedri Rahmi’yle, Füreya ve daha niceleriyle sayısız iş birliği oldu...
Hem geleneksel Osmanlı mimarisine hem de Batı mimarisinin tüm yeniliklerine açıktı. Bunları harmanlamaya çalışırdı.
Bir de son yıllarda beni en çok etkileyen bir sözü var: Arkitera’nın Diyalog- Forum sayfalarında , kendisine yöneltilen soruları yanıtlarken şöyle diyordu:
“ Fransa'da bir mimar, ömrünün sonuna kadar binasının mimarıdır. Bittikten sonra dahi. Hiç bir çivi çakamazlar ona sormadan. O ölürse devlet o binaya bir mimar tahsis eder. “ (Apdurrahman Hancı’nın Fransa’da da birçok yapıya imza attığını belirtmeliyim.) Ve şöyle devam ediyordu: “Bizde böyle bir şey yok. Siz bir şey yapıyorsunuz. Ertesi gün başkaları onun üzerine başka şeyler başlıyor. Sizinle alakası olmayan bir bina ortaya çıkıyor...”
Düşünebiliyor musunuz! Bir mimar bir eser ortaya koyuyor, mal sahibi bir süre sonra mimarına danışmadan kesip biçiyor (bizde daha çok eklemeler yapılır) değiştiriyor! Diyelim Picasso’nun bir eserinde, mavileri beğenmedim, üzerine kırmızı boya vuralım der gibi... Nitekim uzun yıllar mimarlığını yaptığı Divan Otelleri ve Vakko yapılarında da Hancı’nın başına geldi bu uygulamalar.
Geçen hafta peşpeşe yitirdiğimiz tüm değerlerin yakınlarına dostlarına, sevenlerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
Kayıplar
Kayıplar yalnız ölümlerle olmuyor elbet...
Gazete okuruyla bir gazete arasındaki ilişki dostluk ilişkisi gibidir.
Sevdiğiniz yanları , sevmediğiniz,eleştirdiğiniz yanları olabilir. Kızsanız bile, vazgeçemeyecekleriniz nedeniyle, o gazete alışkanlık haline gelebilir...
Meslek gereği ben her gün bir çok gazeteyi okumak zorundayım. Bir süredir Radikal Gazetesinde tiryakisi olduğum imzaları göremiyorum. Her Cuma, ironisine hayran olduğum, keyifle okuduğum Zeki Coşkun yok. Her yazısından bir şeyler öğrendiğim Celal Başlangıç yok. Düz yazıları şiirden farksız Haydar Ergülen yok... Geçiçidir sandımdı.
Değilmiş. Radikal Gazetesi 40 kadar çalışanının işine son vermiş. Gerekçesi: Ekonomik nedenmiş. (Her zaman bu söylenir. Ama hiç inandırıcı değil. Artık başka bahaneler bulmak gerek...)
İşten çıkarılanlar arasından ben üç isim söyledim. Ya ötekiler? Belki benim değil de bir başka okurun tiryakisi olduğu yazarlar, çalışanlar, haber peşinde koşanlar? Gazetenin bir açıklama yapması gerekmez mi? Bir okur olarak bunu bilmek hakkım değil mi? İnsanlık ya da uygarlık en azından bunu gerektirmez mi? Okura karşı saygı bunu gerektirmez mi?
“Bilenlere selam olsun” diyor Yunus. Bilmeyenlere ben duyurayım dedim.
Değerlerin değerini bilen bir toplum özlemiyle...
Cumhuriyet - 20 Temmuz 2007 |