Eyvah! Ya Bienal “müstehçen” ise!
Canım Türkiye’m! Ah benim eşsiz benzersiz ülkem!
Yeryüzünün tüm nimetine sahipken, varlığını yaban ellere peşkeş çeken ; insanlarını yokluğa, karanlığa mahkum eden ülkem!
Kimi aydınların yobazlığı, karanlığı, geriliği, ayırımcılığı, “Demokrasi” diye alkışladığı ülkem!
Yollarında, her Allah’ın günü trafik kazalarında onlarca insanın ölmesine, sakatlanmasına değil de , şehirlerarası otobüs şoförlerinin Müslüman mı, dinsiz mi olduğuna kafayı takıp, sefer sırasında namaz molası peşinde koşan ülkem!
Sevgisinde ve nefretinde, ama en çok bayramda seyranda, düğünde sünnette coşup kendi silahına sarılan, havaya ve çevreye ateş edenlerin silahından çıkan kurşunla her yıl ortalama 3 bin kişinin öldüğü bir ülkede milletvekillerine bula bula tabanca armağan edildiği ülkem!
“Biz kadın erkek eşitliğinden yanayız” diyenlerin kadınları “kapatarak” politika yaptığı; Bakanlar Kurulu’nda tek kadın bakana yer verdiği; yeni anayasayı tartışırken de kadını yok sayan politikacıların egemenliğindeki ülkem!
Sanat eserine bakarken, yalnızca kafasının içindekini görebildiğinden eserlere ancak tükürebilen ve tükürmekle iştigal ederken asıl görevini unutup insanları susuzluğa mahkum eden ülkem!
Bir yandan , dünyanın dikkatini üzerine çeken bir Bienal düzenlerken , öte yandan “müstehçen” diye meydandaki heykelleri kaldırtan ülkem!
Bu git-gel’ler arasında insanı yorgun düşüren , paralayan, parçalayan ülkem!
X
Sevgili Okurlar, bugün size 10. İstanbul Bienali’nden söz edecektim. Çok kısa sürede uluslar arası platformda çok önemli bir yer edinen, adı Venedik Bienali, San Paolo Bienali’yle birlikte anılmaya başlanan, müthiş bir dinamizm içeren, İstanbul Bienali’nden…
Gelin görün ki, tam açılıştan birkaç gün önceye rastgeldi Antalya, Kemer’deki olay…
AKP Kemer İlçe Başkanı ve eski Belediye Başkanı, heykeltıraş Zafer Sarı’nın eseri, kadın ve erkek figüründen oluşan heykeli “müstehçen” buluyor… Heykele bakınca “utanıyor”lar. Diyorlar ki, “genç kızların , ailelerin ahlakını bozuyor” … “Acaba bundan sonraki pozisyon ne olacak?” diye soruyorlar… “Heykeli kaldırın yoksa taşlarız, yıkarız” diyen yobazlara tercüman oluyorlar…
Her baktığı şeyde yalnız cinsellik arayan bu kafalara; her baktığı şeyi pisleten ve pislik gören bu zihniyete ne denir? Bunlar ağaca, dala, meyvelere, deniz kabuklarına, çakıl taşlarına da bakmasın! Onlarda da müstehcenlik görürler! Kadın saçına, kadın koluna zinhar! Müzelere , hele arkeoloji müzesine hiç girmesinler!
Sahi bunlara ne anlatılır, ne söylenir ki! Sanat? Estetik? Duyarlık? Yaratıcı güç? Ben Zafer Sarı’nın heykeline bakınca “uçmaya hazır” kanatlanmış bir kadın ve tepeden tırnağa şefkat, sevgi dolu bir erkek gördüğümü mü? İlk değil, son değil, bir ömür bunları söylemekle yazmakla geçti! Yetti artık!
İstanbul Bienali’ne dünyanın her yerinden gelen yabancılar, sanatçı, sanat insanları, sanat yazarları, inanın şaşkınlık içinde bunu konuşuyorlardı! Yoo, aman yedi düvele rezil olmayalım diye hiçbir derdim yok! Benim derdim kendimize rezil olmamız, kendi kafalarımız, çocuklarımıza aşılamaya çalışılan pislik!
Uluslar arası İstanbul Bienali 4 Kasım’a dek sürüyor. Yalnız Bienal mekanlarında değil, her yerde ona paralel sayısız sergi , birbirinden yeni, dinamik , yaratıcı etkinlik var… Bir an önce gidip görün! Bakarsınız bunlarda da “müstehçenlik” bulurlar, kapatmaya, taşlamaya, yıkmaya, yok etmeye kalkarlar!
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na ve on yıl boyunca Bienalin sponsorluğunu üstlenen Koç Topluluğuna çok teşekkürler! Ama bu kafayla gidersek , seçimle güçlenen, yaygınlaşan, hoyratlaşan zihniyeti kendimize kalkan yapar gidersek, on yıl sonra nah görürüz Bienal, mienal!
.
Cumhuriyet - 9 Eylül 2007