Erol Günaydın Şenliği…
Biraz Meddah, biraz Nasrettin Hoca, rol yapmadan “oynayan” bir oyuncudur Erol Günaydın…
Kitabın son sayfasını çevirdim, kitap bitti… Tadı ve tuzu bitmedi. Farklı katmanlardaki okumam bitmedi. Anılar ve çağrışımlar bitmedi. Ayrıntıların zenginliği bitmedi. İçimdeki sevinç coşku hiç ama hiç bitmedi…
Kitabın adı “İki Kalas Bir Heves – Erol Günaydın Kitabı”. İş Bankası Kültür Yayınları, nehir söyleşileri dizisinden yeni çıktı. Söyleşiyi gerçekleştiren Emine Algan. 440 sayfa gözümü açıp kapayıncaya dek, soluk alıp verirmişçesine içime yerleşti… Tüm bir yaşam, dünyalar kadar sevgi, saygı, okyanuslardan daha büyük dostluklar, evreni kucaklayabilecek tiyatro tutkusu, sonsuzluğa dek sürecek güler yüz gelip içime yerleşti…
Dünyaya gülümseyerek bakmak
Erol Günaydın’ı tiyatroda bir kez bile seyrettiyseniz bir daha unutamazsınız. Tiyatro, sinema, televizyon, oyun yazarlığı, senaryo, öykü yazarlığı… Benim için önce “Oyuncu”
O, bağırıp çağırmayan, baskıcı olmayan, sahneye ve izleyiciye illaki kendini dayatmayan… Hem ekip içinde “erimeyi” bilen, ama hem de mutlak kendini fark ettiren… Ayrıntıların müthiş tadını çıkartan ve o tadı izleyicisine geçiren, “oynamaktan” sonsuz keyif alan ve bu keyfi, bir çocuk sevinciyle çoğaltarak yayan … Küçül rol büyük rol ayırımı yapmayan (Çünkü en küçük rolü bile öyle inceden inceye işler ki, istese de, istemese de büyür.) … Ama belki de en önemlisi, sahnede söylediği her söze, yaptığı her harekete, her mimiğe, yaşadığı her ana karşısındaki seyirciyi inandırandır. İnandırır çünkü sahicidir. Çünkü o rol yapmaz, “oynar”… Çocuklar gibi oynar…
Onu ilk kez, Kent Oyuncularının İzmir turnesinde izlediğimi “Nalınlar” ve “Pembe Kadın” oyunlarında izlediğimi anımsıyorum. (60’lı yılların ilk yarısında olmalı) Sonra yıllar içinde, ondan izledim her oyunla bu yukarıda söylediklerim içimde büyüdü.
Kitabı okurken yaşamda da, sahnedekinden hiç ama hiç farklı olmadığını görecektim. Dünyaya, çevresine , yakına ve uzağa hep güler yüzle baktığını ; acılar, yokluklar, yoksunluklar karşısında bile cesareti ve olumlu bakışı hiç ama hiç yitirmediğini görecektim. . Eleştirisini, burukluklarını, düş kırıklıklarını dahi ayni güler yüz ve olumlu bakışla ortaya koyduğunu görecektim.
Analattıklarını okurken , kimi yerde , işte buna kız artık, öfkelen dediğim bile oldu. Ama hayır, o kimseye kızmıyor, kimseye öfkelenmiyor, hakkı yenildiğinde bile karşısındakine sevgiyle bakabiliyor. Öylesine büyük bir sevgi haznesi var…
Dolu dolu bir yaşam
Trabzon Akçaabat’ta geçen çocukluğu ve sahne tozunu ilk yuttuğu Galatasaray Lisesi yılları birbirinden gülünç öykülerle dolu… (Ahmet Kutsi Tecer, Zeki Ömer Defne, Esat Mahmut gibi öğretmenler , Haldun Taner, Tahsin Yücel gibi arkadaşlarla nice konservatuara taş çıkaracak lise yılları…)
Askerliğini yaptığı Ağrı’nın köylerinde birbirinden ilginç serüvenlerle süren iki yıllık öğretmenliği, oradan ürettiği öyküler, o soğuk iklimde insan sıcaklığının eşsiz bir örneği…
Lise yıllarında başlayan Cep Tiyatrosu, “Muhsin Eruğrul kanunuyla” girdiği Ankara Devlet Tiyatrosu… Sonra, Küçük Sahne, Ses Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Gülriz Sururi- Engin Cezzar Tiyatrosu , Gen-Ar Tiyatrosu, Kadiköy İl Tiyatrosu, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu , Şan Tiyatrosu , Atlan Erbulak’la kurduğu Venüs Tiyatrosu, Münir Özkul’la kurduğu İbiş Tiyatrosu, Akbank Çocuk Tiyatrosu , Ferhan Şensoy’la Ortaoyuncular…
Kendi deyişiyle girmediği tiyatro yoktur… Bir oyundan ötekine, hep aynı tutku, heyecan, hep bir sonraki rolle kanatlanma… Bütün bu tiyatro yıllarında dikkatimi çeken iki nokta: Dostlukların önemi ve parasızlık…
Ah o dostluklar: Cahit Irgat’la çıkılan turneler, kah barışıp kah darılmalar… Milletin ödü koptuğu çok çekindiği Muhsin Ertuğrul’u yakalayıp iki yanağından öpmeler… Ruhi Su’ya, bıktırıncaya kadar ya da türkü söyletinceye dek amigoluk yapmalar… Atlan Erbulak’la kovboyculuk oynamak ya da Beyoğlunda sarhoş aramaklar… Edip Cansever, Özdemir Asaf, Melih Cevdet Anday, Ümit Yaşar’’lar ve daha nice nice yazarlar , tiyatrocular…
“Aksesuar yiyen oyuncu”
Cebi boş ama yüreği dolu yıllar… Parasızlık yıllarına ilişkin en müthiş hikaye: Ankara Devlet tiyatrosundayken bir oyunda, rol gereği yemesi gereken pilavı, oyun bitiminde her akşam aç yatmamak için yiyip bitirmesi…Tiyatroda “aksesuarı yiyor” şikayeti Muhsin Ertuğrul’a ulaşınca, Hoca ilk iş sahneye her akşam daha lezzetli ve daha çok yiyecek getirtir!
Böyle binlerce anekdot! Hangi birini söylesem ki! Hepsi birbirine eklenince, son elli yıllık tiyatro yaşamımızın bir kesitine tanıklık ediyorsunuz. Aynı zamanda oyunculuğu seçecek olanlara ayni güler yüzle müthiş dersler veriyor Erol Günaydın.
Hemen belirteyim, nehir söyleşiler tuzak doludur, yoldan çıkabilir, özü gölgeleyebilir, okuru inandırmakta güçlük çekebilirsiniz. Emine Algan bu tuzakların hiç birine düşmediği gibi, sohbeti yazıya dökerken, anlatım özelliklerini korumuş. Sayfalar boyu Erol Günaydın’ın anlattıklarını okurken onu izliyorsunuz, görüyorsunuz , seyrediyorsunuz aynı anda… Sunuş yazısındaki ilk satırları Erol Günaydın’ın kişiliğini ortaya koyuyor:
“İsterse, içinden öyle geliyorsa pek gürültülü yaşayabilir insan. Hele bir de gösteri dünyasının içindeyse, tercih edebilir bunu. Ya da sessizce , yavaş yavaş yürür. Kıyamet koparmadan. Usul usul yaptığı işler ses getirir. Her adımda sesler yükselir, çoğalır, koca bir hayat olur. Erol Günaydın yarım asrı çoktan geride bıraktığı profesyonel oyunculuk hayatını işte böyle kıyamet koparmadan, alkışlar kopartarak sürdürüyor. Her saniyesinden keyif alarak yaşıyor hayatı…”
“İki Kalas Bir Heves- Erol Günaydın Kitabı”nı okurken, bir de baktım, hayat, sonsuz keyif aldığım bir şenliğe dönüşüvermiş!
Cumhuriyet – 27 Temmuz 2007
|