Zeynep Oral Zeynep Oral HakkındaYazılarKitaplarErişim Bilgileri
Yazılar
 

Yazılar 2003

Sıdıka Özdil- İnci Özdil : İki Yetenek… Antalya onları bekliyor...

AKIL, YÜREK VE YETENEKLE KANATLANMAK…

Ne çok duymuştum adlarını. Sıdıka Özdil ve İnci Özdil …

Başarıdan başarıya uçmalarını, bizim basında daha az, yurt dışındaki basında daha çok yer alan yazılardan izlemiştim…

İki kız kardeş: Sıdıka Özdil, besteci ve on bir ay büyük olanı. İnci Özdil, Türkiye'nin ilk ve tek kadın orkestra şefi. İkisi de yalnız kendi ülkelerinde değil, müzik dünyasında da ilklere imza atmış, öncü konumundalar.

Şimdi onlarla ilk kez karşılaşmanın sevincini ve heyecanını yaşıyordum. Uluslar arası İstanbul Festivali'nde İngiltere'den gelen Covent Garden, Kraliyet Operası Solistleri'nin konser verdikleri günlerdeydi. Kraliyet Operası Solistleri bir gün önce Sıdıka Özdil'in "Facing Phaselis" (Faselis'e karşı) adlı bestesini seslendirmişti İlk şaşkınlığım, yaptıkları işlere oranla ufacık tefecik ve çok genç görünmelerinden, iki "çocuk", iki fidan gibi olmalarındandı. Sohbet ilerledikçe , onları tanıdıkça karşımda büyüdüler, büyüdüler, büyüdüler…

Dünden bugüne


Geçmişi bir çırpıda özetleyiverdik:

Kafkas kökenli bir ailenin çocukları... Mithat Fenmen'le ilk müzik eğitimi… 1971'de Ankara Devlet Konservatuarına giriş… Hocaları Nimet Karatekin, Necil Kazım Akses, Nevit Kodallı, Ferit Tüzün…

1983'de ikisi de devlet bursuyla İngiltere'ye gider. İlk yıl Guilhall Müzik Okulu ve ardından ve Londra'da Royal Academy of Music - Kraliyet Müzik Akademisi'ne girmeye hak kazanırlar.

Buraya dek Sıdıka ve İnci Özdil'in yolları aynıdır. Burada farklı eğilimleri ortaya çıkar, branşlar ayrılır . Bestecilik ve orkestra şefliği arasında seçim yapmak zordur ama kararlarını verirler. Sıdıka besteciliği, İnci orkestra şefliği'ni seçmiş olsa da, ikisi de her iki alanda da eğitimi sürdürür.

Hemen belirteyim : Kraliyet Akademisi'ne giriş sınavları yarışmayladır. İnci Özdil, Orkestra Şefliği bölümüne kabul edilen ilk kadın öğrencidir.

1985- 89 Yılları , kendilerini aştıkları, kaplarına sığmadıkları, çağlayanlar gibi, gürül gürül aktıkları, donanım yıllarıdır. George Hurst, Poul Patterson , Collin Metters,Collin Davis gibi hocalar, Penderecki, Xenakis, Messiaen, Henze, Takamitsu ve Stockhausen gibi ünlü bestecilerle seminerler…


Bir an için soluklanalım: Yıl 1988 . Hans Werner Henze adına düzenlenen festival ayni zamanda bir yarışma niteliğindedir… Sıdıka Özdil, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Can kuşu" şiirini besteler. İnci Özdil eseri çalan orkestrayı yönetir. Ve sıkı durun: Sıdıka "En iyi Beste Ödülü"nü, İnci "En iyi yorumcu Ödülü"nü kazanır.

Festival tarihinde bu ödülü kazanan ilk kadınlardır onlar!

Eser BBC'de Henze'nin eserleriyle birlikte yayınlanır, hala da zaman zaman yayınlanmaktadır.

Ödül alınca kesilen burs

Bu ödülü diğer ödüller izler. Tümünü sıralamaya yerim yetmez. Ama İngiltere'deki tüm okullardan yalnız bir kişiye, en iyi olana verilen Leverhume Ödülü'nü belirtmeden geçemem.

İkisi de 1989'da Kraliyet Müzik Akademisini kendi dallarında birincilikle bitirir. Akademi tarihinde Sıdıka bir ilki daha gerçekleştirir. İlk kez beste yapana resital diploması da verilir. Sıdıka'dan sonra bu yol, başka öğrencilere de açılacaktır.

Sıdıka 'nın ödülleri çoğaldıkça Türkiye'den "dönmen gerek" diye bursu kesilir. Oysa İnci Türkiye'ye dönmüş ve iş aramaktadır. Kendi deyişiyle "Bana göre iş bulunamadığından kapı kapı dolaştırıyorlardı."

Bir yıl sonra aynı şey Sıdıka'nın da başına gelecektir: "Türkiye'ye döndüğümde iş vermediler. Altı diplomam vardı ama sıfırdan başla dediler. Ambar Müdürlüğüne atamak istediler. Oysa Ambar Müdürlüğü diplomam yoktu. Altı ay beni açlığa mahkum ettiler." Ve Sıdıka İngiltere'ye döner.

Sonra… Sonra yönetim değişir. Fikri Sağlar Kültür Bakanı, Emre Kongar müsteşardır. "Ülkemiz sizden yararlanmak istiyor" diye bir mektup alır. Kızgındır Sıdıka Yanıt vermez. Emre Kongar kolları sıvar : "Acele gelin!" çağrısı… "Türkiye Tarihinde devlet senfoni orkestrası kuracak ilk kadınlar olacaksınız" diye onları ikna eder. Ve ikisi de Antalya Senfoni Orkestrasını kurmak üzere Antalya'ya tayin edilirler. Yıl 1993-94.

Antalya'da müzik savaşları


"Antalya'da açılıştan sonraki ilk konserde üç dinleyici vardı salonda, son konserimizde ise iki bin beş yüz kişi…"

Müthiş bir aşamayı ortaya koyan bir gösterge ! Yeterince açık değil mi…
Ama her şey böyle yazıldığı gibi kolay olmadı.

Önce Oda orkestrası kurdular. Mevlevihanede çalışıyorlardı. Vay orada nasıl Hıristiyan müziği yapılır diye saldırıya uğradılar. Durumu Kültür Bakanlığına bildirdiklerinde, "derhal orayı boşaltın" yanıtı aldılar. (Yönetim yeniden değişmişti!) Ve bir sabah çalışmaya geldiklerinde ne var ne yok, çalgılar, notalar, her şeyi sokakta buldular!

Ne mi yaptılar? Bir traktöre tüm eşyalarını yükleyip Antalya Kültür Merkezi'nin kapısına dayandılar. İşte Orkestra'nın AKM'ye girişi böyle oldu.

"Belediye Başkanı Hasan Subaşı'nın ve halkın desteğini unutamayız" diyorlar. ""Cumhuriyet Meydanına masa kurup, biz orkestramızı istiyoruz diye imza topladı insanlar. Beş bin imza Kültür ve Maliye Bakanlıklarına yollandı. Orkestra elemanlarına kadro verilmeyince, müzisyenler belediye kadrosuna girdi. Örneğin, obua çalan marangoz , keman çalan odacı diye bordrolara geçti... Bu süreçte Anaçev kuruluşundan, bir de İstanbul Senfoni Orkestrası , hele Gülden Turalı'dan çok destek gördük"

1997'de Oda Orkestrasını , Senfoni Orkestrasına dönüştürdüler. Artık orkestra şekillenmiş, "bacası tütmeye başlamıştı. "

Tam işler yoluna girmişti ki, Ankara'da yeniden yönetim değişti... "Hoca" dedikleri Gürer Aykal Antalya'ya geldi... "Ve bir gün bir de baktık, masalarımız koridorda... Hani o sırtımızda taşıyıp traktöre yüklediğimiz masalar... " Cep telefonunda bir mesaj: " Müdürlük görevinden alındın masamı boşalt!"

Kültür Bakanı İstemihan Talay'dı. Ve Sıdıka Özdil'i Ankara Devlet Korosu'na, İnci Özdil'i ise Ankara Güzel Sanatlar Müdürlüğü'ne memur olarak atamıştı. İnci "Peki ben ne yapacağım diye soruyordum, bilen yoktu" diyor.

Haklarında "orkestrayı çok çalıştırıyor" diye şikayet vardı. İnönü'yü anma konserinde sponsor aracılığıyla afiş bastırmaktan İnci Özdil'e disiplin cezası verilmişti.

İnci Özdil, Kültür Bakanlığı'nı mahkemeye verdi. İdare Mahkemesinde açtığı altı davayı da kazandı. (Afişle ilgili olanı sürüyor) İdare mahkemesi yedi günde karar aldı: "Derhal görevine dönmesi..." Gelin görün ki, mahkeme kararı uygulanmadı. Çünkü bu arada Orkestra şefinin görevleri Sanat Danışmanına devredilmişti. Yeniden dava açtı. Yeniden kazandı. Şimdilerde göreve dönmeye hazırlanıyor.

"Vah ülkem"


Onlar tüm ayrıntılarıyla bu olayları anlatırken ben de vah ülkem demekten kendimi alamıyordum. Bir de ülkemizden niye bunca beyin göçü olur diye sorup dururuz!

Covent Garden, Kraliyet Operası Orkestrası, daha önce hiçbir Türk besteciye yer vermemişti. Kurucusu Peter Manning, Sıdıka Özdil'in bestelerini dinler dinlemez, ona bir eser ısmarladı. "Faselis'e Karşı" ilk kez geçen Mart , Londra'da o görkemli Royal Opera House'da seslendirildi. Konsere elbet Türkiye'nin büyük elçisi de davetliydi. Tamam geliriz dendi. Konserden bir gün önce opera yönetimi , "Nasıl bir karşılama istersiniz?" diye sormak üzere elçiliğimizi aradı. (Hangi ülkenin bestesi çalınıyorsa, onurlandırmak için , onlara Kraliyet karşılaması, kırmızı halılar vb. düzenleniyor.) Yanıt, konsere gelmeyeceğiz oldu. Herhalde , önemli işleri (!) çıkmıştı.

Sahi, biz AB yolunda ilerliyorduk değil mi!
Artık sözü Sıdıka ve İnci Özdil'e bırakıyorum:

Sıdıka Özdil: "Beste yapmak, kalpten vurulmak..."

Sıdıka Özdil'i dinliyorum...

Beste yapmak nasıl bir süreç?

"Bir eseri yazmaya başlamadan önce araştırma yapmayı tercih edenlerdenim. Hem müzikal olarak , hem de eserim için seçtiğim konuya bağlantılı olarak araştırma süreci... Eseri önce kafamda tasarlayıp, beynimde duyarım. Hemen her yapıtımı yazarken çalıcı arkadaşlarıma sormuşumdur. Çünkü çoğu zaman onlara enstrümanlarında yeni bir şeyler sunmayı, bir anlamda onların enstrümanlarının sınırlarını genişletmeyi düşünürüm. Bu hem onlar için, hem benim için zevkli bir macera oluyor. Ancak çalınamayacak şeyler yazmam! Bazı buluşlarımın o anda çalınamadığı ancak bir kaç yıl sonra çalınabildiği de olmadı değil… Arp için yazdığım 'Aganta Burina Burinata' da bunu yaşadım. Aganta'yı bestelediğim Hollanda'lı Arpçi Godalieve Schrama o buluşum olan tınıyı nasıl çalacağını eserin ilk seslendirilişinden 2 yıl sonra Paris turnesinde keşfedip, beni telefonla aradı Telefonda bana çaldı. Evreka diyerek telefonda çığlık attığımızı anımsıyorum."

Duygularıyla düşünceleri arasında koordinasyon nasıl işliyor?

"Bestecileri kendi kültürlerinden soyutlamak olası değil. Yaşadıkları dünya ve ülkeleri , duyularına dokunan her şey bir ilham konusu olabilir Ben Türk şairleri, yazarları ve ressamlarından hep etkilendim. Ayrıca üstünde doğup, büyüdüğüm bu topraklardaki Anadolu medeniyetlerinden günümüze kadar uzanan kültür katmanlarından büyülendiğimi itiraf edebilirim. Onları kullanmaktan çekinmiyorum çünkü onlar ait olduğum birer parça gibi geliyor, bana… Bunun yanı sıra dünya olaylarına da seyirci kalamıyorum. Örneğin, 1. Körfez Savaşı sırasında yazdığım GLOBAL MASS orada savaşın oluşturduğu doğa katliamı, insanların ölmesi, kültürün yok olması korkusuyla yazılmıştı. Aynı felaketi daha büyük boyutta tekrar yaşadık.

Çok sevdiğim insanları kaybettiğimde duyduğum acıyla yazdığım eserlerim de var. Örneğin 'Facing Phaselis' sevgili Gülden Turalı'yı (IDSO konzertmaisteri) kaybettiğim zamana rastlamıştı. O yüzden eserin diplerine Mozart'ın Ave Verum Corpus'u gizlenmiştir. Veya çok sevgili dostum Duygu Aykal'ın ölümünde duyduğum acıyla yazdığım BULUTLARIN BOYUTLARI adlı keman konçertosu… Bunlar yüreğimdeki sızıyı notaya ya da müziğe aktarmaya çalıştıklarım…
Bence,yalnız bir tek şey, beste yapmam için olmazsa olmaz koşuldur; beni kalbimden vurmayan ve beynimde duymadığım eseri yazamam…"

İnci Özdil: "Sonsuzluğa dönüşen bir saniye"

İnci Özdil'i dinliyorum

İlk kez bir orkestrayı yönettiğinde neler hissetmişti?

"Orkestranın karşısına çıktığım ilk saniyeyi hiç unutmuyorum. O anda , sayıları sayamayacağım kadar çok olan orkestra sanatçılarının merkezinde olduğumu ve bundan ilk başta çok ürktüğümü hatırlıyorum. Özellikle de şef podyumuna çıkarken titriyordum... Orkestrayı başlatmadan önce sessizce gözlerimle tüm çalanları soldan başlayarak sağa doğru dikkatle süzdüm. Amacım onlarla göz göze gelmekti. Belki de hepsi ilk kez şef podyumunda bir kadın Orkestra Şefi görüyorlardı.

Sağ elimi kaldırıp o ilk vuruşumla orkestrayı başlattığımda, işte o an mesleğime aşık oldum. Ortada müthiş bir enerji vardı. Onları, duyduğum müziğin şekline göre yönlendirebiliyordum. Bu bana büyük bir mutluluk ve güven duygusu verdi. Ömür boyu sürecek bir tutkunun başlangıcıydı. Bu tutkunun başladığı ilk saniyenin yaşamımın sonuna kadar süreceğini anlamıştım. Ben hala o ilk saniyenin içinde, hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyorum."

Ülkemizde İnci Özdil tek kadın orkestra şefi, ama dünyada da sayıları öyle az ki... Neden? Erkek egemenliğinde bu meslekte kadın olmak nasıl bir şey?

"1970'lerin başına dek orkestralardaki kadın sayısı neredeyse yok denecek kadar azdı. Hatta kimi orkestralar kadın üyelerin alınmasına hep karşı çıktılar, hala da böyle orkestralar var. Kadınlar bu yolda zorlu mücadele verdiler. Örneğin Londra Senfoni'de 1953'de kadın sayısı yalnızca birdi (Arpçı) , bugün 23. Kuzey Amerika orkestralarında kadın oranı yüzde 36, İngiltere'de yüzde30, Almanya, Avustrurya'da çok daha düşük...

İngiltere'de kimi orkestra kabul sınavlarında, adayların kalın siyah perde arkasında çalması istenir. Topluklu değil, düz ayakkabı giymesi istenir. Adayın cinsiyeti belli olması diye. Bu yöntemin uygulanmasıyla, orkestralarda kadın üye sayısı arttı... Düşünebiliyor musunuz 1982'de Londra'da koskoca Barbican Konser Salonu yapıldı ve kuliste kadın tuvaleti yoktu!

Kadın Orkestra Şefi apayrı bir konu! Orkestranın başında lider konumunda, tek otorite, ellerinin arasında orkestranın gücünü ve kaderini tutan bir 'Kadın'... Bu durumu orkestraların hemen kabullenmesi kolay olmasa gerek.

Kadın Orkestra Şefi açısından da kolay değil. Erkek şeflerde kusursuzluk aranmayabilir ama kadın şeflerden kusursuzluk beklenir. Kadın şeflerin, erkeklere göre çok daha iyi olmaları , hatta yıldız olmaları gerekir.

Ben bu zorlukları öğrencilik yıllarımdan başlayarak sürekli yaşadığım için akademik eğitimimi çok üst düzeyde tutmak zorundaydım... Şu anda dünyada yüzlerce kadın şef var ama onlara hak ettikleri konum verilmiyor, hak ettikleri fırsatlar ellerinden alınıyor, orkestrasız kalıp başka işler yapıyorlar, çünkü onlar tercih edilmiyor. Şu anda Amerika, İsrail, İngiltere, Polonya, Rusya, Fransa ve Türkiye'de aktif şeflik yapan kadınlar var, çoğuyla ilişkideyim. Hepimiz bir mücadelenin içinceyiz ve kendi ülkelerimizde inanılmaz savaşlar veriyoruz.

Türkiye'de kadınların sosyal ve çalışma yaşamında etkin konuma gelmesi, Mecliste temsil oranının yükselmesi , verilen mücadeleye güç katacaktır. Kadının mesleğinde yoğunlaşma şansını arttıracak ve kaliteyi her alanda üst düzeylere çekme gücünü sağlayacaktır. Kadının olduğu yerde uygarlığın yüceldiğine inanıyorum."


02 Temmuz 2003

 

 

     
  Geri  
     
  Zeynep Oral Hakkında Yazılar Kitaplar Erişim Bilgileri