|
Yazılar
2002
Yaşlandıkça özgürleşmek...
Birkaç yıl önce Cumhuriyet Dergi, 50 yaş üzerindeki kadınlara yaşlanmanın
nasıl bir şey olduğunu sormuştu. Daha kibarca, onların deyişiyle
kadınların "olgunluk" çağı üzerine bir sayı hazırlanmıştı.
Bana da sorduklarında, "yaşlandıkça özgürleşiyorum" dediğimi
ve nedenlerini sıraladığımı anımsıyorum. Bir süre önce
Ortaköy Kültür Merkezi Sanat Galerisi'nde Fatma Cezzar'ın resim
sergisini dolaşırken yine aynı duyguya kapıldım: Yaşlanmak değilse
de "yaş almak", evet, özgürlüktü. Bu sergi, yalnız bu
duyguyu pekiştirmekle kalmıyor, harika bir "umut öyküsü"
oluşturuyordu.
Şimdi sıkı durun: Fatma Cezzar 88 (yazıyla, seksen sekiz) yaşında
ve İLK resim sergisini açtı!
Oysa
kırk yıldır resim yapıyordu. Ama, çocukluğundan beri onu terk etmeyen
"mükemmeliyet" tutkusu , hep daha iyi, daha güzel, daha
doğrunun peşinde koşma çabası, şimdiye dek ona sergi açma özgürlüğünü
ya da herhangi bir özgürlüğü tattırmamıştı. "Mükemmeliyetcinin
hürlüğü olmaz " diyordu...
Fatma
Cezzar'ın 88 yılının özünü , Gülriz Sururi, usta birkaç kalem darbesiyle
şöyle anlatıvermiş:
"Selanik
kökenli olmasının getirdiği Batılı zerafetini doğuştan edindi. Estetik
duygusu, çiçek tanziminden giyinişine, güzel sofralardan ev dekorasyonuna
kadar fark edildi.
Tüm
yaşamında gözlenen bu ince zevki belki de kadın giyim kuşamı ile
uğraşan, dönemin Vakko'su diyebileceğimiz bir bonmarşesi olan babası
Mehmet Şamlı'dan aldı.
Sanatla
alışverişi olabileceğini düşünmeden Dame de Sion'da geçirilen öğrencilik
yılları...
Genç
Yaşta Mehmet Seha Cezzar'la evlendi. İçindeki, henüz tanımlayamadığı
sanat dürtüsü ile iki çocuk yetiştirdi.
Hırslıydı,
başarıyı seviyordu. Eline fırçayı aldığında 40 yaşının üzerindeydi.
Kendi kendine resim yapmayı öğrendi. Daha sonra Seniye Fenmen ,
Bedri Rahmi ve Süleyman Velioğlu atölyelerine devam etti.
Artık
fırça ve tuval, hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştu. Yaptığı
resimlerle mutlu oldu. Onları armağan etti, hiç satmadı, hiç sergi
açmadı. Bu, Fatma Cezzar'ın ilk sergisi, sizlerle ilk buluşması."
Bu
satırların arasına ekleyebileceklerim şunlar olabilir: Eve, çocuklara
adanmışlık duygusu... Örneğin çocukların doğduğu gün, çok iyi çaldığı,
yıllarca emek verdiği piyanonun kapağını açmamak üzere kapatması...
(Fatma Cezzar'ın, Mine ve Engin Cezzar'ın annesi olduğunu söylemedim
galiba...) Bunalıma düştüğünde (40 yaşlarındaydı) intihar etme kararı
alması, kendini nereden denize atacağını hesaplamak üzere Boğaz'ı
arşınlaması... Ama bir sorun vardır: Çok iyi bir yüzücüdür. Yüzüp
kurtulursa, "rezil olma" endişesi... Bebek'te denize atlayacağı
yeri ararken Seniye Fenmen'in atölyesine dalması ve sonuçta ölüme
değil, sanata atılması...Sonra, kardeş gibi yakını Leyla Gencer'le
"bütün dünyayı kucağına alması"... (Leyla Gencer'in eşi
İbrahim Gencer'in teyzesidir Fatma Cezzar, ve onunla Milano'dan
San Fransisco'ya, konser konser, opera opera dünyayı dolaşır.)
Sergiyi
dolaşıyorum: En çapkın bakışlı Atatürk'ten , en "fantastik"
Balkan Naci İslimyeli'ye uzanan portreler serisi ve Fatma Cezzar'ın
düşlerinden güç alan Anadolu uygarlıkları , birer konu olmaktan
çıkıp, resme dönüşüyor...Kişilik, yetenek ve yorum gücü, mükemmeli
yakalama duygusuyla yarışıyor...
"Yaşlanmadım"
sözünün, yaşlılıktan korkmamanın, yaşlılığı düşünmemenin gerisinde
, tıpkı izlediğim tablolardaki gibi hep bu "hür olmak"
duygusu var.
Fatma
Cezzar'ın bu ilk sergisini bir başka ilk izleyecek. İşgal İstanbul'undan
günümüze uzanan anılarını yazmak istiyor.
Teşekkürler
Fatma Cezzar. Seksen sekiz yaşında bize verdiğiniz dersler için,
yaşamı kucakladığınız için...
e-posta: zeynep@zeyneporal.com
faks: 0212)257 16 50.
|