|
Yazılar
2002
Rumeli
Hisarında bir mucize
"Nazım'a Armağan" , seyircilere
armağan oldu...
Rumeli
Hisarı bir baştan öteki başa, en alt sıradan en tepeye, tıklım tıkış
doluydu. Yalnız taş sıralar değil, otların üstü, ağaçların altı
da doluydu.
Şükran Güngör ve Tankred Dorst'a "Onur Ödülleri" verilmiş,
Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin yaşamasını sağlayan
sponsorlara teşekkür plaketleri sunulmuştu. Sonunda tüm ışıklar
sönmüş, beklenen an gelmişti.
Rumeli Hisarı'nın büyüleyici havası... Gökyüzünde yıldızlar... Burçların
tepesindeki aydınlık... Uzaktan geçen vapurların sesleri ve ışıkları...
Soluğunu tutmuş bin beş yüz kadar izleyici...
Soluklar tutulmuştu, çünkü ilk kez Türk tiyatrosunun her biri kendi
başına "yıldız" olmuş, tiyatromuzun "Diva"ları
diyebileceğim , yorumculuğu yaratıcılığa dönüştürmüş sanatçıları
bir arada izleyecektik.
Önce seslerini duyduk, sonra onları gördük. Sesleri, karanlıkta
yanı başımızdaydı. Fısıldayarak Nazım Hikmet'in dizelerini okuyorlardı.
Hisarın dört bir yanından, merdivenlerinden aşağıya sahneye inerken
, sanki bir ayine tanıklık ediyorduk. Hemen belirteyim: Bilge Mestçi'nin
kostüm tasarımı daha ilk andan bu ayin havasını yoğunlaştıran ,
sonuna dek etkileyici olan, çok işlevli , müthiş görkemliydi.
Ayin başlamıştı: Güneşe akın vardı ve güneşin zaptı yakındı.
Sahneye indiler , güneşi, ateşi, suyu, havayı yaratıp , sahneyi
ve bizi zaptettiler .
Yıldız Kenter müthiş bir fenomendi. Her zamankinden bin kat
daha çok kendisiydi. Yıldız Kenter'di. Rol yapmıyordu. Ama aynı
zamanda tepeden tırnağa Nazım Hikmet'ti. Elleriyle, ellerimizi isyana
kışkırtıyordu.
Jülide Kıral, kadronun en genç oyuncusu, bir ateş parçasıydı.
Gökyüzüne uzanan merdivenlerin tepesinde , kızıl yelkenlerle yarışıyordu.
Özellikle Şeyh Bedrettin'de , toprağı ve sıcağı içinde taşıyordu.
Zeliha Berksoy , tüm birikimini sesine,bedenine, yüzüne yüklemişti.
Bilgelikle geçiyordu rolden role. Taranta Babu'nun kara Afrika'sından,
su kenarındaki yıldızlı gecelere uzanırken sevgiyi ve direnişi oyunculuğunda
buluşturuyordu...
Işık Yenersu. : Duru, berrak pırıl pırıl bir su gibiydi.
Akıyordu, kayıyordu hapisliğin, aşkın, acının , özlemin , yalnızlığın
arasından. Duygu yüklü sesine yeryüzünün tüm aşklarını yerleştirmişti.
Bir isyan bayrağı kadar güzeldi.
Tilbe Saran olağanüstüydü. Söylediği her sözcük, kendi anlamının
çok daha ötesinde anlamlar taşıyordu. Yaptığı her hareket , her
duruşu, her bakışı izleyiciyi kendisine kenetliyordu. Duyguları
elle tutulur kılıyordu.
Ayla Algan : Oyunun her anında sahnedeydi. Tavırlarıyla ,
varlığıyla, duruşuyla, bakışıyla meydan okur gibiydi. Ama aynı zamanda
tüm kadroya kanat germiş bilge bir ana gibiydi. Nazım'ın annesi
Celile Hanım'dı. Hapisteki açlık grevindeki oğlu için imza istediği
andan sonraki bölüm, tüm oyunun en etkili anlarını yaşatacaktı izleyicilere.
Sema: Şaşırtıcı sesini, yeteneğini , şarkı söyleme biçimlerini
, bu oyunun hizmetine sunması , hiç kuşkusuz yönetmenin ve biz izleyicilerin
mutluluğuydu. Savaşın acımasız seslerinden, barışın umudun sesine,
"Şu Varna deli etti beni"lere uzanan bir gökkuşağı sundu.
Zuhal Olcay: tek sözcükle mükemmeldi. Fazıl Say bestesi "Memleketim,
memleketim, memleketim" şarkısında mükemmeldi. Ama içime yerleşen
bir "keşkeyi bir türlü aklımdan kovamadım. Keşke o da oyuna
taa en başından katılabilseydi...
Zeynep Tanbay : Yalnız kendi danslarının değil tüm oyunun
koreografisini üstlenen... Şiiri dansa, dansı şiire dönüştüren....
Müziği ve sözü bedenin hareketiyle bütünleyen , daha doğrusu bedeni
, müzik ve söz gibi kullanan... Yaratıcılığı , sonsuz duyarlı bir
estetik anlayışıyla bütünleyen bir sanatçı... "Akrep gibisin
kardeşim"deki doğa üstü tavır ; Ruhi Su'nun sesiyle "Kadınlarımız"
daki zengin görsellik (resmen kağnıları, dönen tekerleri, ve kadınlarımızı
gördüm) , Tarık Öcal bestesi "Tahir'le Zühre Meselesi"ndeki
duygu ve düşünce yoğunluğu, oyunun unutulmaz anlarını oluşturacaktı.
Tarihi
buluşma
Yukarıdaki sıralamada , yaş , alfabe, oyunculuk , önem sırası değil,
oyunun geneline damgasını vuran sonuncu isim dışında , oyunun akışını
izledim. Ancak ikişer cümleyle verdiğim ipuçları sizi yanıltmasın.
Oyunun her anında, herkes hem Nazım Hikmet'ti hem de bir anda herkes
bir başka kişiydi...
Oyunun temasal akışı şöyleydi: "Otobiyografi"yle başlayıp,
Kurtuluş Savaşı, emperyalizme karşı tüm savaşlar , hapislik, Piraye'ye
mektuplar, Münevver'e şiirler, oğul hasreti, memleket hasreti, barış
özlemi ve daha güzel bir gelecek umudu....
Ve Genco Erkal: Bu dokuz insanı bir araya getiren, metni,
kurguyu, sahneye koyuşu üstlenen , aynı zamanda oynayan, işin mimarı,
oydu. Eşsiz bir orkestra şefiydi.. Farklı disiplinlerden, farklı
birikimlerden gelen bu dokuz insanı bir araya getirmesi bile mucizeydi.
(Aslında on olacaktı- yazık ki, Gülriz Sururi ayrıldı)
Metin Deniz'in RumeliHisar'ın doğal görüntüsüne, renk, coşku ve
umut katmaya yönelik sahne tasarımı işlevseldi.
Selim Atakan'ın evrensel ve geleneksel renkler taşıyan müzikleri
çok etkileyiciydi.
İçime yerleşen keşkeler elbet vardı: Keşke bu ayin, ritüel havası,
sonuna dek sürdürülseydi... Keşke daha ekonomik anlatım biçimleri
seçilseydi... Keşke daha incelikli seçimlerle, sahnelemede kimi
tekrarlardan ve kimi klişelerden arınılsaydı... Ama bu bir eleştiri
yazısı değil, önceki akşamı sizlerle paylaşma yazısı...
Bence önceki akşam Rumeli Hisarında tarihi bir buluşma yaşadık.
Bir daha tiyatromuzda bu kadar önemli ismi bir arada görebilir miyiz
bilmiyorum. Oyunu kah gülerek kah ağlayarak izledim. Ama beni en
çok duygulandıran , sahnedeki on sanatçının (9 Diva ve Genco Erkal'ın)
koroda sıradan bir "nefer" olmakla, "Star"lığın
en doruğuna ve görkemine tırmanmak arasında hiçbir ayırım yapmamalarıydı.
Yaşamım boyunca asla unutmayacağım bir sahne , önceden tasarlanmamış
şu sahne olacak: Oyunun sonlarına doğru Zuhal Olcay'ın mikrofonu
bozuldu. Sesi duyulmuyor! Eyvah şimdi ne olacak. Ben oturduğum yerde
panikten ölebilirdim! Ne mi oldu? Mikrofonun bozulduğunu ilk fark
eden Işık Yenersu, Zuhal Olcay'a doğru yürüdü, ona sarıldı , kendi
boynundaki mikrofondan yararlanmasını sağladı, sonra Sema, sonra
ötekiler... Tasarlanmamış bir mizansendi... Aralarındaki dayanışma
, duygu beraberliği görülecek (hissedilecek) bir şeydi . Oyun sona
erdiğinde millet ayağa fırlamış bu tarihi buluşmayı ayakta alkışlıyordu.
Bence "Nazım'a Armağan" , büyük şairden çok , biz izleyicilere
bir armağandı.
27
Mayıs 2002
|