|
Yazılar
2002
Torre
Del Lago Puccini Festivalinde izlediğim üç operanın ikisinde ağırlık
maestrolar, şancılar, rejisörler kadar , sahne tasarımını gerçekleştiren
heykeltraşlardaydı. Çünkü:
Torre del Lago'nun biraz ötesinde deniz kıyısındaki sayfiye kenti
Viareggio., onun da kuzeyinde Pietrasanta kenti var...
Pietrasanta , mermer yataklarının olduğu, Michelangelo'nun ilk heykellerini
yonttuğu ve dünyanın her yerinden yontu sanatçılarının gelip çalıştıkları
ve yaşadıkları yer. Japon sanatçı Kan Yasuda, Polonyalı sanatçı
İgor Mitoraj bunlardan yalnızca ikisi.
Festival yöneticileri , Toscana'nın iki gerçeğini (Puccini ve Pietrasanta)
bir araya getirerek önemli bir adım atmışlardı . Yereli değerlendirip,
derinleştirip, yoğunlaştırıp , evrensele açılıyorlardı.
Ama daha da önemli ve akılcı bir girişimleri var: Toscana, Viareggio,
Lucca yerel yönetimler ile özel ve kamu kuruluşlarının bir araya
gelmesiyle, Torre del Lago köyüyle Viareggio arasındaki tüm sanayi
kuruluşlarını kaldırıp burada Puccini Müzik Kenti ve Puccini Müzik
Akademisi kurma yolunda ilerliyorlar.
Bütün bu girişimleri dinledikçe İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'yla
Kültür Bakanlığı arasında Maslak'ta çürümeye terkedilmiş Kültür
merkezimizi düşünmeden edemedim.
Artık Torre del Lago'dan ayrılma vakti geldi. Ama ayrılmadan önce
anlatmadan geçemeyeceğim bir rastlantı öyküsü var:
Puccini Festivalinde her gala temsilinden sonra sanatçılara ve davetlilere,
bir yemek veriliyor . "Madam Butterfly" temsilinden sonra
davetin yer aldığı o koca bahçedeyim. Tam karşımda... kimdi , kimdi...
ben bu yüzü tanıyorum... ama fazla giyinik... onu şortla görmeye
alışığım...
Buldum ve o an yanına gittim . (Açık büfeden yemek almış, iki eli
de tıka basa tabaklarla dolu... Aksilik, el sıkışamıyoruz!) Bir
çırpıda Türk olduğumu ve Türkiye'de herkesin onu çok sevdiğini söyledim.
"Evet, haklısınız... Türklerin beni çok sevdiklerini biliyorum"
dedi Pierluigi Collina.
Burada bir Türk'ün ne işi var? Ya da... Burada bir futbol hakeminin
ne işi var? Demedik . Ama yine de şaşkınlık ortadaydı ki, Collina
açıklamaya girişti :
"Ben Viareggio' da oturuyorum. Toscana'lıyım... Buralı olup
da opera sevmeyen İtalyan yoktur. Yalnız Puccini Festivalinde değil,
her fırsatta operaya giderim..."
Sohbeti biraz daha sürdürdükten sonra, "Türkiye'dekilere sevgilerimi
ilet" dedi Collina ve ayrıldık.
Tüm Türkiye'ye değilse de Cumhuriyet okurlarına Collina'nın sevgilerini
iletip Torre del Lago'dan ayrılıyorum. Doğru Siena'ya... Bu kez
Siena Caz Festivaline...
Andrea
Bocelli : Renkler gözlerinde değil, sesinde...
Andrea
Bocelli 1958'de Toscana'nın Lajatico kasabasında doğdu. Dört yaşında
geçirdiği bir kazada gözlerini ve görme yeteneğini yitirdi. Küçük
yaştan şarkı söylemeye meraklıydı. Toscana'nın zengin şarkı geleneğinden
gelen tüm şarkıları esbere biliyordu. Toscana'dan yetişmiş tüm şancılara
ama asıl Del Monaco, Gigli ve Franco Corelli'ye hayrandı. Günün
birinde ünlü bir tenor olmanın düşünü kurarken Pisa'ya gidip Üniversitede
hukuk okumaya başladı. Bir yandan da akşamları çeşitli barlarda
piyano çalıp şarkı söylüyordu. Sinatra, Aznavour, Piaf şarkıları
ve programı bitirmek için de bir arya...
Andrea günün birinde kendini Torino'ya attı ve Franco Corelli'nin
öğrencisi oldu. Corelli bu gencin sesinde çarpıcı doğal bir güzellik
, Toscanalı tenorların geleneğini çağrıştıran sıcaklık ve sonsuz
bir duyarlılık buldu. 1992 Bocelli'nin yıldızının parladığı yıl
olacaktı. İtalya'nın ünlü Rock starı Zucchero Pavarotti'ye sunacağı
düet için Andrea'yı seçti. Pavarotti bu sese hayran oldu. "Ondan
iyisi yok" dediği Andrea Bocelli'nin önünde artık yeni bir
yol uzanıyordu...
1995'de "Viaggio Italiano", 96'da "Romanza",
98'de "Aria" 99'da "Aria Sacre" , 2000 Yılında
"Verdi" plakları , dünyada satış rekorları kırdı. Pavarotti,
Carreras, Domingo'dan Kiri Te Kanawa ya da Reneé Flemming'e birçok
ustayla dünyanın çeşitli merkezlerinde konserler verdi. Zubin Mehta'ya
sayısız plak doldurdu.
Andrea Bocelli için en çok " Yeryüzünün tüm renkleri, gözlerinde
değil, sesinde""dediler. Ya kendisi ne dedi?
"Kimileri bakar ama hiçbir şey görmez. Kimileri bakmaz ama
her şeyi görür" dedi.
Hem unutmayın, Saint Exupery'nin Küçük Prensi ne öğrenmişti:
"İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin
mayası gözle görünmez."
28
Ağustos 2002

|