|
Yazılar
2002
New
York’dan gelen topluluk meydan okudu:
Phedra'yı
Yeniden Yorumlamak...
Ne zamandır
bekleniyorlardı... Dünya tiyatrosunda önemli bir yeri olan New York’lu
Wooster Topluluğu, ilk temsilini önceki akşam verdi. “Bu Atış Sana,
Birdie!” oyunuyla İzleyicileri şaşkına çevirdiler. Tiyatronun geçmişteki
değil gelecekteki dilini kullandılar. Ayakta alkışlandılar...
“Bu
Atış Sana, Birdie!”, Racine’in ünlü trajedisi “Phedra”nın müthiş
kışkırtıcı, olağanüstü cesur , akla hayale sığmayacak kadar düş
gücüyle kanatlanmış ve yeniden yaratılmış yorumuydu.
Yeryüzündeki
ilk trajedi bundan 2500 yıl önce yazılmıştı. Racine, kendinden önceki
meslektaşı Corneille gibi trajediye tutkuyu ve çatışmayı katmıştı.
Bundan dört yüz yıl önceydi... Elbet artık aynı dil kullanılmayacaktı.
Ancak hem Klasik Yunana , hem Klasik Fransız edebiyatına böylesine
meydan okuyup, onların dile getirdiği öze, temele bunca sadık kalabilmek
için belki de Amerikalı, New York’lu , Soho’lu olmak gerekiyordu.
Kraliçe
Phedra(Kate Valk) yine üvey oğlu Hippolitos’a (Ari Fliakos) çılgınlar
gibi aşıktı , önce tutkuyla sonra kıskançlıkla ve suçlulukla yanıp
tutuşuyordu. Kral Theseus (Willem Dafoe) yine intikam hırsıyla tanrılara
yalvarıyordu. Ama günümüzde yasak arzuları dindirmenin, intikam
almanın yolları yüzyıllar öncesinden çok farklı!
Motosikletlerle
taşınan palmiyeler altında, amansız bir yarış, badminton maçı sürerken,
“Birdie “ adı verilen beyaz tüylü toplar uçuşurken, erkek kahramanlarımız
her an görkemli bedenlerini, kaslarını, adalelerini sergilerken
(erkek merkezli kültürümüzde beden görünüşünden daha önemli ne var
ki!) ve ha bire oralarından buralarından terlerini silerken, mitolojideki
aşk tanrıçası Venüs’ün (Fiona Leaning), oyundaki maçın hakemine
dönüşmesi çok doğal...
Yemeden
içmeden kesilmiş, anoreksik bir süper modeli andıran Kraliçe Phedra’nın
da frenleyemediği şehvet nöbetleri ve suçluluk krizleri sırasında
ha bire içini, iç organlarını, temizlemek ve boşaltmak istemesi
(şırıngalar, lavmanlar, oturaklı tekerlekli sandalyeler) : çevresindekileri
yönetmeye kalkıştığında ayağına giyeceği ayakkabıya kafayı takması
(İmelda Marcos’u düşünün!), kendini bile yönetememesi , bunlar da
çok doğal...
En
olmayacak şeyi, bize doğalmış gibi kabul ettiren yönetmen Elizabeth
LeCompte, yalnız oyuncularının beden dilini değil , aynı zamanda
21. Yüzyılın en gelişmiş sahne, ışık ve ses tekniklerini de kullanıyordu.
Sahnede sürekli hareket eden camlar, aynalar., video ekranları...
Bunlar üzerinde izlediğimiz bedenlerin altıyla üstünün bağımsız
devinimleri, bedenlerin mermer heykellere dönüşmesi... En ufak bir
soluk alışın ya da raketle topa vuruşun , teknik olanaklarla gök
gümbürtüsüne ya da kışkırtıcı seslere dönüşmesi... Ayrıntılara yerim
yok , hepsi çok çarpıcıydı.
Oyun, birkaç katmanlı, farklı okumalar sunuyordu. Salt günümüz trajedisi
ya da tarihle hesaplaşma, tiyatroyla hesaplaşma diye de izleyebilirsiniz.
Olağanüstü
titiz, denetimli ve disiplinli oyunculuk, insanı şaşkına çeviren
biçimsel mükemmellik, soluk soluğa izlenen bu gösteriyi eşsiz kılıyordu.
Ve bunca biçimsellik, teknik donanım tiyatro büyüsünü engellemiyordu.
Eski
Yunan’dan günümüz Amerika’sına, Fransız rönesansından geçerek ulaşılan
bu temsili , Tiyatro Festivalinde, 2-3-4 Haziranda Enka Oditoryumunda
görebilirsiniz.
02 Haziran 2002
|