|
Yazılar
2002
Paris'te,
Dünya Şiir Gününde: UNESCO,
Nazım Hikmet'i kucakladı.
"Bu
millet var oldukça, yeryüzünde Türkçem konuşuldukça, ben bu dilin
ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış insan olarak yaşayacağım."
Nazım Hikmet
UNESCO,
Nazım Hikmet'in 100. Yıldönümü olan 2002 yılının, "Nazım Hikmet
Yılı" olarak kutlanmasını onaylamış ve tüm üye ülkelere bu
yolda tavsiyede bulunmuştu. Bu karar, Nazım Hikmet Kültür ve Sanat
Vakfı'nın girişimi , Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın başvurusuyla
gerçekleşmişti.
Yine UNESCO, bundan birkaç yıl önce 21 Mart tarihinin "Dünya
Şiir Günü" olarak kutlanması kararı almıştı...
Üç gün önce bu iki tarih ve bu iki karar birleşti, bütünlendi.
Günlerden 21 Mart 2002... UNESCO'nun Paris'deki merkezindeyiz. "Dünya
Şiir Günü"nde, Türk şairi, dünya şairi , Nazım Hikmet'in 100
yılı kutlanıyor. Ev sahipliğini Türkiye Cumhuriyeti'nin Kültür Bakanlığıyla,
UNESCO, birlikte üstlenmiş.
Önemli olan Anma toplantısının yapılacağı salona ilk girdiğimde,
beni bir telaştır aldı. Fazlasıyla ciddi, fazlasıyla soğuk bir salon!
Şiir dünyasının kucaklayıcı sıcak dünyasından çok, hassas dengelerin
kollandığı "müzakereler" dünyasına yaraşır bir salon!
Düşünsenize, yalnız sahnedeki koskoca uzun kürsünün değil, dinleyici
koltuklarının önünde bile sıra sıra mikrofonlar uzanıyor. Evet duvarlarda
Nazım afişleri, şiirleri var ama yine de salonun "soğukluğunu"
kırmak zor olacak diye endişelenmeden edemiyorum...
350 Kişilik salon bir anda doluverdi. Türkler, Fransızlar, yabancı
delegeler... Yer bulamayanlar, arka duvara, cam kenarına dizildi...
Ve ... Nasıl, ne zaman oldu bilmiyorum ama benim daha ilk andan
tüm endişelerim yok oldu. İzleyicilerin Nazım Hikmet'e duydukları
sevgi, hayranlık, saygı ve böyle bir toplantıya duydukları hasret,
özlem , şairin gücüyle , şiirin gücüyle buluştu. Yürekler, duygu
ve düşünce yoğunluğuyla coşmaya başladı. Bu yoğunluk ve coşku, akşamın
finalinde Genco Erkal'ın yorumuyla doruğa ulaşacak, bir kez daha
izleyicilere unutulmaz anlar yaşatacaktı.
Ama durun böyle değil, en başından anlatmalıyım... Yalnız akşamın
programına geçmeden önce, bu toplantının bir özelliğini ya da önemini
de vurgulamalıyım:
Bugüne dek gerek Türkiye'de, gerek yurt dışında, (100. Yaşından
önce de) Nazım Hikmet'e ilişkin sayısız toplantı yapıldı. Türkiye
Cumhuriyeti devleti uzun yıllar bunları ya yasakladı, ya görmezden
geldi, katılanların, düzenleyenlerin başına dertler açtı. Sonra,
sonra kimi toplantılara, etkinliklere devlet, katkıda bulundu, destekledi,
katıldı, temsilci gönderdi... Oysa bu kez, Paris'teki bu toplantı,
Nazım Hikmet'i anmak için bizzat devletin düzenlediği, inisiyatifi
kendi aldığı ve gerçekleştirdiği bir toplantıydı.
Bana herhangi bir yorum yapmak düşmüyor. Şair kendisi söylemiş zaten:
: "Heraklik, Heraklit!
Akar suya kabil mi vurmak kilit?"
Artık programa geçebilirim...
"Dünyanın
sesi"
UNESCO nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Bozkurt Aran'ın
hoş geldiniz konuşmasıyla başladı toplantı. Aran, Nazım Hikmet'in,
dünya şairleri üzerindeki etkilerine değinecek, Neruda'nın "Nazım,
dünyanın sesi olmuştur" sözünden hareketle, bu çatıda onu anmanın
önemini vurgulayacaktı.
UNESCO Genel Direktörü Koichiro Matsuura, açış konuşmasında Nazım
Hikmet'i, "Adaletin, hakkın ve aşkın şairi" diye tanımlayacak
"şiirleriyle yalnız ülkesine değil, dünyaya da ışık saçtığı
için" 2002'nin "Nazım Hikmet Yılı" olmasını oybirliğiyle
benimsediklerini, bu kararın dünya barışı için de önemli olduğunu
söyleyecekti.
Matsuura, "Kardeşlerim / bakmayın sarı saçlı olduğuma / ben
Asyalıyım. / Bakmayın mavi gözlü olduğuma / ben Afrikalıyım"
diyen şairin yüzüncü yılını kutlamak için UNESCO'daha uygun bir
yer olmadığını belirterek konuşmasını bitirdi.
Toplantıya katılması beklenen Kültür Bakanı İstemihan Talay, Azarbeycan
Kültür Bakanının Türkiye'ye gelmesi ve Nevruz kutlamaları nedeniyle
Paris'e gelememişti. Onun adına bir konuşma yapan müsteşar Fikret
Üçcan, Nazım Hikmet'i 100 yılında yurt dışında da anma olanağı verdiği
için UNESCO'ya teşekkür etti ve şiirin dünyadaki hiç eksilmeyen
gücünü dile getirdi. Yeryüzünde ırkçılık , ayırımcılık, haksızlık
sürdükçe , şiirin gücü sürecekti.
Bu kısa konuşmaları Nazım Hikmet Vakfı'nın gerçekleştirdiği, Can
Dündar'ın yönettiği Nazım Hikmet belgeseli (yarım saatlik kısa versiyonu)
izledi.
Nazım, Victor Hugo, Neruda
Sıra paneldeydi. (Adı paneldi ama niteliği panel değil, konuşmalardı.)
"Türkiye Göçmenleri ve Kültürleri, Elele Derneği"nin müdürü
Gaye Petek'in yönettiği yuvarlak masa toplantısında (aslında masa
da yuvarlak değil, uzundu) dört konuşmacıydık.
Önce İlber Ortaylı, Nazım Hikmet'in köklerini anlatıp, ailesinden
yaşamına, Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine kısa bir
gezintiye çıkardı bizleri.
Ben, altı anahtar sözcük çerçevesinde Nazım Hikmet'i anlatmaya çalıştım.
Altı sözcük, çünkü ilk turda altışar dakika konuşmamız istenmişti.
Seçtiğim sözcükler, "Bütünlük", "Yaratıcılık",
"Direniş", "Aşk", "Cesaret" ve "Empati"ydi.
Fransız Eğitim Bakanlığına bağlı öğretim üyesi Alain Seksig, kendi
öğretmenlik deneylerinden yola çıkarak, heyecan verici şeyler anlattı:
Fransız orta okullarında Nazım Hikmet'in şiirlerinin okutulduğunu,
çocukların, gençlerin Nazım'ın şiirine nasıl ve niçin heyecanla
sarıldıklarını... Nazım Hikmet şiirinin yalınlığı, söyleme biçiminin
açıklığı, netliği ama yine de bu şiirin büyüklüğü, her alanı kapsaması,
yeryüzünü kucaklaması, gençlerin Nazım'ın şiirini sevmelerine neden
oluyordu. Şairin fildişi kulesinden değil, yaşamın içinden yazmasına,
baskıya ve ayırımcılığa karşı çıkmasına bağladı bu ilgiyi, bu sevgiyi.
Nitekim kısa bir süre önce Paris'te dev bir salonda gerçekleştirilen
dünya şiiri günlerine, bir okul, yalnız Nazım Hikmet'in şiirleriyle
katılmıştı. Onu dinledikçe nasıl da kıskanıyordum Fransız okullarını...
Bu yıl Fransa'da Victor Hugo'nun 200. Doğum yılı kutlanıyordu. Ve
birçok okul Nazım Hikmet'i ve Victor Hugo'yu birlikte anacaktı.
Elele Derneği de iki "sürgün"ü birlikte anmanın hazırlıkları
içindeydi. (Fransa'da Nazım Hikmet'e ilişkin öyle çok şey yapılıyor,
kitaplar basılıyor ki, vb, bunlar ayrı bir yazı konusu olur.)
UNESCO'da görevli, Şili asıllı René Zapata ise bundan 50 yıl önce
1952'de önce Berlin'de , sonra Moskova'da karşılaşan ve dost olan
iki "sürgün"ü yanyana getirdi: Nazım ve Neruda. İkisi
de, su, toprak, ateş ve hava gibi en temel öğelerin evrensel ve
durdurulmaz gücüyle yenmişlerdi en büyük güçlükleri. Ve şiirleri,
gerek kendi ülkelerini, gerek dünyayı her geçen gün daha güçlü etkiliyordu.
Bu etkiyi durdurmak olanaksızdı.
Neruda 1971'de Şili Büyükelçisi olarak UNESCO'ya gelmişti. Ve işte
şimdi de Nazım UNESCO'ya geliyordu. Ve René Zapata enfes bir İspanyolca'yla
Neruda'nın "Nazım Geliyor" şiirini okudu.
Fransızca, İngilizce , İspanyolca... Dillerin kardeşliğiyle sarmalanmıştık.
Nazım, Neruda, Victor Hugo... Dünya şairleriyle yüreğimiz çoktan
ısınmıştı... Tam bütün bunlarla kanatlanmıştık ki, beklenen an geldi.
Genco Erkal
Beklenen an geldi. Soluklar tutuldu. Genco Erkal sahnede göründü...
Ama durun sahne yok ki! Yani sahne var ama, upuzun kocaman bir kürsüyle
kaplı sahne. Onun da hemen arkasında bir masa! Tüm sahne alanının
her santimetre karesini kullanarak bu şiirleri yorumlamaya alışık
olan Genco Erkal acaba nereye sıkışacak diye geçirirken içimden,
bir de baktım, hop, masanın üzerine sıçrayıverdi. O minicik masanın
üzerinde Nazım'ın şiirlerini Fransızca söylemeye başladı. Ne tiyatro
ışığı var, ne spot! Eyvah masanın o sınırlı alanında tutuklu kaldı,
kelepçeli kaldı diye endişeleniyorum ki, okyanuslarda dalgalanan
ceviz kabuğu misali, masayla birlikte dünyaya yelken açtı. İlk birkaç
dakika sonra, masa, masa olmaktan çıktı. Yani artık masayı görmüyor,
kürsüyü, mikrofonları görmüyor, Nazım'ın, daha güzel bir gelecek
tutkusuyla direnişine, kavgasına katılıyorduk.
Direniş, kavga, barış, aşk, hasret, özlem şiirlerini Fransızca yorumluyordu
Genco Erkal. Ama araya Türkçelerini de katarak... Böyle bir gecede
şairin ana dilini (UNESCO'nun resmi dillerinden biri olmasa da)
duymadan edemezdik.
Tıpkı Londra'daki törende tanıklık ettiğim gibi , burada da tek
kelime Türkçe bilmeyen Fransızlar gelip, Türkçe söylediği her sözcüğü
anladıklarını belirteceklerdi.
Genco Erkal'ın , şairin dünyasında ama aynı zamanda dünyanın halleri
arasında bizi çıkardığı yolculuk sona erdiğinde, o küçük salon öyle
bir ayağa kalkıp alkış tufanıyla çalkalandı ki, değil UNESCO binası
, koca Paris sarsıldı sandım. Salonu dolduranların kimi gözyaşlarını
tutamıyorlardı.
İşte Paris'te UNESCO'da, Dünya Şiir Günü'nde , dünya şairi, yurttaşım,
Nazım Hikmet'i anma toplantısı böyle geçti.
Zeynep
Oral
|