|
Yazılar
2002
ESİNTİLER-
ZEYNEP ORAL
New
York yolunda bir öykü...
Sevgili Okurlar, siz bu yazıyı okuduğunuzda, bir çok sanatçıyla
birlikte ben de, yarınki "Büyük Gece"ye hazırlanıyor olacağım.
"Büyük Gece" New York'da... Manhattan'ın orta yerinde
, Kaye Playhouse adlı bir tiyatro salonunda... New York'da yaşayan
iki gönüllünün, Güngör Mimaroğlu ve Serdar İlhan'ın aylardır çalışıp
oluşturdukları zengin bir programla Nazım Hikmet, yüzüncü yılında
orada da anılacak.
Nasılsa geceye katıldıktan sonra , izlenimlerimi sizlerle paylaşacağım.
Şimdi, Amerika'ya uçmadan önce yazdığım bu "yedek yazı"da
şuna değinmek istiyorum:
Türkiye'den ayrıldıktan sonra , Nazım Hikmet, barış elçisi, barış
gönüllüsü, barış eylemcisi olarak dünyanın dört bir yanına gitmiş,
şiirlerini, kitlelere okumuş ancak A.B.D. ona hiçbir zaman vize
vermemişti. Bunu kendisi de dile getirmişti.
1962'de yazdığı, hani "Yaşım altmış / on dokuzumdan beri bir
düş görürüm / yağmur çamur yaz kış /uykuda uyanık / takılmış düşümün
peşine yürürüm." diye başlayan adsız şiirinin bir yerinde "Avrupa'yı,
Asya'yı, Afrika'yı düşümle dolaştım / bir Amerikalılar vize vermediler"
der...
İşte görüyorsunuz, politik engellemeler, sanatın gücü karşısında
er ya da geç, geriliyor, hükümsüz kalıyor. Nazım'ı ülkeden içeri
almak istemeyen Amerika'nın edebiyat dünyasına, Nazım'ın şiiri zaten
çoktan girmişti. Nermin Menemencioğlu'nun, Talat Halman'ın , Ali
Yunus, Kemal Karpat , Randy Blasing ve Mutlu Konuk'un çevirileriyle,
şiir kitaplarıyla girmişti. Amerikalı şairlerle , sanatçılarla kurduğu
ilişkiyle, müzikle, şarkıyla, tiyatrosuyla girmişti. Yarın akşamki
kutlamada "vize mi, o da neymiş" diyeceğiz...
Yarın akşamki törende ben de bir konuşma yapacağım. Henüz salonu
görmedim ama eğer ortam elverişliyse, belki sonunda çok sevdiğim
o öykümü de anlatırım. Öyküyü önce sizlerle paylaşıyorum:
Yıllar önceydi. Sanki dünyanın öbür ucundaydım...
Oysa Altay Dağlarındaydım. Moğolistan, Sibirya ve Çin sınırında,
dağlarla çevrili bomboş bir alanda...
Bu uçsuz bucaksız düzlükte, Türkolog arkadaşım Vera Feonova ve ben,
yolda kalmış aracımıza yardım gelmesini bekliyorduk. Ama ne gelen
vardı, ne giden... Görünürlerde de ne köy, ne kasaba... Kuş uçmaz,
kervan geçmez bir dağ başında, yola benzemeyen bir yoldaydık...
Bir ara, yanımızda bir traktör belirdi.
Traktörün arkasındaki kasadan iki köylü kadın, altı çocuk, bohçalarıyla
birlikte indiler. Traktör yoluna devam etti. Kadınlar, çocuklar
ve bohçalar yanımıza yerleştiler. Birlikte beklemeye başladık.
Dört saat sonra yoldan geçecek olan otobüsü bekliyorduk. Beklerken,
sohbete daldık. Vera'nın Rusça-Türkçe çevirmenliğiyle anlaşıyorduk.
Vera , benim Türk olduğumu söyleyince, şöyle bir süzüp, tarttılar
beni: "Hele bir Türkçe konuşsun" dediler.
Benim Türkçemle , onların Türkçesi çok farklıydı. Ama yine de kimi
sözcüklerin aynı olduğunu bilecek kadar yörede kalmıştım.
"Bir, iki, üç..." diye saymaya başladım.
"Yok bunu herkes ezberler, başka şey söylesin" dediler...
Başka şeyler söyledim . Bir türlü ikna olmadılar, aralarında fısıldaşıp
durdular. Sonunda Vera'ya "Gerçek Türk ise, sahiden Türkiyeliyse,
bize Nazım'dan bir şiir söylesin" dediler.
Söyledim.
Yüzlerinde gülümseme, dinlediler, bitince boynuma sarıldılar.
Yeryüzünün öbür ucunda , Sibirya , Çin, Moğolistan sınırında , bir
dağ başında, Altaylı iki köylü kadına ve çocuklarına "Gerçek
Türk ve sahiden Türkiyeli" olduğumu kanıtlamak için Nazım Hikmet'in
şiirine sarılışımı hiç ama hiç unutmadım, unutmayacağım...
13
Nisan 2002
|