|
Yazılar
2002
Mardin "Dünya Kültür Mirası" kenti olmaya aday
MARDİNLİLER KOLLARI SIVADI
Mardin
eşiğinin güneyinde, o koca, dik dağ kütlesinin yamacına bel vermiş,
sırtını tepedeki Mardin Kalesi'ne dayamış o görkemli taş evler arasında
dolaşıp duruyorum... Dapadar kıvrılıp giden yollar, iç içe geçmiş
çarşılar, kemerlerin altından geçen yokuşlar, aşağı inen, yukarı
çıkan basamaklar, dönüp dolaşıp, ha bire bir camiye, medreseye,
hana, hamama, kiliseye ya da bir eve dayanıyor... Koskoca kesme
taş blokların kelebek kanadı inceliğinde saydamlaşmasını, dantel
ya da oya gibi işlenmesini yalnız gözlerimle değil, beynimle da
kavramaya çalışıyorum.
Sabahın
ilk ışınlarıyla birlikte kendimi dışarı atmıştım. Sokakların ve
evlerin, kısacası taşın muhteşem gösterisini izlemeye... Eski kent
dev bir sahneden farksız...Güneş yükseldikçe, kentin üzerinden perde
kalkıyor. Yani gölgeler küçülüyor . Artık kent spot ışıkları altındadır.
Ve taşların, Mezopotamya'ya açılan şiiri, müziği, ve ışık gösterisi
gün boyu sürecektir...
Bu yazıyı, sizi, yeryüzünün belki de en güzel kentlerinden birinde
dolaştırarak sürdürebilirim...
Dünden bugüne, Sümer, Asur, Hurri, Urartu, Pers, Grek, Roma, Bizans,
Selçuklu, Artuklu ve Osmanlının izini sürüp, dinlerin, inançların
kardeşliğinden, birbirine karışan ezan sesiyle, kilise çanlarının
uyumundan söz edebilirim... Labirenti andıran o dar sokaklarda,
"Abbara" yani üstü özel mülkiyet, altı halka açık tünellerde
yolunuzu kaybetmemenin yollarını öğretebilirim... Midyat'tan çıkarılan
taşın , önce yumuşak, işlemeye çok elverişli olduğunu, zamanla sertleştiğini,
dayanıklılığının arttığını... Mardin ve Midyat evlerinin siluetini
Suryani, taş işçiliğini ise Ermeni ustalara borçlu olduğumuzu...
Taş işçiliğinde olduğu gibi gümüşçülüğün, bakırcılığın, çömlekçiliğin,
dokumacılığın, kuyumculuğun, babadan oğula, ustadan çırağa geçerek
süregeldiğini... O dar sokaklarda, basamaklarda, yokuşlarda taşımacılığın
hala katır ve eşeklerle yapıldığını ... Her yerde Türkçe kadar Arapça
ve Kürtçe konuşulduğunu, ülkeyi terk etmek zorunda kalan Suryanilerin
yeni yeni dönmeye başladıklarını... Ve daha neler neler anlatabilirim...
Ama yine de hiç bir şey anlatmış olmam. En iyisi siz gidip kendiniz
görün.
Mardin'e
daha önceki gidişlerimle bu gidişim arasında gözlemlediğim en büyük
fark, (aşağıda gelişen Yeni Kenti saymazsak) insanların dinamizmi
oldu. Evet hala dert çok derman yok . Eski kent hala kanalizasyona
kavuşmamış . (Son iki yıldır kanalizasyon yapılırken, ödenek ayrılmadığı
için müteahhit bırakıp gitmiş.) Susuzluk hala büyük bir sorun. GAP
İdaresinin açtığı iki kuyunun biraz yararı olmuş. Ekonomik kriz,
işsizlik belleri bükmüş.Ama eskisinden farklı olarak, herkes yakınmakla
kalmıyor, tam tersine herkes kolları sıvamış, "biz ne yapabiliriz"in
peşinde...
Mardin'de kaldığım üç gün içinde Vali, Belediye Başkanı'ndan sokaktaki
adama, işletmecisinden meslek sahibine, Midyat'ta Mor Şmuni Kilisesi'ndendeki
Metropolit'ten, Deyrülzafaran Manastırındaki rahiplere , Meslek
Odalarından , Sivil Tooplum Kuruluşları temsilcilerine görüştüğüm
herkes kolları sıvamış , kent bilincini geliştirmek, Mardin'in tarihi
ve kültürel mirasını korumak, geliştirmek üzere harekete geçmiş.
Yerel Gündem 21 projesi çerçevesinde Kent Konsey'ini geçen yıl oluşturmuşlar.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın, Uluslararası Yerel Yönetimler
Birliği'nin desteği ve koordinatörlüğünde projelerini geliştiriyorlar.
İstanbul Teknik Üniversitesi, GAP İdaresiyle sürdürüyorlar işi.
MAREV (Mardinliler Eğitim ve Dayanışma Vakfı) başta olmak üzere
sayısız sivil toplum kuruluşuyla birlikte çalışıyorlar...Projelerinin
adı MERDİNAR . (Mardin Katılımcı Kentsel Rehabilitasyon. )
Bu proje için Dünya Bankası'ndan , İsviçre Hükümetinden on milyon
dolar sağlanmış. Projeyle ilgili yapmak istedikleri (restorasyondan
belgesel filmlere, turizme yönelik etkinliklere) öyle çok şey anlattılar
ki, ve herkes bu on milyon dolardan öyle çok söz etti ki, bu para
hangi birine yetecek pek anlayamadım.
Yaşlı,
genç, her yaşta Kent Konseyi üyeleriyle birlikteyim. Üç günde bir
Valiyi, Belediye Başkanını yanlarına katıp, kenti adım adım dolaşıyorlarmış.
"Daha önce sokakta vali görmemiş insanlar, çok mutlu oluyor"
diyorlar. Alıp da onları nereye gidiyorlar ? Örneğin, projenin ilk
ayağı olan ünlü tarihi Sipahiler Çarşısı'nın restorasyonuna. Ben
de gittim, gördüm. Çalışmalar hızla ilerliyor. Kemerlerin altındaki
dükkanlar onarılıyor, özgün haline kavuşuyor, taşın neşesi yerine
geliyor. Ve dükkanı onarılan, o gün hiçbir şey satılmasa da, gelip
içinde oturuyor, dükkana ve çarşıya sahip çıkıyor.
"Bu bir toplumsal dönüşüm projesi " diyorlar. "Hepimiz
katılmalıyız " diyorlar.
Belediye Başkanı Abdilkadir Tutaşı, en büyük destekçi. Parasızlıktan
yakınsa da (işçilerine 20 ay maaş ödeyemediği olmuş, ama biri onu
terk etmemiş, ona inandıklarından) her an Kent Konseyi'nin hizmetine
koşuyor. Kent Konseyi'nin önünde değil, sıradan bir neferi gibi.
Tarihi Mardin evlerinin butik otel ve ev pansiyonculuğuna açılması
için girişimler teşvik ediyor. Nitekim ben beton otelde kalmam,
taş evde kalırım diye tutturduğumda, kent merkezinde, henüz restorasyonu
tamamlanmamış, iki eski taş evin daha doğrusu konağın, bir araya
getirilmesinden oluşan "Erdoba Evleri"nin bir odasına
yerleştim. (Erdoba , Mardin'in eski adı 6. Yüzyıl Asur belgelerinde
geçiyor) 30 odalı, "Erdoba evleri" ve hemen yakınındaki
18 odalı "Şatana Evi" Mayısta açılacakmış... Her ikisi
de , konumuyla, mimarisiyle, taş işçiliğiyle insanı büyülen yapılar.
Kent Konseyi tüm restorasyon uygulamalarına katkı sağlıyor. Ve tüm
Mardinliler, şu sırada, Kültür Bakanlığı'nın önderliğinde yapılan
bir başvurunun onayını bekliyor: Mardin Birleşmiş Milletler'in "Dünya
Kültür Mirası"listesinde aday...
Bu
kez Mardin'de , beni en çok kadınlar etkiledi. GAP İdaresi'ne bağlı
üç ÇATOM'u (Çok Amaçlı Toplum Merkezleri'ni) görme, orada her yaştan
her birikimden gelmiş kadınlarla konuşma fırsatı buldum. Mardin
-Midyat yolunda Ömerli , Mardin'de Evren Mahallesi ve Saraçoğlu
Mahallesin'de gittiğim bu merkezlerde, okuma yazma, beceri geliştirme,
dokumacılık, tekstil ve her konuda pratik bilgiler ve "Kendi
İşini Kendin Kur" programı veriliyor.
Ülkemizde, özellikle Güneydoğuda kız çocukların okula yollanmama
nedenlerini anlatmama gerek yok herhalde... (Yoksa siz, kızlar da
okula gidiyor mu sanıyorsunuz?!) Şimdi bu merkezlerde , karşımda
20, 30 ya da 50 yaşında okuma yazma öğrenen kadınları dinlerken
onlardan çok ben heyecanlanıyorum.
Kadınlarımızın toplumsal yaşama katılamamalarının nedenlerini de
tekrarlamama gerek yok sanırım. Yalnız okuma yazma değil, el işi
ya da dokumacılık öğrenirken bile hala direnişle karşılaştıklarını
anlatanlar da var. Evin işini aksatmadıkları sürece buraya gelme
izni olan var. Çocuğunu komşuya bırakıp gelen var. Günde iki posta
, çeşmeden eve bidonlarla su taşımak için merkezden ayrılan var...
Kocasının / babasının/ ağabeyinin direnişine karşın gelen var...
Geliyorlar çünkü....
Kendileri anlatsın daha iyi :
"Eskiden, evde kördüm, buraya geldim gözüm açıldı."...
"Topluma giremezdim, dışlanmaktan korkardım şimdi korkmuyorum.
Konuşuyorum. İstediğimi söylüyorum" ..."Çarşıya çıkınca
ana caddeyi kullanamazdık hep ara sokaklardan geçerdik, şimdi caddeden
başımız dik geçiyoruz"... "Artık sokaktakiler, alıştılar
kadın görmeye." (Ömerli'deydik)
"Ben haklarıma öğrenmek, haklarıma sahip çıkmak için geliyorum
buraya"... "Ben fizibiliteyi öğrendim. Piyasa araştırması
yaptım .İpliği ucuz yerden almayı sağladım."... "Para
kazandım ilk defa. Sipariş çoğaldıkça daha çok kazanıyorum. Doğrusu
büyük zevk kendi paranı kazanmak."... "En çok sipariş
kilime geliyor. Ben de kilimdeyim."
"Ben buradaki dayanışmayı seviyorum. Arkadaşlarla sonsuz bir
dayanışma var."... "Birlikte gezilere gidiyoruz, bizim
gezecek başka yerimiz yok ki."... "Tek sosyal aktivitem
buraya gelmek."
"Ben sağlıkla ilgili hiçbir şey bilmiyordum." ... "Evet,
evet, en çok sağlığımızı korumayı öğrendik."
"Ben Türkçe öğrendim burada"... "En çok annelerin
Türkçe öğrenmesi lazım zaten."... "Ben çocuğun okuluna
yardımcı olabilmek için geliyorum buraya."
"Yalnız dikiş, nakış değil, oturup kalkmayı, hareket etmeyi
öğrendim ."
"Güneydoğu kadını çok beceriklidir ama hep bastırılmıştır.
Yani güneşsiz kalmışız. Biraz ışık gördük mü, çiçek açıyoruz".Bunu
söyleyen Gülbahar'dı. Arkadaşları takılmadan edemedi: "Gülbahar,
şair olacak."
"Tek başıma Valiye çıkıp konuştum. Buraya gelmeseydim, bu cesaretim
olur muydu?" Hasine söylemişti bunu. Ötekiler atıldılar "Vahide
de çıktı Valiye, Media da..." "Ben artık Cumhurbaşkanına
bile çıkarım. Hiç çekinmem.!"
Her birinin ayrı öyküsü vardı. Tek cümleyle söylemek gerekirse hepsi
öğrendikleri artı değerler dışında, özgüvenlerini kazanmıştı.
Mardin'den ayrılmadan önce kadın, erkek, yetkili yetkisiz tüm Mardinlilere
bir dilekçe vermek geçti içimden: Eski kenti tam ortadan boydan
boya kesen ana caddenin adını sordum, "Birinci Cadde"
dediler! İnanamadım!
Olacak şey mi bu! Yeni kurulmuş kentlerde olabilir Birinci Cadde,
İkinci Cadde, Üçüncü Cadde ! Ama dört bin yıl hiç kesintisiz yaşanmış
yerleşim merkezlerinde... Tanrı aşkına biraz düş gücü!
Nusaybin- Midyat
Dillere
destan taşın çıktığı, taşın en çok işlendiği , taş işçiliğiyle ve
gümüş telkari işçiliğiyle ünlü Midyat'da, hala SİT kararı alınamadığından,
başı bozuk yapılanma sürüp gidiyor... Köylerde de yeni yapılanmalar
var: İnsan yapılanmaları...Köylerini terkeden Süryaniler yavaş yavaş
dönmeye başlıyor. (Çayırlı, Elbeğendi köylerine örneğin.) Ama terkedilmiş
evlere, korucular yerleşmiş. Dilekçeler veriliyor, yurtdışında temsilciler
seçiliyor. Müzakereler sürüyor. Rastladığım, dönüş yapanlar, "
bu işin sonu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde" biter diyor.
Midyat-Nusaybin arasında 45 kilometrelik , yemyeşil ovalar, kavaklarla
kaplı yamaçlar arasında, dağlar arasında, kıvrıla kıvrıla ilerleyen
yolda, yanı başınızdan akan "Beyaz Su" , Çatak Çayı size
eşlik eder. Bu suyu Mardin'e akıtmak için elli yıldır konuşulduğunu,
ama hiçbir şey yapılmadığını öğrenirsiniz. Sağda solda tepelerde
, terkedilmiş ya da boşaltılmış köyler görür kahrolursunuz. "Hayalet
evlerde" sönmüş yaşamların izleri, kararmış taşlardan, kavrulmuş
ağaçlardan yansır. Yolun sonunda Nusaybin'e vardığınızda, elinizi
uzatsanız Suriye toprağını tutacak olursunuz. Ama uzatamazsınız.
Mayın döşelidir.
Turizm Bankasının ilk kredileriyle gerçekleşen ve yirmi yıldır tüm
yöreye hizmet veren ve hala yörenin en elverişli ya da konforlu
Nezirhan Hotel'in sahibi Aziz Devrimci'yi tanımasaydım belki de
Dara Harabelerini görmeye gitmezdim. Darius'un antik kenti, Büyük
İskender'in yerle bir ettiği Dara (Oğuz Köyü) , İpek Yolu üzerinde.
Rivayete göre Mezopotamya'nın ilk barajı, ilk sulama kanalları burada.
Ben ancak zindanı, köprüleri, sarnıçları, su yollarını ve buradan
alınan antik taşların yol ve köy evi yapımında kullanıldığını görebildim.
Mardin- Midyat- Nusaybin... Üçü arasında gidip gelirken hep aynı
endişe, ayni tehdit insanların başı üzerinde Demokles'in Kılıcı
gibi sallanıp duruyordu : "Amerika İrak'a savaş açarsa, buraları
on yıl daha kendini toparlayamaz. " en çok duyduğum sözdü.
|