|
Yazılar
2002
ESİNTİLER-
ZEYNEP ORAL
22
Yıl Sonra Hindistan ve Nepal (2)
Ganj Sularında Temizlenmek ve Ölmek...
Tanrıların
anası, Ana Tanrıça Ganj nehri , sizin bildiğiniz gibi yeryüzünde
değil, gökyüzünde, cennette akardı bir zamanlar. Kral Bgahirat baş
tanrı, herşeyi var eden Brahma'ya yalvardı yakardı, Ganj'ı yeryüzüne
indir diye. Ama bir tehlike vardı. Ana Tanrıça kozmik gücüyle yeryüzüne
inerse, dünyayı sellere boğup yok edebilirdi. (Alışın artık, Hindistan'da
her şey kozmik!) İmdada bir başka tanrı, Şiva yetişti. Hani yok
eden, yeniden yaratmak için yok eden tanrı Şiva... Ana Tanrıça,
gökyüzünden yeryüzüne inerken , Şiva ona saçlarını uzattı. Ganj
Nehri, Şiva'nın saçlarının ormanında usulcacık yeryüzüne indi (Orta
Himalaya'larda bir yerde) Ve Şiva'nın anayurdu Varanasi'ye geldiğinde,
burayı öyle beğendi ki , kavisler çizerek oyalanıp durdu, kentten
ayrılmadan önce gerisin geriye dönmeye bile kalktı ve sonunda Bengal
Körfezine doğru yöneldi.
Kutsal kentte
Varanasi'deyim. Ana tanrıça Ganj, yeryüzüne indiğinden beri Hindu
ve Budistlerin en kutsal kentlerinden biri... Yeryüzünün sürekli
yerleşimi olan en eski kentlerinden biri . İlk kutsal kitap Veda'lar
tanığımdır ( İ.Ö.1500) Başka adı Banares. Aynı zamanda "Işık
Kenti" ya da "Öğrenme ve Yanma Kenti" diye anılıyor
("Yanma", yani aydınlanma , bilgilenme , tasavvuf düşüncesindeki
pervaneyle ışığı düşünün...) Ülkenin en ünlü iki üniversitesi burada)
İki milyon nüfuslu Varanasi, aynı zamanda "ölmeye gelinen kent".
Ganj, (Sanskrit ya da Hindi dilinde, Ganga ) insanı tüm günahlarından
arındırıyor. Hem bedeni hem ruhu temizliyor. Tüm hastalıkları yok
ediyor. Ana Tanrıça'nın bereketi, doğurganlığı insana geçiyor. Varanasi'ye
yaşamda bir kez olsa bile gelebilmek her Hintli için kaçınılmaz.
Olmazsa, ölmeye buraya geliyorlar. O da olmazsa küllerinin burada
Ganj'a dökülmesini istiyorlar. Ölümden sonra ruhu özgür bırakmanın
yolu Ganj'ın sularından geçiyor.
Sabah beşte kalkıp, daha gün ağarmadan, kentin dapadar yollarından
geçip, Ganj kıyısına indik. Nehir kıyısı boyunca, suya teraslar
halinde inen kat kat geniş basamaklar var. Bunlara "Gat"
diyorlar. Ortalık karanlıktı. Gat'larda gördüklerimi aklıma yerleştirmeye
çalışıyorum :
Taş basamakların en ucuna , belirli seyreklikte kocaman şemsiyeler
konmuş . Şemsiyelerin altında yarı çıplak ya da bir bez parçasına
sarılmış , çok yaşlı rahipler. Önlerinde bir mum , küçük bir ışık
ya da floresant lamba yanıyor. Kimi boş, bekliyor, kiminin önüne
bir iki kişi oturmuş, el falı baktırıyor, konuşuyor, önlerindeki
bir kitaptan açıklamalar okunuyor. Bu yaşlılar, gelenlere yol yordam
gösteren, güneş doğarken suya gireceklere öğütler veren, derde derman
bulan, geçmişi ve geleceği yorumlayan, "muska yazan",
tütsü derleyen, "aracılar"...
Şemsiyeler arasında upuzun kamışlar dikilmiş, kamışların tepesinde
rengarenk kumaş parçaları sallanıyor...
Her köşede kadınlar çocuklar, yapraklar içinde, minicik sepetler
içinde Ganga'ya adanacak, yani güneş doğarken suya bırakılacak çiçekler,
otlardan oluşan adaklar hazırlamış , onları 3-5 kuruşa satıyor.
Adakların ortasında minik mumlar...
Dakikalar geçtikçe kıyıya inen insanlar çoğalmaya başladı.
Biz, onların arasından sıyrılıp, kıyıda bekleyen mavnaya benzeyen
koca kayıklardan birine bindik. Kürekçi, küreklere asıldı. Kıyıdan
çok az uzaklaşıp, Ganj'ın üzerinde kaymaya başladık. Etrafta sonsuz
bir sessizlik vardı. Suları yaran küreklerin, küreklerin ucundan
damlayan suların sessizliğinde kayıyorduk... Elimizdeki , mumları
yanan adakları usulca suya bıraktık. Kayığın arkasında, karanlıkta
ışıktan bir yol oluştu. O yolda, herkes kendi düşlerine, kendi dileklerine
daldı...
Güneş doğarken
Kıyıdan biraz uzaklaşınca kentin silueti daha bir çıkmıştı ortaya...
Yüzlerce, binlerce tapınağın, stupanın , sarayın kuleleri, önümüzden
geçip gidiyordu. Kıyıda kimi yerler yüksek taş duvarlarla örülmüştü
.
Derken güneş doğmaya başladı. Kıpkırmızı, kocaman güneş, karşı kıyıdaki
ovanın üzerinden yükselmeye başladı. Bizim kıyı hareketlendi. insanlar
suya girmeye başladı. Rengarek uçuşan sariler, çıplak bedenler,
çocukların saçları, kadınların altın bilezikleri, gümüş hızmaları,
halhalları, tapınakların tepeleri, sarayların kuleleri, duvarların
taşları , şemsiyeler , hepsi, her şey , güneşin ilk ışınlarını kuşanıp
parıldamaya başladı...
İnsanlar yarı bellerine kadar suya girdiler. Önce suyu "kırmak"
ya da "yarmak"la işe başlandı. Hindu usulü selam ("Nameste")
gibi iki avucunuzu birleştirip suya daldırıp, suyla birlikte avuçlarınızı
başınıza kaldırıp suyu bırakıyorsunuz. Ana Tanriçaya "Senden
aldığımı sana veriyorum" diyorsunuz. Bu işi kap kaçaklarla
da ha bire üst üste tekrarlayanlar vardı.
Sonra Ana Tanrıçanın sularında dua edip yıkandılar. Giysilerini
yıkadılar, çocuklarını yıkadılar , çamaşırlarını yıkadılar, hayvanlarını
yıkadılar. Tamam Ganj'ın suları sulfurluymuş, mikrop tutmazmış ama
yine de... Sonra, tapınaklardaki çanlar çaldı, çemberler döndü.
Sonra rüzgarda ve güneşte rengarenk uçuşan sariler, giysiler kurutuldu.
Boyunlara çiçekten kolyeler asıldı. Daha çok, daha çok tütsü ve
minik ateşler yakıldı. Ortalığı duman sardı. Ama asıl dumanın kaynağı
ilerde. Odun yığınlarının olduğu yerde...
Ateş, kül, duman
Kayık gezisi bitip, yeniden karaya çıktığımızda, dumanın en yoğun
olduğu yerdeydik.
Burası ölülerin yakıldığı yer. Varanasi'de ölecek kadar şanslı olanlar
doğrudan cennete gidecekti. Bir yanda odun yığınları , öte yanda
yükselen duman. Havada ağır bir koku... İnsanoğlunun yanıp kül olması
kolay değil. Saatler sürüyor. Sonuçta bir avuç kül... Pat diye oracıkta
Ganj'a dökülüyor.
Ölü yakma işini yapanlar Dokunulmazlar ya da Tanrı'nın çocukları.
Ailenin erkeklerinin gözetimi altında. Kadınlar daha uzaktan seyrediyor.
Onlarda yas rengi yok. Yalnız yakılma işlemi bittikten sonra ölünün
en yakınları, erkekler başlarını kazıtıyor. O nedenle çevrede bol
bol açıkta berber var...
Gat'ların arkasındaki dapadar sokaklara dalıyoruz. İki kolunuzu
yana açıp yürüyemeyeceğiniz darlıkta... Karşıdan bir inek gelirse
yandınız. Geliyor da... Hayvan pisliklerine ya da çöplere basmamaya
çalışarak ilerliyorsunuz...
Dar sokaklarda her köşede bir tapınak , her köşede Tanrı Şiva'nın
simgesi. Binlerce görünümü olan Şivan'ın en yaygın simgesi , erkeklik
organı , fallik bir sütun. Üremenin, iktidarın, enerjinin simgesi
"lingam" ya da "linga" olarak şekilleniyor.
Ama bu simge hiç yalnız değil, hep "Yoni" nin ortasında
duruyor. "Yoni" yani dişilik organı, dişil enerji... İkisi
birbirini bütünlüyor. Başka yerlerde bu bütünlüğü suyla kutsamaya
tanık olmuştum. Varanasi'de sütle kutsuyorlar.
Hayır Varanasi'de karşınıza ansızın çıkan, yanı başınızda beliren
cüzamlılar ya da sakatlardan söz etmeyeceğim. Oralara yolunuz düşerse,
sizi Varanasi'ye gitmekten alıkoyacak hiç bir şey söylemeyeceğim.
Eğer yolunuz düşerse, Varanasi'ye on kilometre uzaklıktaki Sarnat'a
uğramadan dönmeyin. Buda'nın ilk vaazını verdiği , destansı İmparator
Aşoka'nın tapınaklarla donattığı ve yeryüzünün belki de en etkileyici
Buda heykelinin bulunduğu "Ceylan Parkı" burada.
Cinsellik değil Aşk
Hani
dünkü yazımda Ay tanrısı Çandra'yla , güzeller güzeli Hemavati'nin
aşk çocuğu Çandravma'dan söz etmiştim...İşte onun soyundan gelen
Çandela Krallığı , 900 yılından başlayarak başkent Kacuraho'da mucizeler
yaratmış. 10-12 yüzyıllar arasında kurdukları 85 tapınaktan 22'si
hala dimdik ayakta.
Kacuraho'dayım. Bir akşam önce izlediğim ses ve ışık gösterisiyle
büyülenmiştim zaten. Gündüz gözüyle, hayranlığım daha da artacaktı.
Bütün bu taş tapınakların üzerleri kabartmalarla bezenmiş. Yanlış
söyledim. Artık bunlara "kabartma" değil, heykel denir
(neredeyse dört boyutlu) . Ayrıca "bezenmiş" değil, mimariyle
heykel sanatı içiçe geçmiş , birbirini bütünlemiş, biri ötekini
var etmiş. Burada mimarın işiyle, heykeltıraşın ya da taş işçisinin
işini birbirinden ayırmak olanaksız.
Sonsuz ayrıntıları içeren bu heykellerde tanrılar, tanrıçalar, yarı
tanrılar, insanlar , gerçek ve gerçek dışı mitolojik hayvanlar,
(at, aslan fil, maymun, papağan, yarısı at yarısı aslan vb.)hepsi
bir aradalar. Ramayana ve Mahabarata destanlarından öyküler, savaşa
giden ordular, dansçılar, müzisyenler, güncel yaşamın çeşitli anları
ve olayları, hepsi taşlarda.
Ama taşlarda en çok görülen, Batılıların erotik heykel dediği ,
Hintlilerin "aşk heykelleri" dediği, tanrı ve tanrıçaların,
kutsal olan ve olmayan çiftlerin birbirine sarıldığı, flört ettiği,
seviştiği sahneler. İster tanrılar tanrıçalar , ister ölümlüler
arasında olsun taşlardaki cinsel birleşmelerde pornografik bir durum
yok. Kutsal,ulvi, yaşamı, kozmik enerjiyi, kozmik gücü , var olma
sevincini , yüceliği, evrenin temel gerçeğiyle bir olmayı kutsayan
sahneler.
Bunca çok tapınağın ve bu tür heykellerin çeşitli açıklamaları var.
Çandela Krallığının atasına verilen "Ay tanrısıyla Hemavati'nin
yasak aşkını tüm dünyaya yayacak ve yüceltecek" vasiyeti bir
yana bırakacak olursak , daha mantıklı açıklamaları yine inanç dünyasında,
Tantra Hinduizminde ve Kama Sutra'da bulabiliriz.
Tantra Hinduizmi , Veda sonrası Sanskrit metinlerde dile geliyor.
Şöyle özetlenebilir: Tek Varlık olan Yüce Gerçeklik'in iki görünümü
, Şiva (eril güç) ve Şakti (dişil güç) olarak kabul ediliyor. Evrensel
yaratılış için ikisinin birleşmesi adeta dinsel bir ayine dönüştürülüyor.
Yoga eğitimiyle belirlenen bu birleşmede cinsel haz değil, Mutlak
Gerçeğe, Bir'liğe, Tek'liğe ulaşmaktır amaç.
Kama Sutra ise iki bin yıl önce, Vatsayayana tarafından Sanskritçe
yazılmış aşk kuralları kitabı. Çiftler arasında duyarlılığı arttıracak
fiziksel birleşme yolunu, yordamını gösteren, birleşmeyi dinsel
ayine dönüştüren pozisyonlar...
Taşlardaki ışık
Kacuraho'da tapınaklar arasında dolaşırken en sık karşılaştığım
soru şu oldu:
"Kamboçya'daki Angkor tapınakları mı yoksa burası mı daha etkileyici?"
İkisinin ortak yanı heykel işçiliği ve bu heykellerdeki "Apsaras"lar.
Khmer'ler'in "Apsaras" dediğine, Hindu'lar "Surasundaris"
diyor . Yani tanrı katının kutsal dansçı kızları.... Büyük, çok
büyük, yuvarlak dolgun göğüsleri, ince belleri, geniş ve kıvrak
kalçaları, zengin takıları, dolgun dudakları , çapkın gülümsemeleriyle
burada da taşlarda dans etmeyi sürdürüyorlar.
Angkor mimari ve şehircilik açısından bütünlüğüyle, kapsadığı geniş
alan ve evreni simgeleyen yapısıyla çok daha çarpıcıydı. Burada
ise tapınaklar birbirinden kopuk, bağımsız ve hep aynı formda. Girişleri
alçak, bir bölümden ötekine geçtikçe yükselen, , dördüncü en en
kutsal bölüme varıldığında göğe doğru yükselen kuleler... Ancak
buradaki taş işçiliği, heykel sanatı çok daha görkemli, özenli,
ayrıntılı ve mükemmel. Bir de unutmamak gerek ki, Kaçuraho tapınakları
, Angkor'dan 200-30 yıl önce yapılmış.
Kacuraho'dan ayrılmadan önce bir de Cayna'lardan söz etmeliyim.
Çünkü onlara en çok burada rastlayacağım söylenmişti.
Hinduisme bir tepki olarak gelişen , çileci bir tarikat Cayna'lar
. Bütün canlılara karşı şiddetten arınmaya çalışıyorlar. Elindeki
çalı çırpıyla, taşı toprağı , yolları ovaları "süpüren"
birini görürseniz, bilin ki Cayna olabilir. Yanlışlıkla bir karıncaya,
bir böceğe basıp öldürmeyesiniz diye ortalığı süpürüyordur.
Cayna'lar iki tür. Tepeden tırnağa beyaz giyinenler. Onlara bol
bol rastladım. Ve yaz, kış, gece gündüz anadan doğma çıplak gezenler
. Bu sonunculara "çıplak" dememek için "gökyüzünü
giyinenler" diyorlar. Gökyüzünü giyinenlere hiç rastlamadım.
Ama her müzede, her sergide, her kitapta resimlerini gördüm.
Üzerine hiç ama hiç bir şey giymemiş bir kimseye "çıplak"
yerine "gökyüzünü giyinmiş" demek, Hintlilerin, inançlarını
dile getirmeleri hakkında küçük bir ipucu veriyor sanıyorum.
Kacuraho'yu gece ay ışığında ayrı gezdim, gündüz ayrı gezdim. Gece
olsun gündüz olsun Ay tanrısı Chandra hep benimleydi. Heykellerden
ışık sıçıyordu.
3-4
Nisan 2002
|