|
Yazılar
2002
Çatalhöyük Mucizesi...
Dayadım kulağımı toprağa taa derinden gelen sesi dinlemeye koyuldum:
İşte duyduklarım:
"Ben
Anadolu'nun Anası , Ana Tanrıça... Ben toprağı, toprak beni doğurdu...
Bir çok adım oldu: Kubaba - Kibele - Sibele - Arinna'nın Güneş Tanrıçası-
Daha sonra , Artemis - Diana - Meryem - Ayşe- Fatma.... Doğduğum
anda çocuktum , genç kadındım, çocuklu anaydım , yaşlı bilgeydim.
Geniş kalçalarım sonsuz doğurganlığımın, yaratma gücümün simgesi.
Doğuran, doyuran , yaşatan, benim... Sayısız mememden beslendi ,
denizler , ırmaklar, çaylar , dağlar, ovalar, bayırlar ve insanlar.
Geyikler, leoparlar, inekler , en çok ta boğalar dostum oldu. Tohumları
ektik, ekini yeşerttik ... Döl yatağıma düşen tohumlardan nice uygarlıklar
türedi. Sevabı da günahı da, benim değil, tohumu eken insanlarındır.
Ne ektilerse onu biçtiler..."
Ana
Tanrıçanın sesi çok derinlerden ve çok uzaktan geliyordu. Taa dokuz
bin yıl uzaklıktan... Ama aynı zamanda çok da yakından geliyordu.
Tam bulunduğum yerden. Çünkü bulunduğum yer Çatalhöyük'tü. ..
Dünyanın
ilk kenti
Çatalhöyük
bir mucize...
Çatalhöyük,
dokuz bin yıl öncesine, dokuz bin yıl öncesinin insanlarına, toplumuna,
yaşamına, yaşam biçimine, toplumsal hayatına açılan bir pencere...
Çatalhöyük
, uygarlık tarihinde, nice evrimler sonucunda , "Neolitik Devrim"
diye adlandırılan olaya tanıklık edebileceğimiz yer...
Çatalhöyük
, insanların doğa ile ilişkilerini kendi yararına dönüştürüp, hayvanları
evcilleştirip, toprağı ekip, üretime geçtikleri ve insanların üretime
dayalı ilk yerleşik yaşam düzenine geçtikleri yer...
Çatalhöyük
, dünyanın ilk kenti.
Bu
son tanımlamayı, " Çatalhöyük , dünyanın il kenti" tanımlamasını
yapmayı, doğrusu ben belki de göze alamazdım. Ancak bu tanımlamayı
yapan 1993'den beri Çatalhöyük'te arkeolojik kazıları yöneten bilim
adamı Ian Hodder olunca kayda geçirmeden edemedim.
Önceki
gün yüz kadar gazeteci, yayıncı Çatalhöyük'deydik. Kazının önemli
sponsorlarından birinin , Boeing'in yıllık basın toplantısı için
burayı seçmesi üzerine yola düşmüş , iş ortaklarından SunExpress'in
uçağıyla (elbet Boeing) Konya'ya uçmuş, oradan yaklaşık 50km. ötedeki
Çumra kasabasına uzanmış, oradan kazı alanına ulaşmıştık. Cambridge
ve Stanford Üniversiteleri Arkeoloji Profesörü , kazı başkanı Prof.
Ian Hodder'ın önderliğinde sürdürülen çalışmaları izlemiş, Çatalhöyük
mucizesine tanıklık etmiştik. Yeni açılan Konya Hilton'daki akşam
yemeğinde, Prof. Ian Hodder'in yanı sıra Boeing Uluslararası Satışlardan
sorumlu Başkan Yardımcısı Douglas Groseclose'un ve Ticari uçaklar
satış direktörü Aldo Basile'in konuşmalarını dinleyip evlerimize
dönmüştük. Ve bütün bunları Sibel Asna ve arkadaşlarının saat gibi
işleyen organizasyonuyla gerçekleştirmiştik. Boeing'in yıllık performansını
ekonomi gazetecilerine bırakıp, Çatahöyük'e geri dönüyorum:
Çözülemeyen
Gizler
Çatalhöyük'de
ilk kazılara James Mellaart tarfından 1961'de başlandı. Üç-dört
yıl sürdürüldü ve durduruldu. Ama daha o zamandan elde edilen bulgular
, uygarlık tarihi için sonsuz ipuçları taşıyordu. Ve bu bulgular,
bu ipuçları, uluslar arası yayınlarda hemen yerini aldı ve büyük
ilgi uyandırdı. (Meraklılara bizde bir süre önce Telos Yayınlarından
çıkan Helmut Uhlig'in "Avrupa'nın Anası Anadolu" kitabını
okumalarını öneririm.)
Mellaart'ın
çarpıcı bulguları şunlardı: Burada İ.Ö. 7 bin 500 yılına ait, bitişik
düzende yapılmış, arı peteği mimarisinde evler vardı. İkinci çok
önemli bulgu bu evlerin duvarları, kırmızı, beyaz, siyahla boyanmış,
duvar resimleriyle, yani sanat eserleriyle kaplıydı.
Kazılara
yeniden 1993'de Ian Hodder başkanlığında, Kültür Bakanlığının izni
ve denetimiyle Cambridge Üniversitesi ve Ankara'daki "British
Institute of Archeology" önderliğinde başlandı. Üstelik bu
kez modern teknolojiyle, çok daha dikkatli, özenli yöntemlerle...
Ve
şimdi asıl mesele, ortaya bir an önce bir sürü ev çıkarmak değil,
o evlerde yaşayan insanların yaşamlarına ilişkin bilgi toplamak
, bu insanların yaşamında sanatın rolünü anlamaya çalışmaktı.
Mesele
, ortaya çıkarılanları korumaktı. Öğrendiklerimizi, anladıklarımızı,
koruduklarımızı , herkese sunmak, dünyaya tanıtmaktı.
Üretime
dayalı bu ilk yerleşim merkezinde, İ.Ö. yedi bin beş yüz yılına
dek inen bu ever , dik dörtgen, kerpiç evler. Kapısı, penceresi
yok. Tavanda bırakılan bir açıklıktan girilip çıkılıyor, ışığı oradan
alıyor. Tavana uzatılan merdiveni çektiniz mi kimse giremez. Korunma
içgüdüsü... Tavan, ve merdiven ahşaptan. Merdiven altında ocak,
fırın yeri... Bir kirişle yaşama alanına geçiliyor. İki yanda iki
seki. Bunların altına ölülerin kemikleri gömülüyor. Duvarlarda boğa
ya da hayvan başları, kemikler, boynuzlardan süsler ve akıllara
durgunluk veren duvar resimleri...
Duvar
resimlerinde , geometrik çizgiler, şekiller, motifler ya da çok
abartılmış boyutlarda hayvanlar (boğa, geyik, inek) ve onların çevresinde
hoplayan zıplayan, adeta hayvanlarla şakalaşan, oynayan minicik
çizgi insanlar... Bir iki örnek görünce ister istemez Miro'nun ,
Klee'nin tablolarını anmaya başlıyor insan... Bu resimlerin gizi
halen çözülmüş değil... Ama kesin olan , 9 bin yıl öncesinin insanlarının
evlerinde sanatla haşır neşir yaşadıkları...
İğneyle
kuyu kazmak
Kazı
alanını dolaşırken bir evde Polonya'dan lı Poznan Üniversitesinden
arkeolog ve öğrencilerin, bir başka bölgede Berkeley Üniversitesi'nden
gençlerin çalıştıklarına tanık oluyoruz. Tam da "iğneyle kuyu
kazmak" deyişinin tıpatıp sözcük anlamına tanıklık ediyoruz.
Elde minicik fırçalarla bir taş parçasının üzerindeki tozu almak...
O taş parçalarının binlercesi, milyonlarcası daha önünüzde yığılı
dururken, yerin 12 kat altında beklerken...
Elbet
bulunan objelerin çok büyük bir kısmı, Ankara 'daki "Anadolu
Medeniyetleri Müzesi"nde. Ancak burada da küçük, derli toplu
, az ama seçkin örneklerin sunulduğu bir sergi salonu , çalışmaları
dile getiren bir sergi salonu var. Bu salonun en ilginç köşelerinden
biri kazıda çalışan yöredeki kadınların
düşüncelerini,
izlenimlerini ile getirdikleri pano. 9 bin yıl öncesinin anaerkil
düzeninden , günümüze uzanan bir selam...
Ana
tanrıça, zamanı avuçlarında yoğurmuştu, şimdi günümüz Çumra kasabasının
kadınları ellerini, avuçlarımı zamana ve tarihe veriyorlardı...
Kazı
Başkanı Ian Hodder'e soruyorum: "Umutsuzluğa kapıldığınız,
soruları yanıtlayamayacağınız, hiçbir ilerleme kaydedemeyeceğinize
inandığınız hiç olmuyor mu?"
Koca
bir "Ahhh!" çekip, "Çalışmalarımızın yüzde 99'unda
aynen söylediklerinizi hissediyorum." Diyor.
Peki
devam etme gücünü nereden nasıl bulabiliyorsunuz?
"Geri
kalan yüzde birde!"
Ne
müthiş değil mi! En az Çatahöyük mucizesi kadar çarpıcı ve eşsiz
bir çaba sürüyor orada. Gidin görün, tanıyın, tanıtın!
22
Haziran 2002
|