Ah nerdeee o eski "çılgınlar" ...Bir hayal, bir ideal
uğruna gözünü kırpmadan kendini ateşe atanlar, yanıp tutuşsa da
küllerinden yeniden doğanlar... Tutkusunun peşinden koşarken kendini
uçurumun kıyısında bulanlar ve uçurumun kıyısında düşmek yerine,
kanatlanacağına inananlar... Sahi, nerede o "çılgınlar"...
Her
şeyin karşılığı parayla pulla hesaplandığı, sanat etkinliklerinin
reklam ve kelle sayısına endekslendiği , insan ilişkilerinin,
çıkar ilişkilerine dönüştürüldüğü günümüzde, nerede o eski çılgınlar
diye sayıklarken ben, tam da yukarıda tarifini verdiğim muhteşem
bir "çılgın", Londra'da çıktı karşıma.
Adı Mehmet Ergen. Onu, Londra'daki Nazım Hikmet Gecesi'nin mimarı,
metin yazarı, yönetmeni olarak tanıdım. Queen Elizabeth Hall'da
uzun prova saatleri ve gece boyunca , her sorunu çözen, işleri
halleden , darmadağınık görünümün altında disiplinli, ama yine
de şakacılığı, afacanlığı elden hiç bırakmayan, kendini değil,
yaptığı işi önemseyen biri olarak tanıdım. Bir de tiyatro ve opera
yönettiğini duymuştum, hepsi bu... Ancak ne yapıp edip, beni kentin
doğu ucunda kurduğu, Genel Sanat Yönetmenliğini yaptığı Arcola
Tiyatrosu'na götürdüğünde, onun çılgınlığını , idealizmini, cesaretini
ve gizlemeye çalıştığı başarılarını keşfedecektim.
Alcona
Tiyatrosu'na girdim ve belli başlı tüm İngiliz gazetelerinin övgü
dolu kupürleriyle karşılaştım. Yıllar içinde iki kez İngiltere'nin
en prestijli ödüllerinden Peter Brook Ödülünü kazandığını öğrendim.
Ancak Alcona Tiyatrosu'na ve bugüne gelmeden önce, biraz gerilere
gidelim:
Aşçılıktan
tiyatroya
Mehmet
Ergen, bundan 13 yıl önce Londra'ya gelmeden önce İstanbul'da
Bilsak'ta tiyatro eğitimi almıştı. Hocaları, Beklan Algan, Erol
Keskin, Macit Koper, Cevat Çapan ve Yekta Kara ... Ancak Türkiye'de
oyun dağarcığının kısıtlılığı, dar kalıplılığı, tiyatro açlığını,
tiyatro susuzluğunu hiç mi hiç doyurmadığı gibi, açlığı , susuzluğu
kamçılıyordu.
Umudundan
ve hayallerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir genç
olarak Londra'ya gitti. 22 Yaşındaydı. Ne iş olursa ama en çok
aşçılık yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. Bu arada, her gece
150 tiyatronun perde açtığı bu kentte , tüm oyunları, prodüksiyonları
gördü, bin kadar oyun okudu.
"İngilizcen
nereden vardı?" soruma "Yoktu, tiyatro yaparak öğrendim"
diyor. Kasetlerden, girip çıktığı işlerden, tiyatro izlemekten,
bisikletle dolaştığı Londra sokaklarından öğrendi İngilizce'yi.
Ve günün birinde "Stage" (Sahne) dergisine bir ilan
verdi : "Camus'nun 'Doğrular'oyununda oynayacak beş oyuncu
aranıyor."
İlana
yüz kişi baş vuracaktı. Ve Mehmet Ergen, bir elinde Türkçe, bir
elinde İngilizce metin, oyun yönetecek, bu oyunla kent kasaba
dolaşarak, ilk turne tiyatrosunun tohumlarını atacaktı. "Camus,
Beckett, Ionesco'nun İngiltere'de demode olduğunu çabuk keşfettim.
Topluluktaki Amerikalı oyuncular aracılığıyla Sam Shaphard ve
David Mamet'i buldum."
Bu
iki yazarın birçok oyununu üst üste sahneleyince ve bu oyunlar
çok popüler "Time Out" dergisinde "Eleştirmenlerin
Seçimi" ne konu olunca, belli başlı gazetelerde alkışlanınca,
artık kimse onu durduramazdı....
Tereciye
tere satmak
Tereciye
tere satmak gibi bir şey... "Hayır, arogans" diyor.
"Bir de burada, 'fringe' tiyatrolara, küçük tiyatrolara verilen
önem beni etkiledi" diyor. "Fringe" yani sistemin,
tiyatro endüstrisinin dışında , "kenarda", "kıyıda"
kalan "öteki" tiyatro... Artı , kişiliğindeki özgüven,
cesaret, "çılgınlık"...
Bir
önemli ayrıntı ya da ilke: "İngiltere'deki ilk on yılımda
Türklerin bulunduğu yerlere hiç ama hiç yaklaşmadım" diyor.
Derken
oyuncularıyla birlikte Londra'nın ta en güney batısına yerleşir.
O zamanlar burası kültürel açıdan geri bırakılmıştır. Ne Shakespeare
Globe Tiyatrosu, ne de Yeni Tate Galerisi henüz bu kıyıda yükselmemiştir.
Mehmet Ergen beş yıl boyunca (1993-99)Southwark Playhouse'un genel
sanat yönetmeni olacak, on beş kadar oyun yönetecek, ilk "Peter
Brook Ödülü"nü bir Brecht oyunuyla ("Kentlerin Ormanında")
burada kazanacaktı.
Protesto
olarak opera:
Tamam
artık yerleşti diye seviniyordum ki... Beşinci yılın sonunda oradan
ayrılmış. Neden? "Opera sahnelemek için."
Şimdi
opera nereden çıktı? Zaten çığ gibi anlattıklarını yakalamaya
ve özetlemeye zor yetişiyorum... "Operayla ilgin neydi?"
soruma yanıt, tam beklediğim gibi geldi: "Hiiiiç! Severim,
müziği..." İroninin daniskası!
Elbet
ötesi var: Efendim, Britanya Kraliyet Operası'nı protesto etmek
ve parasız pulsuz da opera yapılabileceğini İngilizlere kanıtlamak
için kolları sıvamış. Yani "politik bir duruş, bakış."
Scott
Joplin'in " Treemonisha"eserini sahneler. Ve California
Santa Barbara'dan davet alır. Orada da 1937 çelik işçilerinin
grevini anlatan Orson Wells'in ve Blitzstein'in yasaklanan eseri
" Cradle Will Rock" adlı ağıt-pop operasını sahneler.
Ardından Kurt Weil'in "Lost in the Stars" operası...
Ve sıkı durun:
Önümde
30 Ağustos 2000 tarihli Herald Tribune gazetesi 4 sütun ayırmış
Kurt Weil'ın "Lost in the Stars" operasına. Yazar ,
Londrada Royal Opera, National Theatre , Royal Shakespeare Company
gibi büyük ödenekli kurumların bir analizini yaptıktan sonra,
"bu kurumları utandırmak, onların yapması gereken işleri,
onların hiçbir avantajına sahip olmayan -üstelik asgari ücreti
bile alamayan- 15 kişilik bir ekibe düştü... " diyerek, "Mehmet
Ergen'in minimalist ama müthiş etkileyici " çalışmasını övüyor.
Böylece
nota bilmeden opera yöneten insan oldu Mehmet Ergen.
Londra'nın
"Harlem"inde...
Artık
geçen yıl kurduğu Alcona Tiyatrosu'ndayım. Kentin kuzey doğu kıyısında
Dalston bölgesindeyiz. Burası, Avrupa'da sanatçıların en yoğun
yaşadığı yermiş. Bir zamanlar New York'un Harlem'inde olduğu gibi,
en karışık azınlık nüfusa sahip. Çevrede yaklaşık seksen dil konuşuluyor.
Çoğunluk, Nijerya, Ghana'lı, Türk, Kürt, Kıbrıs'lı olmakla birlikte,
yoğun bir İngiliz sanatçı takımının da alternatif barınağı.
İşte
burada Mehmet Ergen , terkedilmiş, eski bir konfeksiyon, elbise
dikim fabrikası bulunca, derhal girişimcilik ruhu kabarıp buraya
el atıyor. Elli kişilik bir "boya partisi" düzenliyor.
Siyah boya, fırçalar, içkiler çevredeki esnaftan , emek arkadaşlardan,
tiyatro tutkunlarından, oyunculardan .... İki gün içinde fabrikanın
tüm içi siyaha boyanıyor. Dikiş tezgahları, oturma tribünlerine,
elbise askılıkları, çepeçevre borular sahne ışıklarına dönüştürülüyor.
Eski halini hiç bozmadan bu mekanda biri 300, öteki 200 kişilik
iki stüdyo tiyatrosu ortaya çıkarılıyor. Bir köşede de resim galerisi
ve küçük bir kahvehane...Tüm oyunculara ve yönetmenlere açık.
Övgü
dolu yazılar
Oyunlar,
birbirini izliyor (Klasik, modern, deneysel) ve birinci yıl sonunda
, yoktan var edilen mekan ve çevresiyle kurduğu sağlıklı ilişki
için yine Peter Brook Ödülünü kazanıyor Mehmet Ergen. Her oyunları
basında geniş yankı buluyor. (Örnek vermeye, bu sayfalar yetmez)
Time Out ve The Guardian "Londra'nın en etkili, en önemli
Fringe tiyatrosu" ilan ediyor Arcona Tiyatrosunu.
1
Temmuz 2001 tarihli Evening Standard gazetesi :"Dalston'lu
Hayalperestler" başlığı altında "bir başarı öyküsü"nü
anlattıktan sonra, Mehmet Ergen'i oyunculukla para kazanabilecekken
kendini bu bölgeye adadığı için "Çılgın Türk" diye niteliyor.
20
Ocak 2002 tarihli Independent gazetesi ise "Turkish Delights"
başlığı altında Mehmet Ergen'i , "gerçek bir 'Genç Türk "
diye niteleyip, "Dostoyevski , Dalston'a gelmişken, Mehmet
Ergen de Royal Shakespeare Company'ye, seyirciyle ilişki kurma
dersi veriyor" diyor.
Mehmet
Ergen bugün 35 yaşında . Hayalleri, çılgınlığı dolu dizgin devam
ediyor. Hayallerinden biri de Türkiye'de , kendi ülkesinde bir
oyun yönetmek. Söylemesi benden, gereğini yapmak ödenekli tiyatro
kurumlarımızdan...
İyi
ki yeryüzüne dağılmış böyle çılgınlarımız var!