|
Yazılar
2002
Onları bir arada görünce...
Sahnede
onları izliyordum. Müthiştiler. Güzeldiler, alımlıydılar. Yaşları
kaç olursa olsun gençtiler. Yetenekliydiler. Azimliydiler. Güçlüydüler.
Duruşlarıyla, tavırlarıyla, bakışlarıyla sonsuz alçak gönüllüydüler.
Oysa sanki ölümsüzdüler. Aya İrini'nin sahnesindeydiler...
Ayla
Erduran, Ayşegül Sarıca, Bülent Evcil, Efe Baltacıgil, Ferhan ve
Ferzan Önder , Gülsin Onay, Hüseyin Sermet, Muhiddin Demiriz, Suna
Kan, Şefika Kutluer, Yelda Kodallı ...
Biraz
önce çalgılarıyla, müzikleriyle biz, sıradan insanları kanatlandırmışlardı.
Çalgıları , piyano, keman, viyolonsel, flüt , insan sesiydi. Rengim
Gökmen'in yönetimindeki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın verdiği
konserin solistleriydiler. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali'nin
"30. Yıl Konseri" sona ermiş , şimdi hepsi bir arada sahnedeydiler.
Alkışları, onlara sunulan sevgi selini gülümseyerek karşılıyorlardı
ve Leyla Gencer'in elinden şükran plaketlerini alıyorlardı.
Solistlerin
yanı sıra dünya çapında iki orkestra şefimiz Rengim Gökmen ve Gürer
Aykal... Ve en sonunda "Aaaa, bana da mı plaket var?"
diye şaşkınlığını gizleyemeyen Leyla Gencer de Şakir Eczacıbaşı'ndan
plaketini alıyordu...
Onların
hepsini bir arada görünce , en genciyle en yaşlısını birbirinden
ayıran yaklaşık 50 yılı düşününce, memleketimin aydınlık, ışık dolu,
başarılı, yetenekli, çalışkan , geleceğe ilişkin umut dolu yüzü
geldi yüreğime yerleşti.
Onlar
kendileriyle birlikte, Türkiye'nin adını da çoktan Avrupa Birliği'ne
sokmuştu. Ne diyorum ben ! Avrupa Birliği'ne değil, Dünya Birliği'ne
, Dünya Müzik Birliği'ne taşımışlardı bu ülkeyi.
Onları
bir arada izlerken , ne amansız bir savaş verdiklerini , ne güçlüklere
göğüs gerdiklerini, dur durak bilmeyen emeklerini, alın terini,
çabalarını , her daim meydan okumalarını, tutkuları uğruna aldıkları
riskleri de düşünmeden edemedim. Kimi bu yollardan çoktan geçmişti,
kimi daha yolun başındaydı... Onları birbirlerinden ayıran yıllar,
tehlikeyi, riskleri, güçlükleri azaltmıyordu. Tam tersine belki
de çoğaltıyordu. Çünkü küreselleşmeyle birlikte rekabet arttıkça
artıyor, çıta yükseldikçe yükseliyordu.
Onları
bir arada izlerken, doğrusu merak etmiyor değildim: Son elli yılımıza,
Klasik Batı Müziği alanında son elli yılımıza damgasını vurmuş bu
müzisyenlerimizi ilk kez bir arada görüyorduk. Merakım şuydu: Bakalım
bu kıvanç tablosunu ertesi sabah hangi gazetelerimizin birinci sayfasında
görecektik? (Yanıt: Hiçbirinde!)
Onları
bir arada izlerken, riyakarlığımızdan, iki yüzlülüğümüzden, yalancılığımızdan,
sağ gösterip sol vurmamızdan daha çok utanır oldum.
Hani
biz Avrupa Birliği için Ulusal Program yapmıştık... Hani Kopenhag
kriterlerine uyacaktık... Hani uyum yasaları çıkarıyorduk... Hani
hükümeti oluşturan partiler AB'den yanaydı... "Ama"ları,
"Ancak"ları duydukça , fıkradaki "biraz hamilelik"
aklıma geliyor. "Biraz Avrupa Birliği"nden yana nasıl
olunur? Kaç idamlık adam, kaç gram insan hakları, kaç kilo "bütün
dünya bize düşman / Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" bizi
"biraz Avrupa Birliği'nden yana" yapar... Milletinin yaşam
kalitesini ha bire aşağıya, daha aşağıya çekmek, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinden ha bire ceza almak , demokratik hakları ha bire sınırlamak,
küçültmek, bunlar mı milli
onurumuzu koruyor ya da koruyacak?
Ne
yapayım, Aya İrini'nin sahnesinde onları karşımda bir arada görünce
aydınlığın karşıtı karanlık da aklıma geliyor...
Onları
bir arada görünce ... Hayır hayır Başbakanın sağlık durumunu ya
da "Arabesk müzik İslamiyet'e aykırı mıdır değil midir? "
tartışmasını düşünemedim doğrusu, çünkü zaten bu iki konuyu herkes
bol bol düşünüp konuşuyor. Bir de benim düşünmeme gerek yok!
Konserin
sonunda, onları bir arada görünce , bu geceye tanıklık ettiğim için
tanrıya şükrettim.
15
Haziran 2002
|