Yıl 2002. Nazım Hikmet 100 yaşında. Yılın ilk kutlaması önceki
akşam , görkemli bir törenle, Londra'da gerçekleştirildi. Yalnız
İngiltere'nin değil, dünyanın sayılı kültür ve sanat mekanlarından
olan , büyük prestijli Queen Elizabeh Hall'da heyecan doruktaydı.
Bin kişilik koltuklar, günler öncesinden tükenmiş , en tepeede
ayaktaki yerler son anda satılmış, içeriye giremeyip, dişarda
kalanlar hüsrana uğramış ve işte o an gelip çatmıştı.
O
an binlerce ana dönüştü, koskoca bir ömre dönüştü, o bir insanın
yaşamı ve eserlerinin peşine takılıp yeryüzünde eşsiz bir yolculuğa
çıktık. İnsanoğlunun daha güzel bir gelecek umuduna, savaşsız
bir dünya inancına, haksızlıklara direnişine, aşka, hasrete, özleme,
memleket sevgisine, insanlık onuruna, geleceğe uzanan bir yolculuktu
bu. Gecenin sonunda, koca salon ayağa kalkmış, sahnedekileri ve
bu geceyi gerçekleştirenleri alkışlıyorduk.
Evet,
Nazım Hikmet 100 yaşındaydı ve "Merhaba kainat" diye
sesleniyordu. Yolculuk bitmemişti, devam ediyordu.
Müzik
ve Şiir
Heyecanımı
yatıştırıp sizlere geceyi anlatmalıyım.
Işıklar
söndü, millet soluğunu tuttu (Millet dedğim izleyicelerin yarısı
Türk, yarısı İngiliz)Sahnede spot ışığın aydınlattığı iki müzisyen,
sanki bir "oyun"a başladı. Biri minicik ufacık tefecik,
ağırlığı olmayan bir tüy gibi "uçuyordu". Akordeonunu
kucaklamış , sanki bir kız çocuğu (Katherine Toy)... Öteki uzun
beyaz saçları,uzun beyaz sakalıyla bin bin yaşında bir dede: Kemancı
Helmut Scholz. İkizi müzikleriyle, danslarıyla, soru yanıtlarıyla,
Anadolu'nun bozkırlarından, Kafkaslar'dan, Balkanlar'dan estirdikleri
rüzgarla bizi yolculuğa hazır ettiler, "oyuna" buyur
ettiler. Onlara katılmamamız imkansızdı.
Gecenin
sunucusu Rebeka Lenkiewicz (National Theatre oyuncusu ve yazar.)
Nazım'ın yaşamını ve yaşamından yola çıkarakşiirlerini anlatırken
sahnede beş tiyatro sanatçısı ve yedi müzisyen yerlerinialmıştı
bile.
Programın
bu ilk bölümü, baştan sona İngilizceydi. Ve bir pinpon topu gibi
hiç aksamadan, ritim bir an olsun düşmeden, ses, söz, duygu ve
düşünceağızdan ağıza,elden ele , yürekten yüreğe geçip durdu.
Şiirleri yorumlayan beş sanatçıdan biri Türktü. Haluk Bilginer
(Onu tanıtmama gerek yok) Julie Christie (yılların oyuncusu, ünüyle
orantısız alçak gönüllü. Nazım Hikmet hayranlığı eskilere dayanıyor.)
Mark Rylance (80'li yılların ünlü Hamlet'i. Shakespeare Globe
Tiyatrosu'nun Sanat Yönetmeni) Adrian Mitchell (şair, tiyatro
çevirmeni) Femi Elufowozu (Nijeryalı aktör).
Beşi
de mükemmeldi. Paslaşmaları disiplinleri , birbirlerini kollamaları,
duygu birikimleri eşsizdi.
J.Christie
özellikle "Yaşamaya Dair" şiirlerinde duyarlılığın druklarını
yaşattı.
M.
Rylance, "saat 4 yoksun, saat 5 gene yok, 6,7,8..."
diye Çankırı Hapishanesinden seslenirken, yokluk, en somuta dönüşüyordu.
Nijeryalı
aktör Elufowoju, Afrikalı fiziğiyle, antiemperyalist öfkesini
"Taranta Babu'ya Mektuplar" da haykırırken, çok etkileyiciydi.
Haluk
Bilginer, her şiirde hem Türk, hem İngiliz , hem de çeşitli ülkelerin
izleyicilerini avucu içine alıyordu.
Onlara
, kemanıyla Cahit Baylav, uduyla Faslı sanatçı Hassan Erraji,
piyanoyla Mark Bousie, sazıyla Caner Şahin eşlik ediyordu.
Yine
bu ilk bölümde Khaçatura Pilikian'ın seslendirdiği "Kanatları
Gümüş (Mesud Cemil bestesi) ve Ganalı , National Opera sanatçısı
mezzosoprano Josephine Amankwan''n söylediği "Piraye"
( Gülgün Alanyalı bestesi), müthiş bir mutluluktu.
Memleketim...
Memleketim...
Programın ikinci bölümünde, yazar Moris Farhi ve Nazım'ın şiirlerini
İngilizceye çeviren Richard McKane okuyacaktı şiirleri.
Sunucunun
"Bir şaire adanmış hiçbir şiir gecesi, şairin kendi dilinden
şiirlerini dinlemeden sona eremez" demesiyle, ortalığı bir
alkış tufanı kapladı. Daha adı bile söylenmemişti, ama alkış dinmiyordu.
Dinleyiciler, sıranın Genco Erkal'da olduğunu anlamışlardı.
Genco
Erkal, Nazım Hikmet'yenderllediği yirmi dakikalı bir kolaj sundu.
Sahnede tek başınaydı ve tüm sahneyi kaplıyordu. Sık sık alkışlarla
kesilen bu seçkide, neredeyse fısıldayarak yorumladığı "Memleketim...
memleketim..." sözleri, bir düğüm olup boğazları tıkadı,
koku olup genizleri yaktı, gözyaşı olup , yanaklardan süzüldü.
Sonradan,
çevremdeki tüm İngilizlere sordum, hepsi aynı yanıtı verdiler:
"Hayır tek kelime Türkçe bilmiyorum... Ama, evet, söylemek
istediği herşeyi anladım."
Genco
Erkal, bin kişiyi avucunun içine alıvermişti. Muhteşemdi.
Gece, Ganalı mezzosopranonun Türkçe söylediği Zülfü Livanelli
bestesi "Karlı Kayın Ormanı" ve İngiliz Jenty Smith'in
söylediği Pete Seger bestesi "Little Girl" ("Küçük
Kız") şarkısıyla sona ererken bir kez daha Haluk Bilginer
sahnedeydi. Bugüne dek onu yalnız anadilimde izlemiş ve büyülenmiş
olan ben, mükemmel İngilizcesi ve İngiliz izleyiciyle kurduğu
sımsıcak bağ ile ona bir kez daha hayran oluyordum.
Gece sona ererken arkadaki ekrandan Nazım bize bakıyordu. (Tüm
gösteriye eşlik eden diaları Denizhan Özer düzenlemişti.)
Programın
ikinci bölümünde, yazar Moris Farhi ve Nazım'ın şiirlerini İngilizceye
çeviren Richard McKane okuyacaktı şiirleri.
Gecenin
sonunda, birçokları gibi benim de içimden, Mehmet Ergen'e sarılıp
öpmek geliyordu.
Mehmet
Ergen kim mi? Yıllardır, Londra'da yaşayan, tiyatro ve opera yönetmeni,
Arcola Tiyatrosu'nun kurucusu . Bu geceyi tasarlayan, sahne üstündeki
akış metnini yazan, sahneye koyan ve sağladığı uluslar arası ,
geniş çaplı katılımla bu geceyi gerçekleştirendi. Elbet birçok
kişi ve kuruluştan yardım , katkı, destek almıştı . Yazık ki tüm
isimleri sayamıyorum, ama işin mimarı oydu.
"Memleketim"den
yola çıkıp, "Merhaba kainaya" uzanan yolda Queen Elizabeth
Hall'da o dilde ya da bu dilde, sahnedikler ve salondakiler, herkes
aynı duyguyu paylaşıyordu: "Yaşamak güzel şey kardeşim!"
Alkışlar,
hasret, özlem, umut , yolculuk bitmek bilmiyordu.