|
Yazılar
2002
Sonsuz
Bir Renk, Işık , Ses Cümbüşü
HONG
KONG Geleneklerle yenilikler arasında...
Vapurlar
geliyor, vapurlar gidiyor. Yandan çarklılar, motorlar, ışıl ışıl
transatlantikler , kızıl yelkenliler, beyaz yelkenliler, takalar,
tekneler, tankerler, balıkçı kayıkları, lüks yatlar, ev olmuş, barikat
olmuş tekne bozuntuları, şehir hatları, ülke hatları, kıta hatları
... Kah duran kah suları yaran, kıyıları yalayan, o ada senin bu
ada benim fırt dolanan...
Dile kolay, iki yüz atmış (sayıyla 260) ada üzerine kurulmuş Hong
Kong! Vapura binmeyip de ne yapılır. Ben de biniyorum elbet. Adları
“Gece Yıldızı”, “Seher Yıldızı”, “Gündüz Yıldızı”, “Uçan Yıldız”
ama mutlak yıldızlı olan vapurlara binip, en çok şu “birinci mevki”,
“ikinci mevki” farkına şaşıyorum. Aradaki elli kuruşluk farkı saymazsak,
aradaki ayırımı anlamaya çalışıyorum. Anlayamıyorum.
Zaten Hong Kong’da anlamadığım daha pek çok şey var.
Zenginlikle yoksulluğun, yanyana iç içe yaşadığı, 150 yıllık sömürgeci
etkilerle, beş bin yıllık Çin geleneğinin arasına sıkışılıp kalan
bir kent ülkeyi anlamak kolay değil...
“Sanatta Yeni Ufuklar” festivalini izlemek için gitmiştim Hong Kong’a.
Geçen Pazar-24 Kasım tarihli Cumhuriyet’te festival izlenimlerini
sizinle paylaştım. Ama Hong Kong Turizm Birliği Türkiye Temsilciliği
bana öyle yoğun bir program hazırlamıştı ki, yalnız festival gösterileriyle
sınırlanmak olanaksızdı. Üstelik Hong Kong’da güncel yaşam başlı
başına bir festivaldi!
Hong Kong 1997’de İngiliz egemenliğinden çıkıp, Çin’le birleşti,
Çin Halk Cumhuriyetine bağlı “Özel Yönetim Bölgesi” ilan edildi.
Değişimin sloganı şöyle: “Bir ülke , iki sistem.”
Bu özel yönetimde kapitalizmin tüm yöntemleri mubah.
Çin Halk Cumhuriyeti, söz konusu Hong Kong olduğunda, hem buradaki
kendi yatırımlarını, hem de anakaraya akan dövizleri dikkate alıp
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” demiş . Önceleri, 1997’de
endişe, kuşku ağır bastığından ekonomi duraklar gibi olmuş, turizm
gerilemiş, ancak ticaret yasalarının, iş yasalarının, bankacılık
ve işletme yasalarının değişmemesi üzerine kısa sürede toparlanmış,
kaçan yatırımlar geri gelmiş, turizm eskisinden de daha parlak duruma
ulaşmış.
Hong Kong’a yerleşmiş, Avrupalı, Amerikalı, Asyalı konuştuğum herkes
yönetim değişikliğinin güncel yaşamı değiştirmediğini belirttikten
sonra şuna benzer bir şeyler söylüyordu: “Niye değişsin ki, altın
yumurtlayan tavuğu kim kaçırmak ister!”
Kısacası Hong Kong “devam” diyor. Zenginliğin simgesi, görkemin
simgesi gökdelenlere devam... Yanıp sönen ışıklara, neonlara , reklam
panolarına devam... Çarşılara, pazarlara, dükkanlara mağzalara,
süper süper süper marketlere, en lüks alışveriş merkezlerine devam...
Daha çok, daha çok tüketime devam...
Pek çok yerde geniş caddeleri geçmek için alt geçit ya da üst geçit
kullanmak zorundasınız. Alt ya da üst geçite yöneldiniz mi yandınız,
farkında olmadan alışveriş merkezine girmişiniz bile! İnsan kaldırım
değiştirmeden ne kadar yürüyebilir ki!
Tüm ünlü markaların gerçekleriyle sahtelerinin yan yana yer aldığı,
buram buram lüks kokan alışveriş merkezlerinden kaçmayı başaranları
çok daha keyifli olan pazarlar bekliyor.
Kilometrelerce uzanan Çiçek Pazarı’nda, yalnız yörenin değil, başka
kıtalardan da getirilmiş yeryüzünün en ilginç doğa harikaları...
Bir Çin bahçesine yerleştirilmiş Kuş Pazarı’nda, sahibine konuşmayı
öğreten papağanlar, çekirge yiyen, ballı şerbetler içen kuşlar ...
Bir ucu denize, öteki ucu batakhanelere ulaşan Şifalı Otlar Pazarı...
Salıpazarına taş çıkarak Bayanlar Pazarı... Fiyatların 3 kuruşla
30 bin dolar arasında değiştiği Yeşim taşı Pazarı... Şian ‘daki
2200 yıllık pişmiş toprak askerlerin eşini bile bulabileceğiniz
antika pazarı... Hele sabahın erken saatlerinde tüm denizlerin tüm
balıklarının toplandığı balık pazarı...
Halk pazarı, bit pazarı... Gün bitti , öyleyse yaşasın Tapınak Sokağındaki
Gece Pazarı ... Bütün bu pazarlar her an tıklım tıklım. İnsanlar
omuz omuza göğüs göğüse... Hong Kong’un nüfusu topu topuna yedi
milyona yaklaşıyor. Sanki tüm millet bu pazarlarda.
Tümünde eşsiz bir renk cümbüşü. Kırmızı, sarı, yeşil, yine kırmızı,
mavi, mor, pembe, yine kırmızı, turuncu eflatun, yine kırmızı, yine
kırmızı, yine kırmızı... Tümünde uçurtmalar, şemsiyeler, yelpazeler,
fenerler, süsler püsler ...
Hong
Kong’u görmek için başlı başına nedenlerden biri bence mimari şaheserler.
Kente o eşsiz ufuk çizgisini veren, özellikle Hong Kong adasındaki
gökdelenler... Bunlar önce bir gereksinimden doğmuş sonra dünya
çapındaki mimarların hünerlerini gösterdiği bir yarışa dönüşmüş.
Yıllar içinde bu yarışa Hong Kong sermayesiyle kurulan anakaradaki
Şenzen de katılmış. Ama şimdilerde asıl yarış Hong Kong’la Şangay
arasında.
Gereksinim dedim: Toprak az ve pahalı , nüfus yoğun. Üstelik var
olan toprağın yüzde 70’i yeşil alan , parklar ve orman. İnsanlara
yaşam alanı yaratmak için toprakta yayılmak yerine, gökyüzüne yükselmek
kaçınılmaz.
Hayır, elbet tüm gökdelenler birer mimari şaheser değil. Birbirine
yapışık nizam, elli kat yükseklikteki sosyal konutlar, üflesen yıkılacakmış
duygusunu veren kostrofobik yapılar, en sağlıklı ruhları bile bunalıma
itecek cinsten.
Başarılı örneklere gelince: Cam ve ayna cepheli gökdelenler yalnız
birbirlerinin görüntülerini çoğaltmakla kalmıyor, denizi, denizden
geçen tekneleri , gökyüzünü, gökyüzündeki bulutları da size geri
yansıtıyor. Cephelerde sürekli bir devinim... Gün boyunca cephelere
renklerden mavi egemen. Gün batımında , güneşin son ışıklarıyla
camlar aynalar ışıl ışıl yanıp tutuşuyor. Gece ise tam bir ışık
şöleni. Gözünü ayıramadığınız bir cümbüş!
Çelik egemenliğindeki bu gökdelenler yalnız renk ve ışık oyunlarıyla
değil, sürprizlerle de insanı şaşırtıyor. Aynaların arkasına geçtiniz
mi, yani bir yapıdan içeri girdiniz mi, bir tropik ormanla ya da
Babil misali asma bahçelerle, fıskiyeli havuzlarla karşılaşıyorsunuz.
Bir gökdelenden ötekine asma geçitlerle, köprülerle de geçmek mümkün.
Hong Kong’da beni en çok şaşırtan yürüyen yol oldu. Tamam yürüyen
merdivenlere alıştık,ama yürüyen yolu ilk kez görüyorum. Hong Kong
Adasında deniz kenarından başlayıp, yamaç boyunca kıvrılarak yükselen
, evlerin, gökdelenlerin arasından geçen, sokakları aşan bir yol.
Yürüyen halı gibi.
Hop atlıyorum yola, durduğum yerde yokuş yukarı gidiyorum. İstediğim
yerde hop yoldan atlıyorum. Çevreyi dolaşıp, gezdikten sonra yine
yürüyen yola biniyorum, daha yükseğe çıkıyorum . 800 metre uzunluğunda,
günde 40 bin kişi taşıyormuş.
Turistlere bu eğlencelik değildir, halkın ulaşım aracıdır diye uyarıda
bulunuyorlar. Yoğun ulaşım saatlerinde bırakın, işe gidip gelenler
binsin diyorlar. Sabahları 2 saat yokuş aşağı “yürüyor” yol, sonra
bütün gün yokuş yukarı...
Bu gökdelen ormanında tüm mimari şaheserlere değinmeye olanak yok.
Ancak en ünlü ikisinden söz etmeden geçemem:
Her iki yapı da banka. Buna şaşmamak gerek. Eğer Hong Kong’un tanrısı
paraysa, mabedi ya da tapınağı da elbet bankalar olacak! Bunlardan
biri Çin asıllı Amerikalı mimar I.M. Pei’nin şaheseri: “Çin Bankası”.
Granit bir temel üzerinde, mavi cam ve çelik sütunlarla zig zag
çizerek keskin ve sert dönüşlerle göğe yükseliyor. Daha doğrusu
şimşek gibi göğü yarıyor. 72 katlı ama çok daha yüksek görünüyor
çünkü tepesinde bıçak sırtından farksız iki çelik anten daha da
yükseliyor. Yalnız Hong Kong’un değil, Asya’nın en yüksek yapısı
diyorlar. (Yükseklik 315 metreymiş)
Bir başka mimari şaheser, ünlü İngiliz mimar Sir Norman Foster’ın
“Hong Kong ve Şanghay Bankası” . Burada köprülere özgü bir teknik
kullanılmış. İki kule arasında, yapının dışındaki çelik makaslara
katlar asılıvermiş. Katlar arasında içeride taşıyıcı duvar yok.
İçeride sonsuz bir ışık, aydınlık, ferahlık... Her iki yapıda da
“Feng Shui” kuralları uygulanmış. İşte geldik o tılsımlı, büyülü
sözcüklere! “Feng Shui”. (Çinliler “Fung Sui” diyor)
Meğer bizde de bu işin ne çok meraklısı varmış. Herkes evini, iş
yerini “Feng Shui” kurallarına göre yerleştirip bir an önce para,
mal mülk, şan şöhret sahibi olmak istiyor anlaşılan... Ancak bunun
bir yaşam biçimi olduğunu kavrayan pek yok!
“Feng Shui” “rüzgar ve su” anlamına gelen iki sözcük. Üç bin yıldır
insanla doğa güçleri arasında uyum sağlamayı öğreten bir Çin öğretisi
Madem Hong Kong’dayım, bu işi hocasından öğreneyim dedim ve kalktım
Feng Shui dersine gittim.
Üstat , doktor, fizyolojist Bay Alex Yu’nun bir odalık dershanesinde
30 kişi kadarız. Safi kulak kesilmiş dinliyoruz. Uyum, insanın içindeki,
doğanın içindeki, ve her şeyin ama herşeyin içindeki içindeki zıt
ama birbirini tamamlayan enerji akımlarının yani “Yin” ve “Yang”ın
dengesindeydi. Bu dengeyi sağlamakta “Çi” ye önemli bir görev düşüyordu.
“Çi”, yani enerji ya da yaşamsal güç akımı.
İşte Yin ve Yang dengemizi bulmak, Çi ‘yi, zehirli oklardan, sert
köşelerden, , önüne çıkan barikatlardan, engellerden, hapsolup tıkanacağı
, tutsak olacağı deliklerden hücrelerden kurtarıp, güçlü ama yumuşak
kavislerle akışını sağlamak için ne gerekiyorsa hoca bize anlattı
, ben de uzun uzun not tuttum. Evreni oluşturan beş element ( Toprak,
Ateş, Su, Metal, Ahşap ) iyi sayılar kötü sayılar, renkler ve yönler
arasında dolanıp durdum. Ders ücreti karşılığında verdiği küçük
kitapçığı da o gün bugün okuyorum, uygulamaya çalışıyorum, ama henüz
hayatımda bir değişiklik olmadı.
Özür dilerim oldu: Ders sonunda hoca “Siz öksürüyorsunuz” dedi.
Evet, Kaçkar dağlarının karlı yaylalarından miras diye bir çırpıda
anlatıverdim. Sınıf boşalmıştı. Beni sınıfın ortasına dikti. Gözlerimi
kapadım. Elini başımın üzerinde tuttu. Bir sıcaklık bir sıcaklık
Bir an düşecekmişim gibi geldi. Çünkü ayaklarım yerde, bedenim bir
ileri bir geri sallanıp duruyor. “Korkmayın , düşmezsiniz “ dedi.
Korkmadım ve düşmedim. Gözlerimi açtım . O gün bugün öksürmüyorum.
Bay Alex Yu, ayrılırken, “size her sabah Tai Çi yapmanızı öneririm”
diyerek beni uğurladı.
Hong Kong’da günler çok erken başlıyor ve “Tai Çi” ile başlıyor.
Sabahın altısı yedisi ve millet sokaklarda. Özellikle de yaşlılar...
Kah gruplar halinde kah tek başına Tai Çi (bir adı da Gölge boksu)
yapıyorlar. Ertesi sabah erkenden sokaktayım. Doğru Kültür Merkezi’nin
önündeki parka yöneliyorum. Yol boyunca koşanları, yürüyenleri,
arka arka yürüyenleri (Yin Yang dengesi için çok iyiymiş) ve kuşlarını
sabah gezintisine çıkarmış olanları görüyorum. Başka kentlerde millet
köpeğini yürüyüşe çıkarır, Çinliler kafes içinde kuşlarını sabah
gezintisine çıkarıyorlar.
Meydandayım. Tai Çi ustası Bayan Wu’nun arkasında yerimi aldım.
Bay Ng ona asistanlık yapıyor ve Çince söylediklerini İngilizceye
çeviriyor. Tai Çi yalnız bedeni değil, aklı ve ruhu da rahatlatan
(yine Yin ve Yang dengesi) çok yumuşak hareketler. Benim en hoşuma
giden , hareketlerden daha çok, Bayan Wu ‘nun o hareketleri tanımlamak,
aklımızda kalmasını sağlamak için kullandığı sözcüklerdi.
“Şimdi bir kadının eli bulutlara uzanıyor”... (Dikkatinizi çekerim:
Bayan Wu’nun arkasında hem erkek hem kadınlar var...) “Şimdi bir
martı kanatlarını açtı”.... “Şimdi de bir kartal kanatlarını açtı”...
“Şimdi yay ve okla uzaktaki kaplanı hedef aldık... yayı çektik...
ok fırladı.”... “Şimdi göldeki bir nilüferi okşuyoruz”... “Şimdi
bir ejderhaya bindik gidiyoruz”
Sorarım size güne böyle başlayan birinde sinir öfke kalır mı hiç!
Öfkeniz varsa bile, ejderhadan kaplandan çıkarmış oldunuz, artık
yeryüzüne ve çevrenize gülümseyerek bakabilirsiniz.
Budizm, Taoculuk ve Konfüçyüsçülük... Bu üç inanca ait altı yüz
kadar tapınak olduğu söyleniyor Hong Kong’da.... Tapınaklar toplumsal
yaşamın bir parçası. Bir yandan adak adayanlar, tütsü yakanlar,
öte yanda uzmanlık alanlarına göre tanrılara yakaranlar...Sınav
geçmek için, hastalıktan kurtulmak için, eş bulmak için , vb. her
birinin dua yeri ayrı... Hemen bunların yanı başında kumar oynayanlar
, günlük gazetesini okuyanlar...Ölüleri ziyaret edenler, onlara
çiçek, meyve, yiyecek sunanlar...
Wong Tai Sin Tapınağı, içine ve çevresine yerleşmiş falcılarıyla,
dua okuyucularıyla, tılsım yazıcıları, tılsım bozucularıyla, uğurlu
taş satanlarıyla, kendi başına bir dünya. El falına, yüz falına,
kağıt falına, taş falına, çubuk falına bakılıyor... Benim favorim
Man Mo Tapınağı. Man Savaş Tanrısı, Mo Edebiyat Tanrısı. İkisi bir
arada ne arıyor diye şaşırmayın. Man , kötülüklere savaş açmış bir
tanrı. Elbet Mo’nun yanında yer alacak. Üstelik Mo yalnız edebiyatı
değil tüm sanatları da korumakla yükümlü. (Keşke Mo, bizim buralara
da uğrasa!)
En çarpıcı tapınak ise , Landau adasında. Yeryüzünün en büyük Buda
heykeli burada. Bir tepenin üzerinde 200 tonluk bronz bir Buda !
. Üç yüz basamağı tırmanmanıza değiyor. Yere bakan gözleriyle ,
sizi düşünmeye çağran elleriyle karşısında kendinizi karıncadan
küçük hissediyorsunuz. Fena olmuyor! Hong Kong’lular kültürel kimliklerini
ararlarken ,geleceklerini öğrenmek için de bu tapınaklara koşuyor.
Tütsüler yakarak, davula, gonga vurarak, tanrılarla dertleşiyorlar.
Hong Kong’a önceki gidişlerimde, uçak anakaraya ,kentin göbeğine,
neredeyse evlerin arasına inerdi. Bu kez üstelik THY ile 1998’de
açılan yeni havaalanına indik. Landau Aadasında denizin toprakla
doldurularak gerçekleştirilen dillere destan havalimanına. (Ben
Atatürk Havalimanına da hayranım. Bu arada bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.)
Havaalanlarına duyduğum özel ilgi nedeniyle oraya da ayrıntılı bir
gezi istedim. O da gerçekleşti. Müdürlerden Chris Donnolley gözleri
parlayarak her köşesini gezdirdi. Dev boyutlarda ama içinde koybolmayacağınız
,çok aydınlık ve insani bir alan. Güneşi, rüzgarı kesen, tayfuna
dayanıklı özel camlar...Hong Kong Güzel sanatlar müzesinden getirilmiş
sanat eserleri.... Havalimanından çok, rahat bir oturma odası havasında...Yılda
45 milyon yolculuk kapasitesi var. İleride 63 milyona çıkacakmış.
Denizi toprakla doldurma işini ve taş kesmeyi Avustralyalılar ;
inşaatı Japon- İngiliz-Çin şirketleri, bağlantı yol ve demiryollarını
Almanlar üstlenmiş. (Alanın yüzde 75’i deniz den kazanılmış topraklarda)
Granit bloklar İspanya’dan, , öteki taşlar Güney Afrika’dan, halılar
İngiltere’den gelmiş. Türkiye’den bir şey yok mu dedim. Chris düşündü,
düşündü bulamadı. Beni en etkileyen havalinmanını , Landau Adasını
,anakaraya bağlayan yine Norman Foster tarafından dizayn edilmiş
köprüler zinciri oldu. Dünyanın en uzun yol ve ray sistemli asma
köprüsü . Uzunluğu 2.2 kilometre. Köprü mü dedim ! Belki de adayla
anakara arasında kanatlarını açmış bir martı.
2001 Yılında ekonomik krize, 11 Eylül’e, Afganistan’ın bombalanmasına
karşın, Hong Kong turizmindeki yüzde beşlik artışta hiç kuşkusuz
bu havalimanının da rolü büyük. Hong Kong, yılda 14 milyonu aşkın
turist alıyor. Yarısından çoğu anakara Çin, Tayvan ve Japonya’dan
. İngiliz hegemonyası döneminden başlayan Çinlilere ziyaretçi kotası,
birleşmeden sonra düşürülmüş ve geçen yıl tümden kaldırılmış. .
2001 yılının turizm geliri 8 milyar dolar Hong Kong’daki Türkiye
başkonsolosu Engin Yazıcıoğlu, THY’nın Hong Kong seferlerini başlatmasıyla
(haftanın iki günü sefer var) Çin’den ve Hong Kong’dan Türkiye’ye
yönelecek turizm potansiyelini vurgulamadan edemiyor. Nitekim Yazıcıoğlu,
kolları sıvamış, ticari ve kültürel ilişkilerin yanı sıra bu yolda
da girişimlerde bulunuyor.
Hong Kong’un en popüler gazeteleri “South China Morning Post” olsun
“The Standard” olsun boy boy Engin Yazıcıoğlu’nun demeçleri ve Türkiye’ye
ilişkin yayınlarla dolu. Bu fırsatı değerlendirmek bize düşüyor.
Bir Hong Kong gezisi daha sona erdi. Sona ermeyen, renklerin, seslerin,
kokuların, görüntü karmaşasının ve gülümseyen insanların geride
bıraktığı sonsuz tatlar...
5
Aralık 2002
|