|
Yazılar
2002
KAÇKARLARA
KAÇMAK...
Cennet
gelmiş, Karadeniz yaylalarına yerleşmiş ...
Her
şey elektronik postayla gelen bir mektupla başladı.
"Yeryüzünde bunca yer dolaştınız, peki ama Kaçkar Dağlarını
gördünüz mü?" diyordu Mehmet Demirci...
Ne zamandır içimde kıpırdanmakta olan "yol ateşi" bu soruyla
tutuşuverdi. Mektuba eşlik eden "Türkü Turizm"in sitesine
girdiğimde, (www.turkutour.com)
sanal yolculuğum başlamıştı bile!
Hayır, Kaçkar Dağlarını görmemiştim.
Yıllar önce Giresun'dan başlayıp, köyden köye, kasabadan kasabaya,
kentten kente , kıyı kıyı taa Sarp'a dek uzanan Doğu Karadeniz yolculuğumda,
kıyıdan ayrılıp Artvin üzerinden Kaçkarlara ulaşmak istediğimde
kendimi başka bir serüvende bulmuştum. Turgut Özal dönemiydi. Türkiye'nin
çağ atladığı söyleniyordu. Gelin görün ki, Hopa'dan Artvin'e tek
geçit olan Cankurtaran Geçidini geçememiştim. Otobüs ve minibüs
konvoyundaki tüm Karadenizliler başıma toplanıp "gazetecu hanum
yaz şu telgrafı" diyerek Ankara'ya yollanacak telgrafı bana
dikte etmişlerdi:
"Ö'zalim, çağ atlamaktan vazgeçtuk, Cankurtaran tepesini atlayalum
bize yeter!"
Dağlara, yaylara çıkmak başka bir bahara kalmıştı.
İşte o bahar, bu sonbahara, 29 Ekime denk geldi ve üç arkadaşımla
birlikte kendimi Trabzon uçağında buldum.
Trabzon'a indiğimizde güneş çoktan batmıştı. Araklı...Sürmene...
Of... Rize... Çayeli... Pazar... Ardeşen... Kıyı boyunca yol alıyoruz.
Onların deyişiyle genellikle "sinirli" olan Karadeniz'i
hiç böyle sakin durgun görmemiştim. Yola ve geceye muhteşem bir
ay ışığı eşlik ediyor. Hırçın denizi belki de bunca uysallaştıran
o ışık... Öylesine güçlü bir ışık ki, dağların gölgesi bile suları
karartamıyor. Kıyının her kıvrımda farklı ve çarpıcı bir görüntü...
Ardeşen'e varınca kıyıdan ayrıldık vurduk içerlere...
Önce o sesi duydum, sonra kendisini gördüm. Artık, yörede bulunduğum
günler boyunca , kendi gözden kaybolsa da o ses, hep eşlik edecek
yolculuğuma...
O ses Fırtına deresinin sesi. Fırtına deresi gürül gürül, köpüre
köpüre akıyor, kıvrımlar çiziyor, kayaları aşıyor , yamaçların arasına
sıkışıp yükseliyor, geniş yataklara yayılıp duruluyor, köprülerin
altında coşuyor... Fırtına deresi bambaşka bir dünya. Ama o dünyayı
keşfetmem için gündüzü beklemem gerek.
Şimdi gece ve derenin yanı başından, derenin kıyısından ilerleyen
yolda ve zifiri karanlıkta yalnızca sesinin haşmetiyle ürperiyorum.
Bir de ilkbaharda eriyen karlarla birlikte azgın suların yer yer
kemirip yıktığı asfalt yolda , bu minibüs bu yola nasıl sığabiliyor
diye şaşıyorum...
Fırtına deresi ve bu dereye akan tüm derelerin oluşturduğu havzaya
Hemşin adı veriliyor. "Ben Hemşimliyim"- "Ben Lazım"
ayırımını, sık sık duyacaktım. "Bu çiçeğin adı Hemşince mehgovak"
- "Biz aynı çiçeğe Lazca çıla deriz" gibi sözleri de...
Yani Laz ve Hemşinlilerin farklı kökenden geldikleri vurgulanıyor
ancak bu vurgu, dostluğa, dayanışmaya, keyif içinde kaynaşmaya engel
oluşturmuyordu.
Ardeşen'den 25 km. sonra Çamlıhemşin'deyiz.
Çamlıhemşin'e girmemizle çıkmamız bir oluyor. Zaten tabelaya göre
2400 nüfuslu bu yerleşim yeri bir tek ana caddeden oluşuyor. O ana
cadde de çarşı . Yolculuk boyunca tüm gereksinmelerimizi buradan
karşılayacağız.
Çamlıhemşin'den yirmi kilometre sonra Ayder yaylasına varınca minibüsü
bıraktık. Dar bir patikadan Fora Pansiyona tırmanırken , gökyüzünün
tüm yıldızları, sanki sözleşmişçesine, tepemizde toplanmıştı. Bu
yaşa geldim, daha bunca parlak yıldız görmemiştim!
Sabah, penceremden dışarı baktığımda gözlerime inanamadım. Camın
önüne , gökyüzünden aşağıya bir orman panosu sarkıtılmıştı ...Taa
en tepelerden , en diplere... Elimi uzatsam tutacakmışım gibi bir
uzaklıkta ... Çam, kayın, kestane... Yeşilin binbir türü...
Kendimi dışarı attım. Güneş yeni doğmuştu. Güneş ışınları önümde
yükselen ormana dokundukça, yeşilin arasından sarılar, turuncular
fışkırıyor, kızıla dönüşen yapraklar titreşiyordu. Her yanımı çevirmiş
tepelerden minicik dereler, şelaleler, kendine yol açan sular akıyor,
ayaklarımın dibindeki Fırtına deresinin bir koluna karışıyordu.
Önüm arkam sağım sonbahara kucak açmış ormanlarla kaplıydı. Solumda
ise tepesi karlı Kaçkar dağları...
Gecenin yıldızları mı, gün ışığındaki sonbahar renkleri mi daha
etkileyiciydi, karar veremedim.
Ayder, dağcıların, yöreyi tanımak isteyen yerli ya da yabancı turistlerin
konakladıkları yer. Bin metre yükseklikte. Yamaca yayılmış minicik
alçak gönüllü, ahşap dağ evleri, pansiyonlar, oteller... Yıllar
öncesinden kalma tek tük birkaç korkunç görünümlü yüksek beton yapı
bu muhteşem doğayı bağrından hançerlemiş! Bunların yıkılacağı ve
yöre korumaya alındığından bundan böyle rezilliklere izin verilmeyeceği
söyleniyor. Dilerim öyle olur!
Dağ ve yayla turizmi başlamadan önce de Ayder yöre halkının uğrak
yeriymiş. Çünkü bütün bu doğa nimetlerinin yanısıra muhteşem bir
kaplıcası var. 55 Derece sıcaklıkta su fışkırıyor. Hele bu mevsimde
karlarda yürüyüş ve tırmanışlardan sonra , kaynar suyla dolu havuzlarda
yüzmek eşsiz bir deneyim.
Yaz aylarında Ayder kalabalıktan ana baba gününe dönermiş. Şimdi
boş... Malum , sene, 365 gün, Doğu Karadeniz'e 360 gün yağmur yağar.
(Karadeniz'de dolaşa dolaşa ben de abartmaya başladım!) Ancak sanılanın
aksine eylül ekim en az yağışlı mevsim. Üstelik ekimin bir avantajı
daha var. Yaz aylarında yaylara hemen her öğleden sonra inen sis,
bulut, ya da "yer dumanı" , ekim ayında neredeyse hiç
yok.
Ayder'den çıktık yola... Araçla Aşağı Kavron yaylasını geçip , Yukarı
Kavron'a vardık. Ormanlar bitti, ağaç kalmadı . Çünkü 2.200 metre
yükseklikteyiz. Önce çamurlu yollardan , suların üzerinden atlayarak,
derken granit kayaların üzerinden sekerek , daha sonra karın içine
bata çıka yürüyoruz . Yükseldikçe üzerimizdeki giysileri azaltıyoruz.
Güneş yakıyor.
2700 Metreye vardığımızda, karşımda Mezovit Gölü. Karların ortasında
bir "ayna". Hemen arkasında "Mezovit Sivrileri"
diye adlandırılan Kaçkarların zirvesi (3932 m.) Mezovit Sivrileri'ni
hem tepemde hem önümdeki aynada görüyorum... Ufukta nereye baksam
, dağlar, sivri kesin tepeler...
Neredeyim ben? Yerde mi, gökte mi? Başımın dönmesi yükseklikten
mi, oksijen azlığından mı, heyecandan mı? Ama belki de bütün bunların
verdiği sonsuzluk duygusundan , özgürlük duygusundan ...
Bu çarpıcı doğada kendimi bir kar zerresinden farksız hissediyorum.
Ve bundan sonsuz keyif alıyorum.
Dağların ezici görkemiyle, kardan ve kayalardan başını uzatıvermiş
minicik bir kardeleninya da açelyanın narinliği arasında bir denge
bulmaya çalışıyorum. Doğa bu dengeye bu uyumu bulmuş, darısı insanların
başına...
Milyonlarca yıl önce, volkanik yapısıyla , donma-çözülme süreçleriyle
parçalana parçalana şekillenmiş Kaçkarlar buzullarla kaplıymış.
Buzul göller hala var. Zaten Kavron Vadisi de bir buzul vadisi.
Mezovit Gölünden aşağı indiğimizde güneş alçalmıştı. Kar faslından
sonra, granit kayaları aşarken sulara dalıp çıkmıştık. Kısacası
, iliklerimize kadar donmuştuk...Yukarı Kavron'a geldiğimizde, köyde
minicik bir kulübenin içinde soba yakılmış, ÇAKUT çetesi bizi bekliyordu.
"ÇAKUT" yani Çamlıhemşin'in Ç'siyle AKUT!
Kapısının üzerinde "Kaç Gel" yazılı eve girdik . Atıf
Ağbey önderliğinde çete üyeleri Şeref, Mehmet, İbrahim ve Ahmet
seferber oldular. Sobanın ateşi körüklendi, ayakkabılar, çoraplar
kurutuldu, şaraplar içildi, meyveler yendi, daha da önemlisi şiirler
okundu , Hemşin serüvenleri anlatıldı . O "sığınakta "
yeryüzünün en güzel insan sıcaklığı yaşandı.
Kaçkarlara geldiğimde kendimi cennete sanmıştım. Cenneti cennet
yapan insanlar, demekten kendimi alamadım.
xxx
Günler boyunca Hemşin Yaylalarında yürürken, en çok en çok insan
sevgisine tanık oldum. İnsanlar hem yörelerine hem de birbirlerine
sevdalı.
Her köyde her yaylada kapılar açık . Sizi konuk etmek için yarışıyorlar.
Yolcu ederken de adet üzere, tüfeklerini kaptıkları gibi havaya
ateş ediyorlar.
İki sürücümüz oldu. Mustafa ve Adem.
Mustafa kendi imal ettiği ve adını "Kar Leoparı" koyduğu
kamyonetiyle bizi "yol" denmeyecek yollardan, 2000 metre
yükseklikteki Sal yaylasına çıkarırken, bir yanı dağ bir yanı uçurum
sırat köprülerinden geçirirken, bir an olsun korkmadım. Sohbetiyle
beni büyülemekle kalmıyor, kamyonetine duyduğu büyük aşk, sürücülüğe
duyduğu güvenle bana Nazım Hikmet'in Arhavili İsmail şiirindeki
baş kahramanı anımsatıyordu.
Gelelim Adem'e. (Bu yazıyı okursa, benim Hemşinli değil, Laz olduğumu
yazsaydın diyeceğini biliyorum. Ondan yazmış oldum) Bir ara Karadenizdeki
kadın erkek kişiliklerinden konuşurken şöyle dedi: "Erkeğin
karısından korkması mı? İki farklı korkma vardır buralarda... Ben
karımdan, ya farkına varmadan onu üzersem, ya onun duygularını incitirsem
diye korkarım..."
Bu sözü eden Adem'i unutmam hiç mümkün mü?
Sal Yaylasından, yine ormanlar içinden geçerek Pokut yaylasına (o
da 2000 m. yükseklikte) yürürken gördüğüm yaşlı bir amca , birbirinden
güzel ahşap yayla evlerini gösterdikten sonra şöyle dedi: Keşke
bir ay sonra gelseydin. O zaman burada binlerce gelin seni karşılardı."
Pek anlamadım... Açıkladı: "Kar bize inecek, bütün çam ağaçları
beyaz gelin olacak ya..." Şiir gibi konuşuyorlar...
Sal ve Pokut yaylaları, dehşet bir şey! Bir noktada durup da 360
derece çevrenize baktığınızda, hem deniz seviyesini yani sıfırı
,hem de 3900 metre yüksekliği görmenin mümkün olduğu başka bir yer
var mı acaba dünyada...
Fırtına Deresinin ana kolu üzerinde Şenyuva köyünde (eski adı Şinçiva)'da
emekli öğretmen Atilla Güneri'nin kahvesinde çayları yudumlarken
gözüme yolun karşısındaki tabela ilişiyor: "Şenyuva Kütüphanesi."....Anahtarı
kahvede, isteyen alıp açıp giriyor. Atilla Hoca tüm kitaplarını
taşımış buraya...
Kahve ve kütüphanenin biraz ötesinde, Fırtına deresi üzerinde sık
sık rastlanan taş köprü 1600 tarihini taşıyor. Yine Fırtına Vadisinin
en çarpıcı olaylarından biri bu yolun devamında: Kıvrıla kıvrıla
Çat vadisine doğru ilerlerken, hiç beklenmedik bir anda, bir virajı
dönüyorsunuz ki karşınıza Zilkale çıkıveriyor. Fırtına deresine
tepeden bakıyor , burçları bulutlara karışıyor, Bizans yapısı 1300'den
kalma.
Rehber ve kemence ustası Muhammed bir gün bizi 250 metre yükseklikten
dökülen Bulut Şelalesine götürdü. Yine dev granit kayalar arasında
yürüyoruz. Bir ara fazla yüksek bir kayaya çattım, elini uzatıp
yardım edince, teşekkür ettim. Yanıtı: "Asıl , siz bana güvendiğiniz
için , ben teşekkür ederim. " İnceliğe bakar mısınız! Zaten
ben ona "kelebek" adını taktım, çünkü en geçilmez yollarda,
iki kolunu yana açıp, uçarmış gibi yürüyor.
Gel de şimdi Evliya Çelebi'yi anma: "Su ve havasının güzelliğinden
, zarif, sadık, aşık kimseler olup, yüzlerinin rengi kırmızıdır.
, Kadınları , Abaza, Gürcü, Çerkez güzelleri olduğundan, her biri
sanki birer ay parçasıdır..."
Ayder'de pansiyonumuzu çekip çeviren Kader Demirci'yi tanıyınca
, aklıma yerleşmişti Evliya Çelebi.
Çamlıhemşin'in kurucusu yıllarca belediye başkanlığını yapmış İbram
Osman (Osman Kurtuluş'un kızları) Emine ve Nahide Teyzelerin ormanın
göbeğindeki evlerine da bizi buyur etmeleri, kaş göz arasında yiyip
yiyebileceğim en müthiş kaymaklı mıhlamayı yapmaları görülecek bir
şeydi.
Aşağı Vice (Aşağı Çamlıca)'da Alfe Teyzenin evinde ise Hemşin'in
tüm simgeleri salonun bir köşesinde toplanmıştı: Çıra- mum- gaz
lambası (gelişmeyi gösteriyordu) çay sepeti - kara kovan- inekler
için tuz torbası ...
Çamlıhemşin'in hemen birkaç kilometre yukarısında, eski adı Makravis,
yeni adı Konaklar'da ağaçlar arasındaki muhteşem taş ve ahşap konaklar
olan bölgede , 107 yıllık evini göstermek için seferber olan emekli
öğretmen Nuray Hanımı nasıl unutabilirim . Babasının Moskova'da
iki pastanesi vardı. Evin demirleri Batum'dan gelmişti....
Kar yolları kapayıp da Elevit yaylasından öteye gidemeyince, yeryüzünün
belki de en güzel köyü olan Çat köyünde oyalandık. Sevim Hanım bütün
işini gücünü bırakıp, bizi evine buyur etti. Karşımda Pito Yaylası
uzanıyordu. Bu güzellik karşısında soluğum kesilmiş,gözlerim kamaşmıştı.
Mehmet Demirci iyi ki bana o mektubu yollamıştı da yollara düşmüştüm.
Memleketim yeryüzünün en güzel ülkesiydi.
Doğasıyla, insanlarıyla...
xxx
Fırtına Deresi deyince :
Devletin devlete ettiği:
Fırtına deresi , Çamlıhemşin'den sonra iki kola ayrılıyor .
Ana kol Çat'dan geçerek Verçenik Dağına doğru, daha küçük kol Ayder'den
geçerek Kaçkarlara doğru uzanıyor. Beş gün boyunca , belli yüksekliklere
dek ciple, kamyonetle , ondan sonra yürüyerek, tırmanarak , kah
bulutların üzerine çıkacak , kah nehir yataklarına inecektim. Hep
Fırtına'nın kolları arasında...
Ama bu arada devletin devlete ettiği azizlik hiç aklımdan çıkmadı.
Fırtına vadisinde, kurulması planlanan, temeli atılan, inşaatı sürdürülen
Hidro Elektrik Santrallerinin yapımı, biliyorsunuz Danıştay kararıyla
durduruldu . Durdurulmasaydı bu olağanüstü doğa parçası, ormanlarıyla,
muhteşem bitki örtüsüyle, ahşap evleri taş konaklarıyla, tarihi
kale, kemer ve köprüleriyle , kaplıcalarıyla , akarsuları ve balıklarıyla
ölüme mahkum edilecekti. Sivil Toplum Kuruluşlarının seferberliğiyle
bu iş durduruldu.
Burayı SİT alanı ilan eden, devlet! Kaçkar Milli Park alanında bu
projeyi onaylayan da devlet! Ve yap-işlet-devret modeliyle Hidro
Elektrik Santrallerinin yapımına kalkışan şirkete , "zararlarını
karşılamak üzere" şimdi tazminat ödeyip duruyoruz.
Bu projeyi onaylayanlar hiç mi utanmıyor!
3 Kasım 2002
|