|
Yaz
Düşüm Yaz
Kitaptan
bir bölüm;
SEVMEZSEN
ÖLÜR…
Emre
ve Kerem'e
ÇOCUK
ve ben otomobilde gidiyoruz. Çocuk dört yaşında ya var ya yok. Yanımda
uslu uslu oturuyor. Ben direksiyondayım. Buna pek de otomobil de
denmez ya. İkinci Dünya savaşının artıklarından devşirilmiş, otomobille
motosiklet arası bir şey. Her minicik taş üzerinden geçtiğinde zangır
zangır titreyen, orası burası dökülen, ne zaman durup ne zaman kalkacağı
belli olmayan bir otomobil. Ama kulllanıyorum işte. Üstelik yol
bile alıyoruz. Yol almamız çok da gerekli, çünkü küçük ev de bekliyor.
Ve küçüğün mama saatine on dakika ya var ya yok. Yetişemedim mi
basacak yaygarayı...
- Anne,
daha çok var mı?
- Yok geldik sayılır.
Sıcak
mı sıcak bir gün. Yaz ortasındayız. Tam öğle vakti. Ortalık ha tutuştu
ha tutuşacak. Ortalığı bilmem ama gözlerim tutuştu bile...
- Anne,
daha çok var mı?
- İki dakika... İki dakika sonra evdeyiz.
İki
dakikalık yol ama, ne yol yola benziyor , ne de otomobil otomobile.
Toprak yolda tozdan dumandan önümü zor görebiliyorum. Önümdeki de
yürümüyor ki ben de basayım gaza... Uff sıcaktan yapış yapış oldum...
Eve geç kaldık işte. Küçük basmıştır yaygarayı... Amaaan, ölemem
ya. Bugün biraz geç yesin mamasını. Kıyamet ,kopmaz a...
-Anne
daha çok var mı?
-Şimdi geldik. Şimdi...
İki
çocuk, iş, ev... Hangi birine yetişeyim. Kolay sanıyorlar ...
- Hadi
anne...
- Tamam, geldik dedim ya...
- Şu öndeki arabayı geçsene...
- Nasıl geçeyim... yol dapdar...
- İstesen geçersin !
Gel
de anlat şimdi. Analarını dünyanın en güçlü, en yetenekli, en harika,
en güzel anası sanıyorlar... Evet, gel de anlat...
Ve
birden
- gaaarrrrççççç
!
Hayır
çocuk ön camdan dışarı fırlamadı. Ayağım sonuna dek frene basarken,
sağ kolum da onu kavrayıvermişti. Bir öne, bir arkaya sarsıldık
ve durduk. Allah kahr etsin! Az kaldı önümdeki arabanın üzerine
çıkıyordum! Önümdekiyle birlikte, ben de durdum. Arkamdaki durdu,
onun arkasındaki durdu, karşıdan gelen otomobiller de durdu. Ne
oldu ? Neden durduk hepimiz? Sağdan soldan millet toplanmaya başlıyor.
Hayrola, ne var? Herkes gibi ben de yarı belime dek camdan dışarı
sarkıyorum...
Anlaşıldı:
Dapdar yolun tam ortasında bir sıpa, durmuş. Tüm arabaların fren
yapıp durmaları bu sıpa yüzünden.
Herkes
birden aynı anda bağırıp çağırmaya başladı.
-Çekin
şu hayvanı yolun ortasından.
-Bunun sahibi yok mu ? Ne biçim herif bunlar!
-Burayı babanın tarlası mı sandın? Çek ulan şu hayvanı!
Böyle
,başlayıp, küfüre dek uzanan bağırıp çağırmalar birbirini izledi.
Bu arada ben de en büyük küfürümü, bir "Allah kahr etsin!"
i daha salladım. Kolay mı, sıcak bir yandan, "anne, daha çok
var mı" lar öte yandan...
Tüm
bağırıp çağırmalar, tüm küfürler boşuna. Sıpanın kimseye kulak astığı
yok. Yerinden kıpırdamıyor. Sözler bir yana bırakıldı, eyleme geçildi.
İtip kakmalar... Faydasız.
Uzatmıyacağım.
Tam on dakika sürdü sıpanın direnişi. Sonunda boyun eğdi ve paşa
paşa, sahibinin peşine takıldı. Yol açılmıştı, herkes yeniden yola
koyuldu…
Neyse,
bunu da atlattık. Şimdi gerçekten iki dakika sonra evdeyiz. Çocuğun
sesi sedası kesiliverdi. Uyuya kalmış olmasın...
-Heeey,
acıktın mı?
-(Ses yok.)
-İki dakika sonra evdeyiz!
-Hmmmmm...
-Acıktın mı?
-ttttt...
-Ne oldu? Niye konuşmuyorsun ?
-(Omuzlarını silkiyor.)
-Peki istemiyorsan, biz de konuşmayız…
Ne
oldu acaba şimdi buna?... Haklı tabii. Bir saattir arabanın içinde.
Sıcaktan ben patlamak üzereyim, o ne yapsın... Ufff, amma da sıcak...
.
Sonunda
eve geldik.
- Hadi
fırla! İn aşağı...
Çoçuk
yerinden kıpırdamıyor. Yüzü asık mı asık...
- Hadi
canım, hadi in!
Yerinden
kıpırdamadı. Kaşlarını daha bir çattı:
-Sana
bir şey söyliyeceğim.
Bir
yandan otomobilin içindekileri topluyorum, bir yandan inmeye hazırlanıyorum.
- Söyle,
söyle canım...
- Hayır otur .Toplanmayı da bırak. Çok önemli bir şey söyliyeceğim...
Bıraktım toplanmayı. Olduğum yere bir iyi yerleştim. Çocuğa bakıyorum:
-Evet?
-Sen o eşeğe: kızdın... Kızdın değil mi?
-Şey...
Sözün
sonunu nereye getirmek istediğini bir anda kestiremediğim için dikkatli
olmalıydım.
-Evet
kızdım. Çünkü yolun ortasında durmuştu. Önümüzdeki otomobil ona
çarpabilirdi. Tam zamanında fren yapmasaydık biz önümüzdekine çarpabilirdik.
Sen camdan dışarı fırlayabilirdin... Herkes birbirine çarpabilirdi...
Kaza olabilirdi...
Sıpaya
kızmam için gerekli tüm nedenleri sıralama telaşındaydım ki o beni
durdurdu :
-Ama
kaza olmadı. Kimse kimseye çarpmadı... Ve herkes o sıpaya kızdı.
-Herkes kızdı, çünkü herkes kaza olmasından korktu... Sonra herkesin
işi vardı. İşlerine geç kalıyorlardı... Hem yolu açmak gerekiyordu...
Yol bir türlü açılmıyordu...
Ben
anlatıyordum, ama beni dinlediği yoktu. Durdu durdu, neden sonra
taa gözlerimin içine baktı. Belli belrsiz bir şeyler mırıldandı.
-Anlamadım,
ne dedin ?
Öyle
çocuksu, duyulur duyulmaz bir sesle konuşuyordu ki, yine anlıyamadm.
-Doğru
dürüst konuşsana, ne diyorsun?
Bu
sorum üzerine avaz avaz bağırmaya başladı.
-Haberin
olsun, ben o sıpayı seviyorum.
-O sıpayı sen seviyor musun ?
Daha
sakin, alçak bir sesle, hecelerin üzerine basa basa yineledi:
-Ben
o sı pa yı se vi yo rum...
-Ama o sıpayı tanımıyorsun ki, bilmiyorsun ki... O sıpayı daha önce
hiç görmedin ki!...
Çocuğa
hep, sevmek için tanımanın gerekliliğini anlatıyordum. Ve o, bunu
anlar gibiydi.
-O
sıpayı tanımıyorum ama o sıpayı seviyorum... O sıpaya herkes kızdı,
sen de kızdın... O sıpayı kimse sevmiyor, sen de sevmiyorsun...
Ağlıyordu.
-Biliyorum,
işte. O sıpayı kimse sevmiyor... O sıpayı ben de sevmezsem, o sıpa
ölür ...
O sıpa
ölmesin diye ben o sıpayı çok sevmeliyim... Anlıyor musun? İşte
bunun için seviyorum o sıpayı... O sıpa artık ölmiyecek! Çünkü ben
onu seviyorum!... Anladın mı!
Anladım
çocuk .
Anladım. Sağol.
P.S.
Bir öykücü oIsaydım, ölmesin diye bir sıpayı seven çocuğun öyküsünü
yazardım.
Bir
sinemacı olsaydım, filmini yapardım. Ressam olsaydım, "yolun
ortasında kalmış garip fakat bir çocuğun gönül verdiği sıpa"
nın resmini yapardım.
Sıradan
bir yazarım. Yalnızca olanı yazdım.
Sayfa
131-136

|