|
Uzakdoğu'm
Kitaptan bir bölüm;
Resim
de resimmiş ha!
Çok
yaşlıydı. Yüzündeki çizgiler, konuşurken daha da derinleşiyordu.
Ama gözleri, ama bedeni, ama elleri, konuşurken yıllara meydan okuyor,
gençleşiyordu.
Konuşurken,
ansızın, hiçbir nedensiz susuveriyordu. Çok uzun süren suskunluklarını,
sonra yine hiçbir nedensiz kendi bozuyordu.
Sanki
hiç susmayacakmış, sanki sonsuza kadar anlatacakmış gibi konuşuyordu.
Anlattıkça, daha çok anlatmak istiyordu. Su içtikçe daha çok susayanlar
gibi...
Konuşurken,
başını önündeki işten ayırmıyordu. Önündeki iş, yaptığı resimdi,
dev bir tuvale geçirdiği renkler, çizgilerdi.
"Cennet" diyordu, eğer varsa cennet diye bir şey, tıpkı
burası gibidir."
Ve
cennetin resmini yapmayı sürdürüyordu. Yani buranın resmini...
"Cennet"
diyordu, "cennet, insandan insana değişir. Tıpkı düşlerin değiştiği
gibi... Herkes kendi düşlediği cenneti arar durur. İşte benim cennetim
de bu..."
"Bu"
diye gösterdiği bir şey yoktu. Boyamaya devam ediyordu. "Bu",
önündeki resim miydi, yoksa içinde bulunduğu çevre mi pek anlayamadım...
Ben,
önümde beliren cenneti izlerken, onun sözcüklerini kendi dilime,
yürek dilime çeviriyordum ve kendi düşlediğim cenneti düşünüyordum.
Cennet,
yeryüzünün ve doğanın tüm nimetlerinin cömertçe sunulmasıysa...
Cennet, doğayla insanın, insanla insanın uyumuysa...
Cennet, sonsuz bir güzellik, iyilik, incelik, saflık, duruluksa...
Cennet huzursa...
Cennet, şiirle, müzikle, dansla kendini ifade edebilmekse...
Cennet, taştan, tahtadan, çiçekten, meyveden, topraktan, havadan
ve sudan güzeli var edebilmekse...
Cennet, el hüneriyle, akılla, duyarlılıkla sürekli yaratıcı olmaksa...
Cennet, ayrıntıların zenginliğiyse...
Cennet, alçakgönüllülük, anlayış, güler yüz, sevgi ve sevinçse...
Bütün
bunlarsa cennet, yaşlı adam haklıydı. Turistik klişelere mi kapılıyorum
yoksa diye endişeye ya da kuşkuya yer yoktu.Evet haklıydı. Cennet,
varsa eğer, tıpkı burası gibi olmalıydı.
Yaşlı
adam tuvale yeşilin en açık tonundan, içine bol sarı katılmışından
biraz daha ekledi...
Çevremi
saran muz ağaçları, palmiyeler, tuvalde boy atmaya başladı.
Yeşile
biraz lacivert kattı, tropik ormanlar belirmeye başladı... Sonra:
çiçekler, meyveler, yine çiçekler, yine meyveler...
"Ağaçlar
kutsaldır. Çünkü her ağaç, bir aşk çocuğudur... Çünkü onlar, Yağmur
Tanrısı ile Toprak Tanrısı'nın sevişmesinden doğmuştur. Ağaca vurulan
her darbe, bu aşka vurulmuş darbedir. Zaten bu aşkı, bu sevişmeyi
bilmeyenler ağaca, dala ya da yaprağa zarar vermeye kalkışabilir.
Ağaca karşı her saygısızlık, tanrılara saygısızlıktır. Çevrene bak.
Hiç ağaçlardan daha yüksek yapı görüyor musun? Göremezsin. Çünkü
ağaçtan daha yüksek yapı yapmak tanrıları gücendirir."
Artık
öğrenmiştim:
Her ağaç, aşk çocuğudur.
Yağmur Tanrısı ile Toprak Tanrısı'nın aşkından ve sevişmesinden
doğmuştur.
Ağaca, dala, yaprağa zarar vermek, bu aşkı bilmemektir.
Ağaca, dala, yaprağa zarar vermek, aşka ve tanrılara saygısızlıktır.
sayfa
71

|