|
Meslek Yarası
Kitaptan
bir bölüm;
Sonra … Anımsıyorum:
Eğer biri bana “neden ayrıldınız, neden çıktınız, neden uzaklaştınız / uzaklaştırıldınız Milliyet’ten” diye soracak olursa , üzerine basa basa düzeltiyordum.
“Ayrılmadım,” diyordum… “KOVULDUM”…
Karşımdaki bu sözcüğü duyunca önce bir irkiliyordu. Gülerek,tekrarlıyordum: “Ko-vul-dum” … Çünkü…
Çünkü parçalarımı bir araya toplamaya çalışırken, içgüdülerimi arayıp bulmaya çalışırken, içinde debelendiğim bu boşluğun, bu hiçliğin bir anlamı olmalıydı. Boşluğa, hiçliğe, anlam vermeye gayret ediyordum… Ve hiç ama hiçbir anlam veremiyordum. Bilinmezlerle çevriliydim. Her bilmediğim, yeni bir bilinmeyene yol açıyordu…Bilinmeyenler arasında uçuruma yuvarlanmamak, düşmemek için “kovuldum” sözcüğüne sarılıyordum. O sözcük benim kurtarıcım oluyordu.
Çünkü… Bir de… Nasıl söylesem… Çünkü, başkalarının beni aşağılamasından, beni horlamasından, utandırmasından, bana sinsice yanaşmasından öyle korkuyordum ki, en iyisi ben kendim kendimi aşağılayayım , kendim kendimle alay edeyim, kendim kendimi horlayayım diyordum… “Kovuldum” sözcüğü işe yarıyordu.
Başkası beni cezalandırmadan benim kendimi cezalandırma çabam…
Sonra… Anımsıyorum:
Günler geçiyor ama yabancılığım geçmiyordu. “Öteki” olma durumum geçmiyordu…
Kimliğimi, sözcüklerimi, hayatımın akışını, tenimi, bedenimi, kentimi, kişisel tarihimi, kişisel coğrafyamı bulmakta; kişisel kodlarımı ve tutkularımı anımsamakta güçlük çekiyordum.
Hele içgüdülerimi , hiç ama hiç anımsamıyordum.
Sahi , beni Milliyet’ten neden kovdular? Ben ne yaptım ki kovdular? Ben ne yapmadım ki kovdular?
Tüm içgüdülerimi kaybetmek, kendi kurduğum hayattan vazgeçmek gibiydi… Tamam vaz geçtim kendi kurduğum hayattan… İstesem de istemesem de vazgeçmek zorunda kaldım… Ya sonra?
Sonrası boşluk. Sonrası hiçlik. Sonrası yokluk… İçimdeki yokluk büyüdükçe büyüyordu. İçimdeki eksiklik, giderek daha da eksiliyordu… Bir daha sanki hiç ama hiç tamamlanamayacaktım. Hiç bütünlenemeyecektim…
Sonra… Anımsıyorum:
Dostlukların o muhteşem sıcaklığını, güzelliğini, aydınlığını gördüm. Dayanışmanın harikuladeliğini gördüm. Birlikteliklerin tadını, yakınlarımın, arkadaşlarımın desteğini, “kovuldum” sözcüğünün yanına onur madalyam olarak ekledim… Hele, Milliyet’te kalmış, Milliyet’in Türkiye’deki ve yurt dışındaki temsilciliklerinden , kimi eski arkadaşlarım, kimi ilk kez konuştuklarımın sıcacık sesleriyle, mektuplarıyla gönendim… Ama kini, hainliği, öfkeyi, ihaneti de gördüm. Onları görmezlikten geldim. Hemen unutmaya çalıştım…
Unuttuklarımla unutamadıklarım arasında çoooook hem de çok yorgun düştüm. Bir gün bin yıllık arkadaşım Sevil elime bir telefon numarası ve bir isim sıkıştırınca artık daha çok direnmedim. Ve yardım istemek için, hayata dönebilmek için, Meral Çulha’yı görmeye gittim…
Elbet psikologa, “33 yıl çalıştığım gazeteden ve kendi kurduğum dergiden bu şekilde kovulmayı hazmedemedim, hazmedemiyorum, insanlar işyerinden ya kendileri ayrılır ya da atılır, ama ben benimkini bir türlü hazmedemiyorum,” demedim.
Bunun yerine içimdeki hiçlikten, yokluktan, eksiklikten, kendi kötülüğümden, Türkiye’nin halledemediğim sorunlarından, yerine getiremediğim sorumluluklardan söz ettim.
Meral Çulha, beni dinledi dinledi, dinledi, dinledi… Aman Tanrım! O süreçte, yeryüzünün tüm kağıt mendillerini tükettim… Beni dinledi, dinledi, sonra çok sakin, çok sevecen, adeta fısıldayarak, “Siz istemezseniz kimse sizi üzemez…” dedi.
Altın harflerle yazdım başucuma bu sözleri: BEN İSTEMEZSEM, KİMSE BENİ ÜZEMEZ…
“İnsanı üzen, rahatsız eden olaylar değil , olayları nasıl yorumladığıdır.”
Olaylar, durumlar karşısında kendi kendime konuşmalarımı, “içsel düşünce dilimi” , dünyayı tanımlayıp yorumladığım cümlelerimi, bana yeniden duyurdu Meral Çulha… Duyguları yaratan, işte bu iç konuşmalardı…
“Kaygı, öfke ya da depresyonun kaynağı, kontrol edemediğimiz olay değil, yönlendirip kontrol ettiğimiz kendi düşüncelerimizdir. “
Arada kendimle dalga geçtiğim de oluyordu:
Yıllardır Milliyet’te çalışırken, gece gündüz masa başında yazı yazmaktan, sırt ağrılarından, boyun ve omuz adale spazmlarından, kendimi bildim bileli, ha bire fizik tedaviye taşınmıştım…
Şimdi artık çalışmıyordum, yazı yazmıyordum ama bu kez de ruhsal tedaviye taşınıyordum…
Yani bir türlü ne bedenime, ne de ruhuma yaranabiliyordum!

|