|
Kara
Sevda
Kitap'tan
Bir Bölüm;
SEN,
BENiM AFRiKALI...
Sen, sen benim Afrikalı çocuğum, Afrikalı anam babam, Afrikalı sevgilim,
sen belki İstanbul'un nerede olduğunu bilmezsin. Tıpkı bizlerin
senin renginden başka hemen hemen hiçbir şeyini bilmediğimiz gibi...
Biz
beyazlar için, sen, tüm öteki siyahlara benzersin. Adını doğru dürüst
söyleyemez, sana Latin kökenli bir ad yakıştırırız... Togo, Benin,
Rwanda, Burundi, Gobon ya da Sierra Leone, işte oralarda bir yerdedir.
Ve ben oralara gidip geldikçe, buradaki arkadaşlarım sorar, bu isimleri
nasıl aklında tutuyorsun diye...
Bizim, seninle ilgili bilgimiz, gazete başlıklarıyla sınırılıdır.
Ya açlıktan, ya iç savaştan, ya komşularınla savaştan, ya beyazların
ırkçılığına karşı direnmekten ôleceksin ki, senden sôz edelim...
Oysa, ben seni yaşarken tanımak istedim.
Bunun için Kenya' daydım: Sen, kıtanın her yanından gelenler arasındaydın.
Tüm geçmişini, tüm geleceğini yanında getirmiştin: Sorunlarını,
aşklarını, gôzyaşlarını. Ama kahkahalarını da...
Bunun için Uganda'daydım: Sen iç savaşta henüz öldürülmemiş bir
gerillaydın. Silahını bırakmakla bırakmamak, evine dönmekle dönmemek
arasında bocalıyordun...
Tanzanya'daydım ve seni ''Apertheid''a karşı direnen bir ANC (Afrika
Ulusal Konseyi) lideri olarak tanıdım.
Etiyopya'da, suyu ararken buldum seni. Burundi'de, ülkeden Avrupalı
misyonerleri kovarken tanıdım...
Rwanda'da, bedenini satıyordun, kocanın rızasıyla...
Şimdi, odamda, benim yöremdeki, benim insanlarıma, senden ve yörenden,
senin gerçeklerinden ve düşlerinden esintiler sunmaya çalışıyorum.
Hepsi bu... Hepsi, yalnızca bu.
SENiN
RENGiN ÖYLE ÇOK Kİ…
Sana
''Kara Afrika'' diyorlar.
Adındaki
''kara''yı, insanlarının renginden ya da ormanlarının karanlığından
almış olamazsın. Olsa olsa yaşadığın acılardan, dünün sömürgeci
güçleri bugünün uygar ülkelerinin duyması gereken utançtan eklenmiştir
adının önüne o ''kara'' sıfat.
İstanbul'
daki odamda seni düşünürken ya da düşlerken, en çok yeşili görüyorum.
Doğandaki yeşilin binbir türünü. Muz ağaçlarının koca yapraklarının
en açık, sarısı bol, ha uçtu ha uçacak yeşilinden, baobab'ların
sisi bile geçirmeyen kopkoyu yeşiline...
Hayır,
en çok kırmızıyı görüyorum: Toprağının, kilinin, dudaklarına sürdüğünün,
boynuna doladığının, en sevdiğinin rengi olan kırmızıyı...
Sonra
sarıyı: Çöllerinin sarısını, bedenine sardığın ''khanga'' ların
sarısını...
Sonra moru: Gökyüzünün, yağmur ha indi ha inecek morunu, şimdi kırmızısı
çok, biraz sonra mavisi çok öfkenin morunu...
Sonra
turuncuyu, maviyi, eflatunu, pembeyi ve erguvan, tarçın, gül kurusu
rengini, tüm çiçeklerinin rengini...Bütün bu renkler hızla geçerken
gözümün önünden, karşıma beyaz çıkıyor ve sana ulaşabilmek için
takılıyorum o beyazın ardına.
Beyaz
dediğim, önümde bomboş duran sayfadan başka bir şey değil.
Sayfa
10-11

|