|
Karanlıktaki
Işık
Kitaptan
bir bölüm;
Başlarken
Işıklar
söndü.
Karanlıktayım.
Bütün salon karanlıkta...
O büyük
karanlıkta perdenin açılmasını bekliyorum.
Tek
başımayım. Ama yalnız değil. Omuz başımdakilerle birlikte atıyor
nabzım.
Perde
ha açıldı ha açılacak... Soluğumu tutuyorum. Sanki minicik bir an
ya da hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir an, soluğumu tutuyorum.
Bir
törene ilk adımımı atmanın heyecanını duyuyorum içimde.
Soluğumu
tuttuğum o an, içimde duyduğum o heyecan için seviyorum tiyatroyu.
Ve
işte perde açlıyor. Ve ardından ışık!
Perdenin
ardından bana ulaşan ışık için seviyorum tiyatroyu.
Işıkla
birlikte sonsuz bir birikim...
Yüzyıllar
öncesinden ya da günümüzden birileri önce düşledi bu oyunu. Düşünü
sözcüklere döktü, kağıda döktü.
Birileri,
bu yazıları kendi düşünün bir parçası saydı; yeniden ama bu kez
sahne üzerinde yarattı.
Birilerinin
bu düşleri, başkalarının düşleriyle örtüşü; müziğe, dekora, aksesuara,
maska, ışığa, koreografiye dönüştü.
Ve
birileri oyunculuk güçleriyle, bu düşleri yeniden yorumladı.
Tümü
biraraya gelip, düşleri gerçek kıldı.
Bu
birikim için seviyorum tiyatroyu.
Düşleri
gerçek kıldığı için seviyorum tiyatroyu.
Gerçeği
yeniden varettiği için seviyorum tiyatroyu.
Gerçeklerle
düşleri çoğalttığı için seviyorum tiyatroyu.
Onca
emek, onca alınteri, onca yaratıcı gücü, onca coşkuyu birarada yoğurduğu
için seviyorum tiyatroyu.
Ve
işte perde açıldı.
Ardından
ışık... Karanlıktaki ışık.
Işıkta
en bildiğim ya da hiç bilmediğim dünyalar, toplumlar, bireyler...
Işıkta
dünyanın ve insanın değişebilirliği...
Işıkta
değişen ilişkiler...
O ışıkta,
en olağan sandığımın, olağanüstü olduğunu kavrıyorum.
O ışıkta,
kendimi ararken başkalarını keşfediyorum. Başkalarına yöneldiğimde
kendimi tanır gibi oluyorum.
O ışıkta,
belki sorularıma yanıt bulamıyorum, ama sorulacak soruları çoğaltıyorum.
O ışıkta,
bir soluk, bir duruş, bir susuş, bir bakış, bir söz, bir fısıltı,
bir nota, bir renk yeryüzünü kucaklamama yetiyor.
O ışıkta
bir yüz, bir insan, yıldızlara uzanmama yol açıyor. Yeryüzünü kucaklamaya,
yıldızlara uzanmaya olanak tanıdığı için seviyorum tiyatroyu.
O ışığı
varetmek için en az ik şey gerekiyor: Sahnede bir insan… Ve sahneyi
izleyen bir insan.
İnsandan
insana bu dolaysız ilişki için seviyorum tiyatroyu. Bu ilişki kaçınılmaz
olduğu için seviyorum tiyatroyu.
Karanlıktaki
ışığı yakalamak bir tutkuya dönüştü artık.
Bu
tutkuyu seviyorum.
Yıllardır
o ışığın peşinde tiyatrodan tiyatroya koşuyorum. Matine suare, matine
suare, matine suare... Hem kendi ülkemde, hem yabancı ülkelerde.
Başta
mesleğim, gazetecilik, sonra da her tren, vapur, uçak sesi duyduğumda
yüreğimin pır pır etmesi, bana bol bol yolculuk etme olanağı sağladı.
Gittiğim
ülkelerde, kentlerde, doğu, batı, kuzey, güney demeyip, yönlerden
önce, yollardan önce tiyatro yapılarını öğrendim. Bir tiyatrodan
ötekine, bir oyun alanından ötekine, kentlerin haritalarını yeniden
çizdim.
Yabancı
diyarlarda, tanıdığım ilk insanlar tiyatrocular oldu. Dillerini
bildiğim ya da bilmediğim bu insanlarla aynı dili konuştuğumu, benzer
coşkuları, benzer sorunları paylaştığımı gördüm. Onlarla zenginleştim.
Bütün
bir yıl boyunca unutulmuşluğa, sessizliğe, sakinliğe terkedilmiş
kimi kentlerin, günün birinde, sanki bir büyücü sihirli değneğini
dokundurmuşcasına, ansızın canlanıp şenlendiğine tanık oldum:
O sınırlı
zaman parçası içinde, kentin her köşe bucağının tiyatroya dönüştüğünü
görmek... Yeryüzünün dört bir yanından kente akın eden binlerce
yüreğin yalnız tiyatro için çarptığını bilmek... Çok renkliliğe,
çok sesliliğe, çeşni bolluğuna, ışık bolluğuna, coşku seline kapılıp
gitmek... Ve dünyanın nabzının, tiyatro dünyasının nabzının orda
attığını duyumsamak... Yani "Festival" dediğimiz o büyülü
süreci yaşamak...
Festivaller,
ülkeler, kentler, sahneler... Birinden ötekine koşarken, kimimizin
hiç bilmediği, kimimizin ise yalnızca kitaplardan, dünya tiyatro
tarihinden tanıdığımız ustaların oyunlarını izlemek olanağını buldum.
Onlarla söyleşiler yapmak, onların provalarını izlemek olanağını
buldum...
Kitaplardaki
isimler, kitap saytalarından sıyrılıp canlandılar. Bu canlılığı
sizlerle paylaşmak istedim.
Avignon,
Edinbrough, Buenos Aires, Amsterdam, Budapeşte, Venedik, Krakow,
New York... Peter Brook, Giorgio Strehler, Kantor, Szajna, Lubimov,
Tolstogonof, Julian Back, Andrei Serban, Anatol Efros, Mnouchkine...
Kentler, isimler, sahneler arasında çıktığım bu yolculukta, ışığı
çoğaltmak istedim.
Çağdaş
dünya tiyatrosuna katkıda bulunmuş bu insanlar üzerine, dünyanın
hemen hemen bütün dillerinde kitaplar, araştırmalar, incelemeler
bulabilirsiniz. Bizim dilimizde ise olanaksız bu. Henüz bu tür kitapları
dilimize çevirmek gibi bir alışkanlığımız yok. Bu alışkanlığın yerleşmesini
beklerken, dünyadaki arayışların küçük bir bölümünü, bu arayışların
iz düşümünü sizlerle paylaşmak istedim.
İstedim
ki, yalnız tiyatroyu meslek ya da iş edinmiş, edinecek kimselerle
değil, tiyatroyla hiç ilişkisi olmamış ya da arada bir tiyatro izlemekten
öte ilişkisi olmayan kimselerle de paylaşabileyim gördüklerimi,
yaşadıklarımı… Çünkü önünde sonunda tiyatro dünyasındaki arayış,
karanlıktaki ışığı yakalama çabasından başka nedir ki?
Bu
nedenle, tiyatro kuramlarına, tiyatro tarihine, tiyatro metinlerine
dalmak yerine, yaşananı dile getirmeye çalıştım.
Sahne
üzerinde gördüklerimin, sahne gerisinde görmediklerimi kucakladığına,
şimdiki "an" ların ise geleceğe kucak açtığına inandığımdan,
bu yolu seçtim.
"Karanlıktaki
ışık" adını verdiğim bu kitapta Türkiye dışındaki tiyatro izlenimlerimi
biraraya topladım. "Bizden biri" olan Mehmet Ulusoy'u
da bu kitaba almamın nedeni, yaratcılığının Fransa'da çiçek açması...
Türkiye'deki
tiyatro yaşamımıza ve tiyatro insanlarımıza ilişkin bir başka kitapta
yeniden buluşuncaya dek, sahnelerdeki ışığı yakalayıp, yaşamınızı
aydınlatmanız dileği ile...
Zeynep
Oral
1 Mart 1994
Sayfa
9-13

|