|
22 Ekim 2000
"Aslan
Metro!"
"Lütfen
beyler, lütfen sarı çizginin önüne geçmeyelim ..."
"Kardeşim
lütfen dedik ! Sağır mısın be! Geç sarı çizginin arkasına!"
Adam
homurdanarak iki adım geri atıyor, sarı çizginin arkasına...
Görevli memur gözden kayboldu mu, sırıtarak iki adım ileri
arıyor, sarı çizginin önüne... Çevresine de cakalı bir bakış
fırlatıyor, "kandırdım onu" gibilerinden... Memurun çabası
boşuna. Milletimiz tehlikeyi seviyor. Rayların geçtiği boşluğa
ne kadar yaklaşırsa o kadar "kahraman" olacak! Her köşede
"Sarı çizginin önüne geçmek tehlikeli ve yasaktır" yazsa da,
tehlikeye ve yasağa meydan okumak , sanki o günü kurtaracak!
Yolumu
bir kadın kesiyor: "Kızım bu Şişli'de durur mu?"... Elbet
durur, yazıyor ya... Yaşlı kadın inanmıyor. "Şişli yazıyormuş
ama Mecidiyeköy'de yeryüzüne çıkış varmış."... En yakınımızdaki
bir bey imdada yetişiyor:. "Şişli durağında inersen, ister
Mecidiyeköy çıkışına yürürsün , ister Şişli çıkışına"... Yaşlı
kadının kafası daha da karışıyor...
Bir köşede "Ben özgürüm" havalarında iki geç kız, fena halde
öfkelenmiş, cep telefonları burada çalışmıyor diye...
Ama
çoğunluk keyifli, güler yüzlü. Çevreye hayranlıkla, ilgiyle,
dikkatle bakıyor. Gördüğünü beğeniyor. Herkes herkese yardım
etmeye çalışıyor. Çünkü bir çoğu için bu, "ilk kez" .
Metroya indiğimde karşılaştığım ilk insan manzaraları bunlar.
Ben de İstanbul metrosuna ilk kez biniyorum.
Dördüncü
Levent durağından indim aşağıya... Ortalık pırıl pırıl, tertemiz.
İnmemle metronun gelmesi bir oldu. Öğleden sonra üçü çeyrek
geçiyor. Kalabalık değil. Vagonların içi de pırıl pırıl. Herkes
oturuyor. Pastel turkuvaz oturma yerleriyle alüminyum grisi
ve camlar uyumlu. Gözü tedirgin eden hiçbir şey yok. Ama gözü
yakalayan da bir şey yok...
Moskova
metrosunu düşünüyorum. Sanat şaheseri istasyonların görkemini
, barok süslemeleri ... Şimdilerin Paris Metrosu da sanat
eserleriyle donandı. Yerin altındaki istasyon, yerin üstündeki
semtin tarih birikimini, kültür birikimini ve özelliklerini
yansıtır oldu. Ama öğrenciliğimin Paris Metrosu, belleğimde
yalnızca müzik eşliğinde bir koku olarak kalmış. Küf kokusu,
sigara kokusu, şarap kokusu ve bunlara mutlak eşlik eden akordeonun
ezgileri... New York metrosunu düşünüyorum : Karanlığı yaran
çığlıklarla , daha doğrusu çığlığa dönüşen grafittilerle...
Hayale dalmaya fazla fırsatım olmadı. Çünkü Levent, Gayrettepe,
Şişli, Osmanbey durakları çoktan geride kalmış. (Her durakta
tekrarlanan konuşma: "Durun önce inecekler inecek, sonra binecekler
binecek.") Bir de baktım, Taksime varmışız bile. Ve-sıkı durun-
aradan tam on dakika geçmişti. Dördüncü Levent'ten Taksim'e
on dakikada gelmiştim!
Taksim'de çıkıp bir tur atıp, Osmanbey'de inmek üzere yeniden
girdim.. Taksim durağında, İznik çinilerini çağrıştıran ,
klasik yelkenli gemilerin resmedildiği seramik panolarla içim
ısındı ve yeniden yola koyuldum. Ama önce kendi çapımda küçük
bir anket yapmaktan da geri kalmadım:
Öğrenciler çoktan alışmışlardı. Artık bu hat üzerinde metrodan
başka hiçbir bir araç kullanmayacaklardı. Ucuzdu, hızlıydı,
temizdi. (Millet ama hasret kalmış, her sorduğum metronun
"temizliğini" sevdiğini söyledi.) Öğrenciler sözü "Aslan Metro!"
diye bağladılar.
Kimi,
vagona bininceye kadar yürüme mesafesinin uzunluğundan yakındı.
Kimi bunca derine inmekten çekindiğini söyledi. Ama bunları
dile getirenler yurtdışında metro görmemiş olanlardı. İnip
bindiğim üç durakta da özürlüler için asansör vardı. Tüm iniş
ve çıkışlar yürüyen merdivenleydi.
Yüz yılı aşkın bir gecikmeyle de olsa İstanbul'un bir metroya
kavuşmasının sevincini yaşadım. İlk metronun temelleri 1863'de
Londra'da atılmıştı . (Buharlısı) Sonra New York (1868) ve
Chicago (1892). Elektrikli ilk metro hattı , derinlere açılan
tüp ya da boru biçimli tünellerden oluşan ilk hat Londra'da
(1890), sonra Budapeşte (1896) ,Paris (1900) , Berlin (1902),
Hamburg (1912), Buenos Aires (1913), Madrid (1919) vb...
"Türk'ün
aklı..." diye başlayan ata sözümüzü hatırlatmak istemiyorum
ama şu kentte yaşayabilmek için ne yapıp yapıp şu şebekeyi
genişletmenin yollarını bulmamız gerek!
|