Zeynep Oral Zeynep Oral HakkındaYazılarKitaplarErişim Bilgileri
Anasayfa
O Güzel İnsanlar

Bu Cennet Bu CehennemZeynep Oral'ın akıcı ve işlek kaleminden, Türkiye'nin aydınlık yüzünü yansıtan sanat insanlarının portresini sunuyoruz.

Devam
O Güzel İnsanlar

Bu Cennet Bu CehennemTürkiye henüz kozasını kıramamışken, kadın hareketinin yeni başladığı yıllarda, Zeynep Oral güçlü bir dille Kadın Olmak'ı yazdı.

Devam

Yukarıdaki iki kitabı www.kitap.cumhuriyeti.com.tr adresinden eve teslim, satın alabilirsiniz!

Zeynep Oral'ın İngilizce yayınlanan, 300 fotoğraflı, büyük format "Leyla Gencer" kitabını yayinlar@iksv.org adresinden isteyebilirsiniz.

Bu Cennet Bu CehennemLeyla Gencer–A Story of Passion
Zeynep Oral .
Çeviren:Gül Osegueda
ISBN: 978-975-7363-73-6
Fiyatı: 50 YTL
İletişim: Yasemin Baskan - (212) 334 07 80

YAZILAR 2008
 

Nasıl bir gelecek ?

Bu sayfadaki fotoğrafı İstanbul'un çeşitli caddelerinde  belki gördünüz görüyorsunuz, belki de hiç fark etmediniz…  Ben gördüğüm ilk günden beri durup hayran hayran seyrediyorum. Dahası gördükçe mutlu oluyorum, içim ısınıyor, bir süreliğine yaşamakta olduğumuz tüm olumsuzlukları unutuyorum. Bakıp gülümsüyorum ve yoluma gülümseyerek devam ediyorum.

Kalp atışlarını duydunuz mu?

Tokmak davula vuruyordu. Yeryüzünün tüm duyguları içime akıyordu… Tokmak davula vuruyordu. Belgeler havada uçuşuyordu. Sahte -gerçek, sahte-gerçek…Tokmak davula vuruyordu, cemaat üyeleri “ben mazlumum , ben masumum, ben mağdurum, tu kaka STK bana darbe yapacak” diye beynime  vuruyordu…

"Oha!" dedirten tepkiler…

Önce inanamadım!  Olamaz, bu kadarı da olmaz dedim. Herhalde ben yanlış okudum, ben yanlış duydum ya da duyduğumu okuduğumu anlamadım dedim.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin geçen hafta içinde aldığı karara değil , bu karar karşısında hükümetin takındığı tavra, gösterdiği tepkilere inanamadım!  Sonra kendime şaştım! Bu hükümetten başka ne bekliyordum ki?  Niye şaşıyordum ki gösterdikleri tepkilere…Asıl böyle ters tepki göstermeseler şaşmalıydım!  

AİHM'nin kararı neden çok önemli?

Avrupa  İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM),  aile içi şiddeti önleyemediği  gerekçesiyle  Türkiye'yi tazminata mahkum etti.  AİHM, kendisini döven, bıçakla yaralayan, ölümle tehdit eden ve  daha sonra annesini tabancayla vburarak öldüren  eski kocaya karşı, devletin kendisini koruyamadığı” şikayetiyle  başvuran Nahide Opuz'u haklı buldu.  Türkiye'nin ayırımcılık yaptığına hükmeden mahkeme, devletin Nahide Oğuz'a 36 bin 500 Avro tazminat ödemesine karar verdi. 

Ölmeden önce… Aspendos Festivali...

Hani  ne zamandır çok revaçta olan kitaplar var ya: Ölmeden önce görülmesi gereken yerler, ölmeden önce yapılması  gereken işler, ölmeden önce falan filan…

İşte onlardan örnek alıp diyorum ki, müzikle, sahne sanatlarıyla, dansla, sanat tarihiyle, arkeolojiyle,  tarihle, coğrafyayla ilgileniyorsanız... 

İstanbul Müzeleri çiçek açtı…

New York Modern Sanat Müzesi (MoMA) Direktörü Dr. Glenn Lowry..  St. Petersburg Hermitage Müzesi Direktörü Prof. Dr. Mikhail Piotrovsky… Londra Kraliyet Akademisi Sergiler yöneticiliğini yıllarca sürdürmüş  Sir Norman Rosenthal…   Berlin İslam Sanatları Müzesi eski müdürü ve Berlin Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Claus-Peter Haase…  Paris Guimet Müzesi Direktörü Prof. Jean François Jarriage… Princeton Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oleg Grabar

Sevgi Yöntemi...

Çok yoruldum… Artık konferans, panel, açıkoturumlara paydos… Sivil toplum kuruluşlarında koşuşturmaya da son… Bana mı kaldı, biraz da başkaları uğraşsın… Artık yalnız işimi yapacağım…. Tamam yetti artık....

Yaşamaya Dair…

Türkan Saylan'ı uğurlarken içimden “işte, ölümü yendi!” diyordum…

Türkan Saylan'ın İstanbul'da uğurlanışı, salt bir cenaze töreni olmaktan öte anlamlar taşıyordu.   O anlamlar birbirinden çok farklı boyutlarla ele alınıp, farklı açılardan irdelenebilir. Bu töreni felsefi boyutuyla, toplumsal ve kültürel  boyutuyla, politik boyutuyla değerlendirenler  elbet  olacaktır, olmalıdır da…

Sevgili Türkan Saylan'a: Son değil, başlangıç…

“Sizden sonra ne olacak Türkan Hanım?” sorusuna, “Benden sonra, bir değil birçok Türkan Saylan olacak” yanıtı bile, Türkan Saylan'a dair ipuçları verir…

İstanbul- Berlin- Bodrum…

İstanbul'da Türkan Saylan'a fahri doktora… Berlin'de “7 Tepenin 7 Mimarı Sergisi”… Bodrum'da  Dibekli Han diye bir hazine…  Çağdaş evrensel değerler bir kuşaktan ötekine geçerken…

Sayılar neyi söyler ?…

Mardin'de nişanda 44 ölü… Bir gecede yetim öksüz kalan 70 çocuk… Yörede 80 bin korucu… 18'ine varmadan öldürülen, hapsedilen, yargılanan yüzlerce çocuk…

Fethiye'de atılan tohumlar…

Fethiye'de pırıl pırıl bir güneş, çiçek açmış çılgın bir doğa ama en çok, en çok, çocukların kahkahaları, gençlerin gülüşmeleri…  Yunus Nadi Kültür ve Sanat Günleri dendi mi aklıma ve yüreğime en çok o kahkahalar, o gülüşmeler dolacak!...

Devletten utanılır mı?…

2002'deydi... DGM, Yaşar Kemal'i bir yazısı nedeniyle hapse mahkum etmişti.... (Belleksiz toplumuz, belki DGM'yi anımsamayanlar olur- DGM yani Devlet Güvenlik Mahkemesi...) Gerekçe “Halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farkı göstererek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek”ti... 

Ute Lemper büyüledi!…

“Hoş geldiniz ekonominin çöküşüne,  demokrasinin çöküşüne , özgürlüğün çöküşüne… Bugünlere hoş geldiniz!”  diye  sesleniyordu:

Sahnede bir ateş parçasıydı…. Sahnede bir buz  dağıydı… Aşıktı, vamptı, afacan çocuktu, erotikti, dişiydi, erkeksiydi, komikti. Tarih bilincini üstlenmişti. Eleştiriyi, hesaplaşmayı, ironiyi üstlenmişti. Tiyatro, müzik, şan, kabare, dans, mim, pantomim  sanatlarını  ikinci bir ten gibi, eti, kemiği gibi içselleştirmişti! Geçmişle gelecek arasında durmuş bize sesleniyordu!

Pınar Selek Olayı ya da Hukuk ve Guguk!…

Şu başlıktaki iki sözcüğün  birbirini çağrıştırması, dilimizin  rastlantısal muzipliğinden çok, içinde yaşadığımız gerçekler olsa gerek!

"Yaşamını ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, mağdurların haklarını korumaya ve barışa adamış olan Pınar Selek, iki kez beraat ettiği bir davadan yeniden yargılanmak isteniyor. “

Vur / Yağmala / Yeniden...

Tiyatroda “yeni dil”i tanımak , bugünü kavrayabilmek için…

Yüzünüze indirilen bir şamar… Fırlatılan her sözcüğün , değdiği her yeri dağlaması, yakıp yıkması… Fısıldanan her sözcüğün  sizi şefkatle sarıp sarmalaması… Söylenen her sözcüğün, taşıdığından daha geniş bir alana yayılması, yayılması, yayılması… Söylenen her sözün ve söyleme biçiminin yeryüzünün tüm duygularını kapsaması… Ve sizi o duygularla yüzleşmek, hesaplaşmak zorunda bırakması…

Büyülü bir gece…

Borusan İstanbul Filarmoni'den Leyla Gencer Kutlaması:

Önceki akşam Lütfi Kırdar Konser Salonunun fuayesine girdiğimde,  sanki büyülü bir dünyaya adım atmıştım.  Bir yanda  Leyla Gencer'in  en dışavurumcu dev fotoğrafları , öte yanda   dünyanın belli başlı  opera yapıları ve sahneleri,  hepsi gelip   fuayeye yerleşmişti…

İlk taşı günahsız olan atsın…

Şu son günlerde gönlümde yatanı, dilimin ucunda düğümleneni avaz avaz haykırmak istiyorum: “İlk taşı günahsız olan atsın!”

Meğer tüm medyamız ne kadar demokrat, ne kadar özgürlükçü ve bağımsız, ne kadar adil, ne kadar insan hakları savunucusuymuş da benim şimdiye dek hiç haberim olmamış!

Zaman İçinde Müzik

Önüm arkam sağım solum, baştan aşağı görüntü kirliliği… Rengarenk sakil bez parçaları tüm sokakları esir almış… Kimi çoktan kopmuş, kimi ha koptu ha kopacak iplere sıralanmış , şimdiden yırtılmış o “sarkaçlar” , trafik için de bir tehlike ama aldıran yok… Hangi renk, hangi bez parçası daha çok görünürse sanki seçimi o alacak gibi bir yarış... Deli mi bunlar?

Yaşam, Aşk , Ölüm, derken…

Cumhuriyet'teki odamızdaydık. Kamil Masaracı , Ataol Behramoğlu ve ben… Kamil masasında oturmuş, açacağı serginin heyecanı içinde hazırlıklara dalmıştı; Ataol bilgisayarın önünde şiir düşlüyor, şiir düşünüyordu. Ben de ekran başında yaz, yaz, yazıyordum… Araya elbet, odamıza gelen giden ve sohbet karışıyordu…

Aşklar ve Gölgeler arasında...

Nermin Er'den ışığın ironisi … Kamil Mataracı'dan "aşk vaziyetleri"...

Ne zamandır size bir sergiden söz etmek istiyordum. Ama araya güncel konular girince,  hep bir hafta sonraya  erteledim.  Derken gözüm takvime ilişti! Eyvah bugün 13 Şubat! Bugün ve yarınınız var! Topu topuna iki gününüz kaldı  Nermin Er'in  Nev Galeri'deki sergisini görmeniz için! 

Dünyanın tüm duyguları…

Çello'yla sevişen, çelloyla bütünleşen efsanevi Yo-Yo Ma istanbul'daydı.

Afacan bir çocuk edasıyla güle oynaya, hoplaya sıçraya geldi, herkesi sanki kırk yıldır tanıyormuş gibiydi… Kocaman gülümsemesi , pırıl pırıl gözleriyle hepimizi kucakladığı yetmezmiş gibi, konuşurken kullandığı elleri kollarıyla da sarılacakmış gibiydi.

Orhan Duru, 10 yıl önce, bugünümüzü yazmıştı:

Orhan Duru. Yıllarca birlikte çalıştığım arkadaşım. Önümde ufuklar açan yazar. Gözlemlerine, geleceği, ironiyi, eleştiriyi katan öykücü… Bir zamanlar, dergimin atardamarı…Kendini değil, işini önemseyen, sahici, dürüst, çalışkan, alçakgönüllü, bilgili, iyi insan…Ne yazsam hep eksik…

Kölelikten… Zirveye…

Afrika kökenli Amerikalı yazar James Baldwin (1924-1987) yalnız usta bir yazar , insan yüreğinin derinliklerine işleyen, ilişkileri sorgulayan bir romancı değildi. O, aynı zamanda bir çoğumuzun dostu, arkadaşıydı. “Burada rahat nefes alabiliyorum” diyen bir Türkiye aşığı, “bu gizemli kent bana çalışma dürtüsü veriyor” diyen bir İstanbul tutkunuydu. 70'li yıllarda onunla arkadaşlık etme şansım, onunla çalışma lüksüm oldu.

Hava Kurşun Gibi Ağır…

Hava kurşun gibi ağır… Nazım Hikmet'in şiirindeki gibi… Kerem gibi… Ama “bağır bağır bağırıyorum” diyen de yok, kurşun eritmeye çağıran da…

Nazım Hep Yurttaşımdı...

İçimden yeniden haykırmak geliyor:
“Beyler kendinize gelin! 1951 yılında alınan Nazım Hikmet'in yurttaşlıktan çıkarılma kararı tamamen politik bir karardı! Hukukla, mukukla ilgisi yoktu! Bunu bal gibi sizler de, dünya da biliyor!”

2009'un ilk günlerinde: Dünyanın Hali...

Gazze, ölümün adı, kıyımın adı, acının adı bir süredir. Kan ve gözyaşının adı.İnsanın insana ettiği zulmün adı... 2008'in son günlerinde , insanı insanlığından utandıran İsrail saldırganlığı karşısında dünya sus pus...En çok yapabildikleri, kınama, o kadar... Caydırıcılık açısından kimse elini taşın altına koymaya yanaşmıyor, yanaşamaz.... Yıllardır süregelen savaşın, savaşların sürmesi gerek ki, bu düzen , bu silahlanma, bu korku, bu tehdit, bu sömürü düzeni sürebilsin.

Burası Türkiye… MHP ‘nin KA.DER'e açtığı dava…

“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.” der eşsiz yazar John Berger “Görme Biçimleri” adlı kitabında. (Yıllar önce Metis Yayınlarından çıkmış bu kitabı okumadıysanız, asla geç değil… Sanat eseri resimlerden reklamlara, görselliği ve imgeleri algılamanın, anlamanın, eleştirel bir görme biçiminin manifestosu sayılır bu eser.)

Çatışmayla Uyumun Dansı ya da “Harem'de 1001 Gece”

Bir ateşti, öteki su… Biri gürül gürül akıyordu, öteki alev alev yanıyordu… Birbiri ardından volkanlar patlıyorken, bir kelebeğin kanat sesini duyabiliyorduk… Fırtına öncesi sessizliği, fırtına boyunca elimizle tutabiliyor, duyarlığı avuçlarımıza alabiliyorduk…

Bilinçli Toplum… Bilinçli Birey

Birinci Avrupa Tiyatro Forum'u , tiyatro mucizesinin hedefinde düşünce birliğine vardı…

Fransa'nın Nice kentinde , Akdeniz Üniversite Merkezi'nin görkemli kongre salonunda karizmatik konuşmacı, düşünür, yazar, gazeteci , eleştirmen, Bernard-Henri Lévy'yi dinliyoruz.

Bayram Sevinci… Yıldız Kenter… İdil Biret…

Bayram bitti. Ekonomik kriz, kimse bir yere kıpırdamaz, deniyordu. Ama bana bir kez daha İstanbul bayramda boşalmış gibi geldi. Belki o “boşalmışlık” duygusu nedeniyle akan, ha bire akan kurban kanı kenti böylesine kapladı. Kentin içi dışı kan, yine kan, yine kan oldu…

“Kadın mal mı ki kotası olsun?”

5 Aralık… Dünyada İnsan Hakları Haftasının başladığı gün… Doğal olarak olması gereken olmayınca, işte böyle haftalarla günlerle idare edeceksiniz artık…

5 Aralık … Aynı zamanda Dünya Gönüllüler günü… Gönüllü olarak bir şey yapan pek kalmadı. Emeğin yok sayıldığı ortamlarda nereden ne avanta kazanacağım tutkusu öylesine ağır basar oldu ki, maddi karşılık beklemeksizin çalışmak rafa kalktı. Ah manevi karşılığını bir bilseler, bilebilseler…

Ben  takiye yapamıyorum…

Birkaç  hafta önceydi.  Henüz Baykal ve CHP'nin “Kara Çarşaf açılımını”  yaşamamıştık…  O gün,  bir çok gazetede aynı haber vardı:   Haber  özetle şöyleydi:

Suudi Arabistan'da  bir din adamı “ilginç” bir fetva vermişti.  Kara çarşaf  kullanan kadınların iki gözü açık kalınca erkekler için “tahrik edici”  (Büyük harflerle: TAHRİK EDİCİ ) olabiliyordu; bu nedenle adamımız, sadece tek gözü açık bırakan çarşaf ya da peçe kullanılmasını istiyordu... (Kaynak BBC.)

Önce Ekmek... Sonra Ahlak...

İstanbul Bienali'nin kavramsal çerçevesi, Brech'ten esinlendi. Darısı herkesin başına....

Safranbolu'dan Sevgilerle...

Safranbolu'ya gönlümü kaptırdığımda, 70'li yılların başıydı. Kentlerin bir belleği olduğuna inanan ve hepimize hatırlatan Metin Sözen Hoca'nın peşine takılıp gitmiştim ilk kez! “Safranbolu'yu görmeyen insan,bu ülkede bir gözü kör gibidir” demişti! Bu söz üzerine gidip görmemek olur mu hiç! İki gözü bile az bulan ben, soluğu orada almıştım. O gün bugün fırsatı hiç kaçırmadım, her olanağı değerlendirip Safranbolu'ya gittim.

Kadın –erkek eşitliğinde Utanç verici yerimiz...

“Türkiye Etiyopya'nın gerisinde” diyordu  dünkü  Cumhuriyet'teki başlık. Dünya Ekonomik Forumu'nun  130 ülke arasında yaptığı, kadın erkek eşitliği  araştırmasında Türkiye  sondan 7'nci olmuştu. Yani 123. sıradaydık.  Azgelişmiş bir çok ülkenin gerisinde olduğumuz vurgulanıyordu! Haberin tüm ayrıntılarını okudunuz umarım.  Rapordan birkaç sayıyı da ben ekleyeyim:

Tunus 103, Ürdün 104, Birleşik Arap Emirlikleri 105, Iran 116. sırada yer alarak bizden öndeydi.  Türkiye'den sonra gelenler şöyle: , Mısır 124, Fas 125, Pakistan 127, Suudi Arabistan 128 ve Yemen 130. sırada!

Müziğin Gücü

Sevgili Okurlar, eğer ,iki gündür  şu raporla yatıp kalkmasaydım bugün size yalnız ve yalnız müziğin gücünden söz edecektim.
İzmir'li dostlarım telefonda sesleri titreyerek anlatıyorlar.

“Bugüne dek biz böyle bir şey yaşamadık” diye vurguluyorlar.  En çok, “Halkapınar Spor Salonundaki 16 bin kişiden biri de bendim” diye  yüreklerinin ateşini ortaya koyuyorlar.  Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün  anısına Fazıl Say'ın “Nazım” oratoryosunu  dinlemenin sevincini ve coşkusunu paylaşıyorlar!

Emek, Hayat , Edebiyat...

O günleri yaşayanlar hiç unutmadı, unutamaz! 60'lı yıllar devrimci mücadele yıllarıydı...En çok, en çok umut yıllarıydı!  Dünyada  “Gerçekçi ol, imkansızı iste!” haykırışlarıyla, “düzen” sarsılırken, Türkiye'de mücadele bir kez daha ileri – geri kavgasında odaklanıyordu.  Acılar çekiliyor, ağır bedeller ödeniyordu!  ‘68'de Deniz Gezmiş tutuklandı. ‘69'da Beyazıt Meydanındaki genç  ölüler, öğrenci ölüler ,  “Kanlı Pazar”ların ne ilk ne de son olmadığını kazıdı belleklerimize! 1970 Haziranında, Türkiye tarihinin en büyük işçi eylemlerinden biri gerçekleşti. Emek, 15-16 Haziran'da  yürüyüşe geçti... Sonra 12 Mart 1971 darbesi ve yine baskı, yine işkence!.

Bugünkü Yazımı yazamadım...

Sevgili Okurlar, bugünkü yazımı yazamadım. Çünkü...

... Çünkü iki gün önce,   sabah saatlerinde  bir torunum , öğleden sonra saatlerinde ise ikiz torunlarım dünyaya geldi. (Evet, ayni günde! Heyhat  iki ayrı hastanede!) Kabul edin ki, ayni günde üç toruna daha sahip olmak pek rastlanır şey değil....  (İstanbul trafiğinde iki ayrı hastaneye yetişme kaosunu  es geçiyorum!)

Zaten  dört harika torunum vardı. Dört artı üç,etti mi size yedi!   (Sayıyla 4+3=7)

Şu son iki gündür , yedi torun sahibi bir büyükanne olarak yaşadığım heyecan bir yana, aklım fikrim yalnız ve yalnız yedi'lerdeydi, yazıda falan değil.  İşte bu  nedenle bugsünkü yazımı yazamadım!

“Yedi'ler” deyince...Torunlardan yola çıkıp,  Tasavvuf felsefesindeki “Ruhun yedi yükseliş mertebesinden” söz etmek bana düşmez elbet,  ama Mevlana'nın yedi öğüdünü  dillendirmek, paylaşmak, hiç fena olmayabilir...

İşte Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi'nin yedi öğüdü:

-Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
-Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
-Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol.
-Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
-Alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
-Hoşgörülükte deniz gibi ol.
-Olduğun gibi ol, göründüğün gibi ol!...
Hepinize iyi  ve güzel bir Pazar günü diliyorum.

Cumhuriyet- 2 Kasım 2008

 

Mimarın Düşü / Düş Çizgileri

Mimarlar Odası 100. Yılı kutluyor: Müziğiyle mimariyi buluşturan Karman İnce'nin eserinin dünya prömiyeri yapıldı.

Anladığım kadar her şey Afife Bartur'un başının altından çıktı! Günün birinde besteci, piyanist Karman İnce'ye, ABD'ye açtı telefonu, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin 225. Yıldönümü için bir eser besteletmek istediklerini söyledi. Yıl 1998'di. Karman İnce önce çok şaşırdı...

Dağlarca… Dağlarda Açmış Bir Çocuk Çiçek

Frankfurt'tayım... Yeryüzünün tüm kitapları, yeryüzünün tüm edebiyatı Frankfurt'ta... “Messe” sözcüğüyle yatıp, “ Buch Messe” sözcükleriyle kalkıyoruz... Kentin sokakları o rengarenk labirenti andıran Türkiye yazılı afişlerle dolu... Fuar alanı başlı başına bir kent! Edebiyat ve Kitap İmparatorluğu Başkenti.

Frankfurt'ta Geceler...

Frankfurt Kitap Fuarı'nın yöneticileri çok mutlu: Fuara ilgi patlaması varmış! Bunu Türkiye'nin onur konukluğuna bağlayanlar çoğunlukta!

Frankfurt'a gelen yazarlar çok mutlu: Her rastladığım yazar, kendisine gösterilen büyük ilgiyi bana anlatıyor! Şu son birkaç günde Alman basınında Orhan Pamuk dışında benim gözüme çarpan en geniş yayınlar Murathan Mungan, Oya Baydar, Elif Şafak ve Zülfü Livaneli hakkında. (Elbet görmediklerim de olmuştur!)

“Barışın Gelini” sergisi : Sanat ve dayanışma...

Geçen hafta sonu ülkemin milyonlarca rengini, ışığını yansıtan ayna bir kez daha paramparça oldu! Her ayna parçası , üzerine yansıyan ölümün fotoğrafını çoğalttı, çoğalttı, çoğalttı; her cam kırığı daha derine, daha derine saplandı, yürekleri dağladı.

Metin And: Çağdaş bir Şaman…

Büyücü, sihirbaz, çağdaş bir şaman…
Bir ayağı Anadolu'da, öteki ayağı Çin , Japonya,  Endonezya'da…
Kollarını kocaman açtı mı,  aynı anda hem  Dionisos'u ,   hem Kathakali'yi kucaklayabilir…

Türkçem, Ses bayrağım...

Ne zamandır yüreğimi terketmiyor şu birkaç dize:
“Günler ağır / Günler ölüm haberleriyle geliyor./ Düşman haşin / zalim / ve kurnaz.”

Nazım Hikmet'in  “Zafere dair” adlı şiirinden dilime, yüreğime takılan dizelerin zaferle falan hiç ilgisi yok... Günlerin ağırlığı adaletin gecikmesinden, yargının siyasallaşmasından ve  en çok da artarda gelen bebek ölümlerinden...

Bedenlerin ritmi ve şiiri…

İşte sahnedeler. Alvin Ailey  topluluğunun dansçıları…

Hepsi çok genç.  Öyle bir enerjileri, öyle bir dinamizmleri  var ki  sonsuz gençlik iksirinden içmişler diyorsunuz… Onların peşi sıra sürüklenirken, oturduğunuz  yerde soluk soluğa kalan siz oluyorsunuz… Sonra bir bakıyorsunuz sanki hepsi bin yaşında! İnsanlığın, hele hele siyah ırkın tüm tarihini,   nereden gelip nereye gittiğinin öyküsünü anlatan birer bilge her biri… 

Günaydıııııııııııııın !!!

İçimden avazım çıktığı kadar “günaydııııın!” diye haykırmak geliyor.

AKP yi ve Tayyip Erdoğan'ı , “Oh yaşasın, memlekete demokrasi getirdi!” diye alkışlayanlar, sanki şimdilerde “uyanır” gibi oldular... Bence , meslektaşların çoğu zaten “uyanıktı” da, fazlaca uyanıklıktan yani işlerine geldiğinden, uyur gibi yapıp AKP'yi ve Erdoğan'ı demokrasi havarisi ilan ettiler!

Barış Ne Zaman?

Didim ‘de 13.Barış Şenliği düşleri ve umutları kanatlandırdı...

1 Eylül Dünya barış gününden başlayarak, Türkiye'nin bir çok yerinde barış kavramına yönelik etkinlikler yer aldı, açıklamalar yapıldı, umutlar serpildi, şiddet ve savaş lanetlendi... Şiddeti dışlamak için sadece sözün yeterli olmadığını bile bile bu tür etkinlikleri destekliyorum. Neden mi? Düşleri ve umutları kanatlandırdığı için, özlemlerde yalnız olmadığımızı birbirimize hissettirmek için...

D-Marin Festivali ve Vatan…

Bodrum yarımadasında  günbatımları, insanın içinde fırtınalar koparacak nitelikte. Turgutreis'te  D-Marin Müzik Festivali'ndeyim. Açılış konserini beklerken önce muhteşem bir gün batımı şöleni... Güneş, alev alev  bağıra çağıra haykırarak batıyor...  Uçsuz bucaksız denize gömülürken güneş, benim aklım Şükran Güngör'de ve Yıldız Kenter'de. Koya tepeden bakan Karabağ Mezarlığında dinleniyor Şükran Güngör. Çevresini zeytin ağaçları, serviler, rengarenk  bugenvilyalar, kendiliğinden bitiveren yabani orkideler. Şimdi bulunduğum tepede Yıldız Kenter'le günbatımındaki sohbetlerimizi anımsıyor ve şükrediyorum böyle sanatçılarla zenginleşme olanağı bulduğumuz için ...

Salsburg'dan Verona'ya…

Yaz gitti gidiyor… Festivaller de öyle…Orhan Veli'yi deli eden “bu güzel havalar” artık sadece susuzluğu,  kuraklığı ya da içine arsenik karışan suları çağrıştırdığından beri  aşk mevsimi sonbahara kayar oldu. Ya da bana öyle gelir oldu…  Dönelim konumuza: Yaz Festivallerine:

Önceki sabah Salzburg'dan bir arkadaşım telefon etti: “Bil bakalım ne oldu! Müthiş bir ‘Romeo ve Juliet' izledim! Muhteşemdi! Burada herkes ondan söz ediyor! Veee… ” (Biliyordum ama bilmiyormuş gibi yaptım ki, heyecanı sürsün!) 

Geleceğe ve çağdaşlığa yatırım…

(Leyla Gencer Şan Yarışması için geri sayım başlıyor… )

Geçen hafta bu köşede “Aydınlığın Beden Sesi” yazımı okuyanlar yaz sıcaklarının başıma vurduğunu ya da  ülke gelişmeleri karşısında mantık akıl dengemi yitirdiğimi sanmış olabilirler…  Yakında İstanbul'da izleyeceğimiz Alvin Ailey Dans Topluluğu'ndan söz ederken, işte fotoğrafta yeryüzünün  belki de en “güzel” kadın siluetine sahip  Judith Jamison diyorum. Oysa siz fotoğrafta yine ırkının güzel ama erkek temsilcisini görüyorsunuz. (Tamam erkek kadın giderek birbirine benzemeye başladı ama bu kadar da değil!) Alvin Ailey'in  “Aydınlanma” adlı en ünlü eserinin tüm topluluğun katılımıyla  tabutu başında saygı duruşu niyetine tekrarlandığını göresiniz diye işte fotoğrafı diyorum.

Aydınlığın Beden Sesi…

Kimi zaman kendimi çooooooooooook çok yaşamışım gibi hissediyorum. Yaşlanmış değil, çoook yaşamış.

Geçen hafta hem Cumhuriyet'te hem de   öteki gazetelerde bir sanat haberi  vardı: Alvin Ailey Dans Tiyatrosu17-19 Eylül'de İstanbul'a geliyor diye… Çevremdeki gençler nasıl bir şeydir diye  sormaya başladılar. Ben de daldım gittim taa çok eskilere…

Hiroşima: Dün müydü yarın mı?...

Amerikan Hava Kuvvetlerinin saldırıları Japon kentlerini çoktan yerle bir etmişti. Artık Japonların yenilgisine kesin gözüyle bakılıyor , bir an önce teslim olmaları bekleniyordu. 5 Ağustos gecesi, gece yarısından hemen sonra hava saldırısının habercisi sirenler, bu kez Hiroşima'da duyuldu. Millet sığınaklara koşuştu. Sabaha karşı 02:10'da tehlikenin geçtiği bildirildi. Herkes evine döndü. Çevredeki kentlerden, sanayi kuruluşlarından, lise ve üniversitelerden Hiroşima'ya gelmiş “Gönüllü Gençlik Birimleri” o sabah saat yedide işe başladı. Pırıl pırıl bir hava vardı…

Düşsel bir gerçeklik…

Üç durak… Üç Mekan… Üç çılgın düş… Üç gerçeklik… Üçünün de yaratıcısı o. Yani Salvador Dali

Üçü de Salvador Dali'nin yaratıcı dehasının eseri. Üçü de bilinçaltının oyunlarıyla bezeli. Üçü de İmgeler zenginliğiyle dolu. Üçüne de düşsel bir gerçeklik , büyülü bir gerçeklik sinmiş. Üçü de şaşırtıcı, üçü de büyüleyici…

Salvador Dali ve Ben…

Sabancı Müzesi  müthiş, Müze  Müdürü Nazan Ölçer  muhteşem! Yakında dev bir olay daha gerçekleştiriyorlar!  “İstanbul'da Bir Sürrealist: Salvador Dalí” başlıklı sergi,  20 Eylül'de   açılacak. Üstelik  Dalí Vakfı koleksiyonuna ait eserlerle vakıf dışında gerçekleştirilen en kapsamlı retrospektif  sergi! (“Müthiş” ve “muhteşem” sürrealistlerin bayıldığı sözcükler bilesiniz!)

Bir gün öyle, bir gün böyle konuşmak...

Tanığım. Oradaydım. Kulaklarımla duydum.  

Çok değil birkaç ay önceydi. Nisan ayı... Rusya'da bir yıla yayılmış "Türkiye Kültür Yılı"nın önemli bir durağındaydık...  7 Nisan akşamıydı.  Moskova'da  görkemli konser salonunda Fazıl Say'ın "Nazım Oratoryosu"nu dinlemiştik.   Konserden sonraydı...

Uluslararası Almada Tiyatro Festivali 25. Yılında...

Uluslararası Almada Tiyatro Festivali'nden gelen çağrıda "Beden dili ve Sahne Uygulamaları" konusunda bir kolokyum yapılacağı belirtiliyor ve tüm konuşmacılardan kendi ülkelerinden yola çıkarak konuşmaları isteniyordu... Kolları sıvadım, hazırlığımı yaptım ve kendimi Almada'da buldum!

AKP Karanlığı...

Sivas Katliamının 15. yılında ibret verici olaylar yaşıyoruz... Gerici, yobaz, dinci faşistlerin, şeriat tutkunlarının, gözü dönmüş katillerin,  35 insanı diri diri yaktıkları Sivas katliamının 15. yılı...   (Sanıkların çıkarıldıkları mahkemede duruşmaları izlemiş biri olarak, bir önceki cümlede bilinçle seçtiğim sıfatların, bu canileri  tanımlamakta  yetersiz bile kaldığının bilincindeyim!)

Günlerdir  Cumhuriyet'te  Attila Aşut'un  geniş kapsamlı "Sivas Katliamı" dizisini okuyorsunuz...

Cehennemi yok saydı...

Adın? 13583... Annenin adı? 431251... Babanın? 879213... Kurşunlar beynini parçalarken ne duydun? 42788543... Sevdiğin çiçeğin adı? 6473127...

"Replika" oyununun diyaloğuydu bunlar... Onlar, yani sayılar, tutuklulardır, savaşlarda ölenlerdir, işkencede ölenlerdir, savaş dışında katledilenlerdir, toplama kamplarına, tel örgülere, mahkum edilenlerdir...

İzmir'de Sarah Chang fırtınası...

Çocukluğumda kocaman görünürdü  İzmir'deki  Elhambra Sineması...  Sahnesi git git bitmez, koltukları say say tükenmez, balkonu  gökyüzüne uzanır, locaları herkesi kıskandırırdı. Şehre gelen en güzel filmler hep orada seyredilirdi...

Elhambra sineması'nın mimarisinin güzelliğini, değerini kavramam için büyümem gerekiyordu. Büyüdüğümde ise çoook eskimiş, yıkılmaya ya da  bir beton yığınına, bir alışveriş merkezine  dönüştürülmeye hazırdı...  Dile kolay: bir zamanların"Milli Kütüphane Sineması" 1912 yılında inşa edilmişti. Neo-Klasik biçimde,  zarif bir kubbeyle taçlanmış, mermer sütunları, kemerli kapıları, görkemli avizeleriyle, Naci Kalmukov'un duvar resimleriyle bir"mücevher"...

Kurtarılmış Mekan: Süreyya Opera Binası

Biliyorum, çok geç kaldım... Gidip görmekte, coşup heyecanlanmakta, bu heyecanı sizlerle paylaşmakta," heeeey ne duruyorsunuz, gidin o mekanı mutlak görün, orada mutlak bir opera, bir konser yaşayın" diye haykırmakta, çok çok geç kaldım!

Kadiköy'deki Süreyya Opera binası'ndan söz ediyorum...

Leyla Gencer'in sesi Boğaz'daydı...

Bir yanda  en yüksek yargıyla kavgalı bir hükümet, Cumhuriyet ilkelerine savaş açmış bir hükümet... Öte yanda "Atatürk'ü hiç sevmem"..."85 Yıldır çektiğim çilenin müsebbibi odur"  diyen ; "Yabancı manda altında inançlarımızı daha özgür yaşayabilirdik" gafletinde  ve cehaletinde  kadınlar...  İkisinin ortasında  Hülya Avşar'ın karşısında gülücükler dağıtan bir Başbakan...

Belki de  televizyonda o açıklamaları yapan kadınlara teşekkür etmemiz gerek: AKP medyasının, "liberal" geçinen aydınların,   "AKP ile özgürleşildiğini", "türbanla, çarşafla  demokratikleştiğimize inanan  aymazların  göremediği,  kavrayamadığını  herkese gösterdikleri için...

Afrodisias'ı gidin görün!

Ne biçim bir ülke burası diye şaşmaktan kendini alamıyor insan...  Bir gün bulutların üzerinde uçuyorum ertesi gün  dipsiz kuyuların en dibine yuvarlanıyorum.   Kimi kez aynı gün, ayni zaman dilimi  içinde ikisi arasında gidip geliyorum...

Antik kent Afrodisias'da yaşadığım olağanüstü bir günü düşünüyorum. Olağanüstülük, sadece muhteşem sanat tarihi  ve kültür mirasından kaynaklanmıyordu. Olağanüstülük en çok, en çok, bir avuç insanın çılgınca azmiyle, canla başla çalışıp, olanaksızı olur kılmalarından kaynaklanıyordu... Aydın'a bağlı Geyre'de ben  bu mutluluğu yaşadığım sırada, Sapanca'da  Ulusal Kürek Takımında yarışan kürekçilere, "vay siz burada nasıl şortla dolaşırsınız" diye sille tokat girişiliyordu! 

Yalnız ve güzel  ülkem...

Nuri Bilge Ceylan'ın  Cannes'da kazandığı ödül  ve ödülünü alırken yaptığı konuşma herkes gibi beni de çok etkiledi.  "Tutkuyla sevdiğim  yalnız ve güzel ülkeme..."  

Şu birkaç sözcüğe  hepimiz farklı farklı anlamlar yükledik, hala da yüklemeye devam ediyoruz.

Mahzar Şevket İpşiroğlu :

İyi-Güzel-Doğru'yu , gelecek kuşaklara aktaran öncü bir düşünür:

Meğer Türkiye'de Müslümanlar dinini özgürce yaşayamıyormuş ... Meğer Türkiye'de Müslümanlar dinini özgürce yaşayamıyormuş.... 

İnanamıyorum: Bu,  "Sokaktaki adamın",   Sivas Katliamını yapanların,   fanatik köktendinci bir köşe yazarının düşüncesi değil, Türkiye Cumhuriyeti  Devletinin Dışişleri Bakanı'nın  düşüncesi:

Küller  ve İzler...

Cuma sabahı çok erken indim, Kuruçeşme  sahiline... Tek başıma...Bekledim... Sabah, sanki her sabahtan daha erken ağarmıştı. Ya da bana öyle geldi, heyecandan...Güneş, inadına parlıyordu.  Çok sıcak değildi. Soğuk, hiç değildi... Tatlı yumuşak bir rüzgar...

Hani Yahya Kemal  "Deniz Türküsü"nde der ya: "... Etraf ağarır. / Som gümüşten sular üstünde, giderken ileri / Ta uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri... / Musikiye bir alem kesilir çalkantı! / Ve nihayet görünür gök ve deniz saltanatı. "

Türkiye'nin Kültür Bakanı bir Açıklama borçlu!

Milano'da önceki gün gerçekleştirilen Leyla Gencer'i uğurlama töreninde   bence Türkiye Cumhuriyeti'nin Devlet Başkanı, Başbakanı ve Kültür Bakanının   hazır  bulunması gerekirdi!

Gerekirdi çünkü, Türkiye'den çıkıp,  son nefesine kadar ikinci bir ülke vatandaşlığını ve pasaportunu ret eden,  Türk kimliğine sonuna dek sahip çıkan ve dünya evrensel çağdaş ortak kültür birikimine,  evrensel çağdaş müzik ve opera tarihine bunca hizmet etmiş  bir ikinci insanımız yok!  Leyla Gencer bu açıdan tekti! İkinci bir "Leyla Gencer"imiz yok!

La Diva Turca:  Son yolculuk...

Milano'da Viale Maino'da 17 numaralı apartman... Leyla Gencer'in 40 yılı aşkın süredir yaşadığı apartman...  Önü çiçeklerle dolu...  Avluyu geçerken  başımı kaldırıp balkona bakıyorum. O balkondan bin kez bana el salladı. Karşılarken, yolcu ederken...  Bu kez, biz onu yolcu edeceğiz, son yolculuğuna... 

Apartman dairesinden içeri giriyorum... İçeride herkes fısıltıyla konuşuyor.  Sabahın erken saatleri ama şimdiden ziyaretçiler dolu... Gençler, öğrencileri, daha yaşlılar,  çok yaşlılar (hayranları, müzisyenler.)  Aile yakınları, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Müdürü Görgün Taner, Ank. Devlet Opera Balesi Genel Md. Rengim Gökberk, İst Dev. Opera Balesi Müdürü Suat Arıkan, ilk gözüme çarpanlar...

Ölümde bile kusursuzluğu aradı

Leyla Gencer'i kaybettik... Kötü haberin çok gecikmeyeceğini biliyordum ama acısına, Ley­la Gencer'in yokluğuna kendimi hiç mi hiç ha­zırlanmamıştım!

Bir süre önce Milano İstanbul arası telefonla konuştuğumuzda, "Hayır şimdi gelme Mila­no'ya. Hastaneden çıkayım, biraz güçleneyim, öyle gelirsin" demişti...

"68 Baharı" ndan "1 Mayıs" lara

Ülkemizde nicedir emek yok sayılıyor. Ülkemizdeki  değer ölçüleri hiyerarşisinde, emek giderek en alt sıralara itiliyor.  Emeğin yerini alan  başka yollar, yöntemlerle  günden güne palazlananlar, elbet emekçilerden korkarlar.  Dün tanıklık ettiğimiz işte bu korkunun tezahüratıydı! Korkuya , "ben daha güçlüyüm ona göre!" tehdidinin dışa vurumu eklenince 1 Mayıs  bayramı kabusa dönüştü!

Barikatlar, bariyerler, tel örgüler... Dapadar sokaklarda, geniş caddelerde, meydanlarda panzerler... Gözleri yakan, genzi yakan, deriyi yakan biber gazı...  Basınçlı suyla insanları geri püskürtme...İnip kalkan coplar... Bir kişiye saldıran onlarca insan... Gaz maskeleri, silahlar, coplar, kalkanlar, insan duvarları...

Nasıl Seçim Yapmalı ?

Bugünkü  yazımı Başbakanın "baş olmayanlar"dan duyduğu nefreti açık seçik ortaya koyan  "Ayaklar baş olunca  kıyamet kopar" incisine mi ayırsam... Yoksa yine  ülkemizde giderek yaygınlaşan, kadınlara yönelik şiddet, öfke, nefrete mi.... Bu nefretin, tecavüzün ve tacizin gemi azıya aldığı bir ortamda, dünyaya "Türk Modası" diye lanse edilen tesettür defilesinin bence insana, kadına ve erkeğe hakaret niteliğindeki o görüntüleri üzerine mi yazsam... Hele defile sırasında bile namazı kaçırmayan o sakallı erkek izleyicilerin bana neden  Dünya Ekonomik Forumunun  Raporunu anımsattığını mı yazsam...

Tiyatroda Yeni Arayışlar...

Yukarıdaki başlığı yazdım ve durdum... Selanik'teydim...  Dünyanın her yerinden gelmiş 200 kadar tiyatro insanı (daha çok eleştirmen ve araştırmacı, daha az yazar ve sanatçı)  bu kente akın etmişti. Çünkü  2008   Avrupa Tiyatro Ödül töreni buradaydı.  Hem de dört gün boyunca sabahtan akşama panel, seminer, tartışmalara katılıyor   hem de  günde birkaç temsil izliyorduk... Katılımcılar, başlıklar, yöntemler  değişiyor,  ana tema değişmiyordu: Tiyatroda yeni arayışlar...

Pippa Bacca... İtalyan bir performans sanatçısı... O da kendi sanatında yeni arayışlar içindeydi.  Yaşamla sanatın en iç içe geçtiği alanda, performansta sürdürüyordu arayışını...  Eğer yolu benim ülkemden geçmeseydi, belki bugün yaşıyor olacaktı... Eğer  yolu Türkiye'den geçmeseydi, Milano'da başladığı performansını,  düşlediği, düşündüğü, tasarladığı gibi  Filistin'de  bitirebilecekti...

"Elveda Dünya Merhaba Kainat"

Moskova'da  önceki gün Fazıl Say'ın "Nazım Oratoryo"suyla başlayan Rusya'daki "Türkiye Kültür Yılı"  21 Aralıkta, bir başka muhteşem buluşmayla  Kerem Görsev'in  St Petersbourg  Senfoni Orkestrasıyla vereceği  konserle sona erecek.

Bu ikisi arasında  Gülsin Onay'ın, Ayşe Tütüncü'nün   klasik ve cazın sınırlarını zorladığı konserler, Tarkan'ın Hermitage meydanındaki Açıkhava konseri,  Geleneksel  Türk Halk  Müziğinin en başarılı yorumcuklarından   Türk Dünyası Müzik Topluluğu,    sonra Taksim Trio ‘nun konseri... Ara Güler sergisi... Bu ikisi arasında    başka keyifli buluşmaLar:   Emre Aracı'nın  Rus Viva Musica  orkestrasıyla buluşması...  Kremlin Sarayı'nda  Kızıl Ordu Korosu, Mehter Takımı ve Okay Temiz Perküsyon Grubu'nun buluşması ... 

İzmir'i kucaklamak ve İkiyüzlülüklerle yüzleşmek...

Bize biçilen rolü "Ilımlı-İslam devleti" olmayı kabullenirsek, ne Expo kazanabiliriz ne de ayırımcılığı önleyebiliriz...

Bugün  Uluslararası İstanbul Film Festivali açılıyor. 27. kez  açılıyor.... Yaşamımın 27 yılına damgasını vurmuş filmler, anılar, anlar... Yüreğimde Onat Kurlar'ın ve Yavuzer Çetinkaya'nın fısıldadıkları... Hülya Uçansu'ya göz kırpıyorum... Sinemanın gücü... Derken, Cladio Cardinale çağrışımları...

(Hayır hayır,  bunları yazmanın sırası değil şimdi...)

Uluslararası  İstanbul Tiyatro Festivali'nin programı açıklandı.  Heyecan verici bir program! Kıpır kıpır, genç, alternatif arayışlar, sorgulamalar...  Aslan arkadaşım festival direktörü Dikmen Gürün!

Yaşasın İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı!

(Hayır hayır,  bunları da  yazmanın sırası değil şimdi...)

İçimizdeki Şiddet...

Tam gazetenin önündeydim. Ana caddede değil, dar sokakta. Ancak tek arabanın geçebildiği dar sokakta... Gazeteye girmek için karşı kaldırıma geçmem gerek... Tek sıra otomobil zinciri zaten gıdım gıdım ilerliyor... Tam karşıya geçerken...  Taksi hızla üzerime geldi. Sürücüsü  "Taliban sakallı" yaşlı bir adam. Üzerime üzerime  sürüyor;  bakışından ve ağzını oynatmasından  okkalı bir küfür salladığını çıkartıyorum. Karşıdan karşıya geçmeme mi sinirleniyor, kadın olduğuma mı, yoksa başımın açık olduğuna mı, anlamış değilim!  Yüreğim ağzıma gelmiş, ama aynı zamanda tepem atmış durumdayım!

O an  dar sokağın ortasında, tam ortasında duruverdim. Taksi de durmuş, mecburiyetten!   Ellerim belimde, ayaklarımı asfaltta kenetlenmiş avaz avaz haykırıyorum:  Hadi gel ez beni! Ezsene! Daha ne duruyorsun!  Hadi çiğne geç!

İlhan Ağabey sesleniyor...

"Unutmuştum onu.

Dün mutfağın penceresinden baktığımda gördüm; Japon gülü çiçek açmış.

Duvarın dibinde, arsız sarmaşığın nefti kuytuluğunda, mavi çamın dibinde, incecik yapraksız dallarında, tanımsız güzelliğiyle bana gülümsüyordu Japon gülü.

Bir kuş pencerenin pervazına kondu, bir kibritin alevi parladı, bir bulutun gölgesi yere vurdu. O an anımsadım. Annemin bahçesinden onu iki yıl önce alıp getirmiştik. Kar, kış, fırtına, don, yaz, güz, sıcak, kurak demeden yeni toprağına tutunmuştu.

Bugün  Dünya Şiir Günü: Şiirsiz kalmayın!

Ne zamandır, başucumda iki kitap... İçim çok acıdığında, ülkemle ilgili endişelerim arttığında, tünelin ucunda hiçbir ışık göremediğimde  sarılıyorum bu iki kitaba. Biri Ataol Behramoğlu'nun "Beyaz, İpek Gibi Yağdı Kar" ; öteki  Cevat Çapan'ın "Şiir Çevir Denize At" ... İkisi de Cumhuriyet Kitapları'ndan kısa bir süre önce çıktı.   

Ataol Behramoğlu'nun 50 yıllık şiir yazma serüveninden  seçilmiş 100 şiiri bir araya getiren "Beyaz İpek Gibi Yağdı Kar"ın sayfaları arasında dolaşırken, sanki kendi bireysel tarihime de kuşbakışı bakıyor gibiydim... Arka fonda hep bu ülke vardı... Farklı dönemlerden, farklı duyarlıklardan, farklı birikimlerden  damıtılmış  dizelerin  ortak yanı ise her daim genç, her daim aşık, her daim direnişte olmalarıydı!

Feminizm ahlaksızlık değildir!

Aklım almıyor!  Sanki  bir düğmeye basıldı ve  dört bir yandan, her yandan aşağıdan yukarıdan, sağdan soldan, bilinen ve bilinmeyen her bir yandan  kadınlara karşı saldırıya geçildi!

Hani,  yeni bir şey değil, hep böyleydi diyeceğim ama  Dünya Emekçi Kadınlar Gününde Başbakanın birbiri ardından patlattığı inciler bu saldırılarla birleşince  sistematik bir dayatmacılığa, baskıya, şiddete dönüşür oldu.

AKP iktidarıyla  kadınlara karşı ayırımcılık bin kat artmıştır.  Hızla baskıcı ve totaliter bir tavra yönelmiştir. Başbakan'ın bir zamanlar sözünü ettiği "toplumsal mütabakat" çoktan bir yana atıldı,  saflar güç gösterisine, "çoğunluk bende" yarışına girdi ki, bundan tehlikeli bir şey olamaz!

Ayırımcılıktan öte...

Sevgili Okurlar,  Mart ayının bu ilk Pazar günü, siz bu yazıyı okuduğunuzda Nilgün Cerrahoğlu'yla  birlikte,  Almanya'da,  Münih ve Ulm'da   kadın sorunları üzerine konuşmuş ve konuşuyor olacağız.  Malum önümüz 8 Mart, Dünya Kadınlar günü... Önümüzdeki günlerde  kadın ve kadına ilişkin sorunlar üzerine bol bol yazılacak, çizilecek, tartışılacak... Yetkililer bir kez daha,   tutulmayacak sözler verecekler  kadınlara ... Sonra...

Sonra, eski tas eski hamam demeyeceğim...Çünkü kadınlar var oldukça,   kendilerine karşı uygulanan ayırımcılığa karşı mücadeleyi sürdürecekler.  Bugüne dek olduğu gibi sürdürecekler...

"Duygu Asena Ödülü"nün kaldırılmasını kınıyorum!

Kadın Hakları İnsan Haklarıdır!

Ayıptır! Bir süredir  korkunç bir ayıp, bu kez  PEN Derneği aracılığıyla işlenmekte!  

Bu sayfalarda Özge Keskin'in haberinden  okumuşsunuzdur: Uluslararası   PEN  Türkiye  Merkezi  "Duygu Asena Ödülü"nü kaldırdı. Anımsayacaksınız,  30  Temmuz  2006'da, en verimli çağında yitirdiğimiz  yazar ve kadın hakları savunucusu  Duygu Asena'nın adına  konan ödülün ilkine  "Latife Hanım" adlı kitabıyla İpek Çalışlar  değer görülmüştü. Bence çok değerli jüri üyelerinin, muhteşem bir seçimiydi. Üyesi olduğum PEN'le  gurur duymama neden olan bir olaydı bu ödül ve bu seçim.

Savaştayız...

Başlığı böyle yazınca insan tuhaf oluyor değil mi...

Okuduğunuz binlerce başlık, binlerce haber, yazı, dinlediğiniz onca ayrıntılı açıklama, evinizden içeri, yemek sofranızdan içeri, kulağınızdan, yüreğinizden içeri sokulan onca sözcük, onca tanımlama aynı etkiyi yapmıyor...

"Harekat" sözcüğü, "Operasyon" sözcüğü, bir ülkenin topyekün savaşa girdiğini bence tam olarak açıklamıyor... Harekatın adı "Barış harekatı" olsa bile...

Örtünün örttükleri...

Demirel'in "fevkalade üzgün"  ve  de "ıztırap içinde" olduğu günlerle, Başbakan'ın  "Bir takım medyaya" kin, öfke, şiddet ve  tehdit savurduğu günler üst üste örtüştü!

Bu örtüşmeden benim payıma kahkahalar düştü...   Bugüne gelinceye dek Demirel'in dini referansları kendi politikalarına nasıl alet ettiğini hatırladıkça  "Günaydııııın" ya da "sabah şerifler hayır ola" diye avaz avaz haykırmak  geldi içimden.

Leyla Gencer Heykeli Maçka'ya...

Kadınları örtmenin kapatmanın "özgürlük" diye sunulduğu bir süreçte yaşıyoruz. Bu örtmeyi kapatmayı meşrulaştırıp, yaygınlaştırmayı, giderek dayatmayı hedef edinmişlerin  egemenliğinde bir süreç... Kimi "aydınlar" da buna "demokrasi" diyorlar...

Ülkemizde bir yandan bunlar olurken, bir yandan da kültür sanat ve bilim adına, çağdaş ve evrensel değerler adına, insanı "İnsan" yapan değerler adına, yaratıcılık adına, didinip çalışanlar var. İçinde yaşadığımız bu ortamda "ölmemek" için, bunalmamak için, mücadeleyi sürdürebilmek için bu çabalara, emeklere sığınıp, bunları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. İşte bunlardan biri daha:

Hey Millet: Türban Kadın Sorunudur!

İnanılır gibi değil!  Türban konusundaki tartışmaları izledikçe, hele hele erkeklerin bu konuda ahkam kesişlerini izledikçe çıldırmamak işten değil!

AKP ve MHP'nin  "türban"ı getirdiği yer, benim görüşüme göre  ne dinidir, ne de dini vecibeleri yerine getirmekle,  bireysel  inanç özgürlüğüyle ilgilidir.  Hele hele üniversite çağındaki kızların  okuma, eğitim hakkıyla; kadınların eşitlik, bağımsızlık, özgürlük  yolundaki adımlarıyla hiç ama hiç ilgisi yoktur!

Başı açık olmak ahlaksızlık derlerse şaşmayın!

Bu ülkede sanki  başka hiç ama hiçbir sorun yokmuş gibi...

İnsanlarımız her an ölümle burun buruna yaşamıyorlarmış gibi... Yaşamak, rastlantısal değilmiş gibi...

İnsanlarımız silahlı çatışmalarda ölmüyor, öldürmüyormuş gibi...  Kardeş kardeşi vurmuyormuş gibi...  Analar,  acaba dağdaki çocuğumun mu, yoksa askerdeki çocuğumun mu ölüm haberini alacağım diye,  her gün yeniden yeniden, yenibaştan ölmüyormuş gibi...

Dostlar Tiyatrosu'ndan : "Sivas '93..."

Ortaçağda değil, yüzyıl önce değil, Cumhuriyet Türkiye'si öncesinde değil... Bundan on beş yıl önceydi. Sivas'taydı. 2 Temmuz 1993'deydi... Cehaletin eyleme geçtiği gün ve geceydi... İnsanı, insanlığı, insanı insan yapan değerleri, ama aynı zamanda Laik Cumhuriyeti, hukuk ilkelerini, çağdaşlığın tüm değer yargılarını yok sayan bir zihniyetin 37 insanımızı katlettiği, öldürdüğü, yaktığı gün ve gece... Vicdanın yok edildiği, insanlığın utanç ve vahşet günü ve gecesi...

 

Bu şiddetin neresindesiniz?

Geçen Pazar, "ölümün sırayı şaşırmadığı, çocukların  gençlerin ölmediği bir yeni yıl" dileyerek  bitirmiştim yazımı...  Geçen yılın son günleriydi... İçimden bir ses  bitsin artık şu uğursuz 2007 diye haykırıp duruyordu. Sanki yıl değişince, bütün bir yıla egemen olan şiddet  sarmalı da ortadan kalkacaktı!

Ne büyük yanılgı.  Yeni yılın  ilk günleriyle birlikte  yeniden kana, şiddete bulandık! Hem de şiddetten en uzak kalınması gereken Diyarbakır'da!  Ölüm yine sırayı şaşırdı! Terör önce öğrencileri vurdu!

 

  Arama  
 
 
Esintiler
   
  Ölüdeniz'den Sevgiler...
 

Ölüdeniz Kültür ve Sanat Festivali, bu yıl altıncı kez yenileniyor.  Akşamüstü saat altı oldu mu, ya Fethiye Kültür Merkezi’nin önünde ya Ölüdeniz Sanat Evi’nin bahçesinde yemyeşil çimenler üstünde , püfür püfür  salınan okaliptüs ve sedir  ağaçları altında millet toplanıyor, hem yörenin yazarları sanatçıları hem “dışardan” gelenler, bir sohbet, bir sohbet ... 

 
   
  Buluşmalar…
 

“Fransa'da Türkiye Mevsimi” tartışmaları … Osman Karaca   ve Aydın Boysan yıldönümü buluşmaları… Sevgi ve saygıya hasretlik durumları…

 
   
  Fazıl Say'dan "Resital"
 

Türkiye'de de, yurt dışında da festivaller doludizgin… Müzikli günler çoktan başladı. Yüzlerce, binlerce insan konserlere, resitallere gidip dinliyor. Belki siz de onlardan birisiniz…Gelin bu kez dinleyici değil,  resitali verenin açısından bakalım olaya. Ve de bir dehanın iç dünyasından …

 
   
  Gökova'nın mimari kimliği...
 

Baktık ki, hızla fire vermeye başladık… Baktık ki, son bir yılda Nergiz, Elvin , İlhan da aramızdan ayrılıverdi, daha sık buluşalım dedik. “Biz” yani, İzmir Amerikan Kız Koleji'nin 1964 mezunları…

 
   
  "7 TEPE 7 MİMAR"
 

Berlin'de, varsayımlardan, klişelerden, folklordan arınmış sergiler...

 Berlin'deki Alman Mimarlık Merkezi (DAZ) ülkenin mimari nabzını elinde tutan, kültürel alanda haklı bir ün yapmış  bir kurum. 1989'da  Berlin duvarının yıkılmasını izleyen süreçte, hele hele iki Almanya'nın birleşmesinden sona Berlin, hızlı bir mimari atağa geçti.
 
   
  Niçin Yürüyoruz?
 

Yarın sabah (18 Mayıs) saat 11:00'de Galatasaray'da buluşacak tiyatrocular , Taksime yürüyecekler…

 
   
  Leyla Gencer'e Sevgiyle Saygıyla…
 

Sevgili Leyla Gencer,
Bugün 10 Mayıs… Siz  aramızdan ayrılı tam bir yıl oldu…  Ama inanın, bu bir yıl boyunca hep bizimle birlikteydiniz. “Biz”  dediğim sizi bilenler, tanıyanlar, sesinizi bir kez olsun dinlemiş olanlar, konferans ve seminerlerinizin, sohbetlerinizin  birini bile izlemiş olanlar, plaklarınızı yıllar boyunca  dinleyenler, nitelikli müziğe, çok sesli müziğe gönül verenler, bu müziği  sevenler…  Biz hep sizinleydik. Siz hep bizimleydiniz!

 
   
  "Ateşin Oyunu"…
 

İznik Çini ve Seramiklerinin Sadberk Hanım Müzesi'ndeki eşsiz geçit töreni…

 
   
  Ege'den Doğu'ya tüm çocuklar...
 

İzmir ‘deki  Kitap Fuarını Doğu'ya;  Diyarbakır'daki  çocuklarıEge'ye taşıyabilsem...

 
   
  Güneş balçıkla sıvanmaz!
 

Bugüne dek  elime geçen her fırsatta, her ortamda, her yaştan insana ha bire sivil toplum kuruluşlarında çalışmanın önemini anlatıp durdum. Konuşma yaptığım  her öğretim kurumunda, çağrıldığım her programda  bunun gerekliliğini vurguladım.

 
   
  Türkan Saylan'a Mektup...
 

Sevgili  Türkan Saylan,

Eviniz polis aramasındayken, sizin tüm sakin, aklı başında, saygılı, saygın, azimli, hoşgörülü,  anlayışlı tavrınıza karşın, biz evinizin içinde değil de dışında olanlar  öfkeden çıldırıyorduk! Neden mi?  Çünkü toplumun temel taşlarını sarsmayı hedefleyen bir gidişatın  neden sizi  ve “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”ni hedef alabileceğini, alabildiğini  görebiliyorduk!

 
   
  Seçim Sonrası...
 

Seçimler bitti. Herkes her yerde sonuçları irdeliyor, tartışıyor; farklı dersler çıkartıyor… İyidir,  dersler lafta kalmadığı sürece iyidir, devam…

 
   
  Bugün Pazar…
 

Bugün Pazar… Bugün Seçim var… Bugün seçim yasakları var… Çaresiz, yasaklara uyalım, daldan dala atlayalım…

 
   
  Kadınlar olmasa sorun kalmayacak!...
 

"İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor…".

 
   
  Adaletin daniskası…
 

Sevgili Mustafa Balbay,
Önceki gün, Cumhuriyet'te yaşadığımız seninle dayanışma gününü  ileride çocuklarına anlatacaksın… Hepimiz anlatacağız…

 
   
  Sonsuza dek...
 

Türkel Minibaş… Bu ülkenin  gerçek aydınlarından biri…. Cumhuriyet aydını… Bilim İnsanı… Kendini topluma adamış, sorumluluğunun bilincinde bir bilim kadını.

 
   
  Tiyatrocu, "adam gibi adama" denir…
 

Kimi isimlerin önüne “tiyatrocu” sıfatının takılması ağrıma gidiyor. Kişisel bir hakarete uğramış gibi hissediyorum .

 
   
  Çocuklar Çocuktur…
 

"Tatil" o tılsımlı sözcük, yaşınız kaç olursa olsun, başınızı döndürmeye, düş gücünüzü çalıştırmaya yetebilir…

 
   
  Fransa'da Mehmet Ulusoy Salonu…
 

Birkaç ay önce duymuştum böyle bir şey olacağını… Ancak neme lazım, nazar değer, vazgeçerler, iş tamamlanmadan kimselere söylemeyeyim diyordum ki, önceki gün Fransa'daki Gerard Philipe Tiyatrosundan bir mektup aldım!

 
   
  Onat Kutlar'a...
 

Sevgili Onat,
Bugün 11 Ocak...Sen aramızdan ayrıldığında  11 Ocak 1995'ti.
Hepimizi hedef alan o terörist saldırıyı omuzlandığında  yılbaşını kutlamaya hazırlanıyordu  bu dünya.

 
   
  Kürtçe Yayın ve Şairin hali...
 

TRT'nin Kürtçe televizyon yayınının başlaması , çooook gecikmeli de olsa nihayet başlayabilmesi, önemli bir olay. Bu yayın kimilerini hiç tatmin etmeyecek, hamasi ve göstermelik diye nitelenecek...

 
   
  Harold Pinter:Zulme karşı yürüdü…
 

Harold Pinter'ı üç gün önce yitirdik. Tiyatro yazınında devrim yaratmıştı ama sadece oyun yazarı değildi. Aynı zamanda şairdi, senaristti, tiyatro yönetmeniydi, usta bir oyuncu olduğunu da ispatlamıştı… Bütün bunlar bir yana, aydın sorumluluğunun bilincinde , daha adil, daha güzel , eşitlikçi, barışçı bir dünya için çaba gösteren bir insandı. Zulme, işkenceye, sansüre, yasaklara, savaşa ve her tür şiddete karşı çıkan gerçek bir aydındı.

 
   
  Utanıyorum…
 

1970'lerdeydi. Bir kez Yemen'in başkenti Sanaa'da, bir kez de Pakistan'ın başkenti Lahor'daki havaalanında aynı görüntüyle karşılaşmıştım. Üniformalı güvenlik güçleri ellerindeki koca kırbaçları şaklatarak birinde taksi şoförlerini, ötekinde ise yolcuları karşılamaya gelenleri sıraya sokmaya , geri püskürtmeye çalışıyorlardı. Ellerindeki kırbaçları şaklatarak… O zaman insanlığımdan utanmış ve bir kez daha Tanrıya şükretmiştim Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye'sinden geldiğim için!

 
   
  Brüksel'de salon ayağa kalktı…
 

“Olay” sona erdiğinde salon ayağa fırlamış coşkuyla alkışlıyordu. Salon dediğim Avrupa Birliği'nin başkenti Brüksel'in orta yerindeki BOZAR (Güzel Sanatlar Sarayı'ndaki) görkemli mi görkemli konser salonu… Salonu dolduran iki bin kadar insan sadece sahnedeki dokuz sanatçıyı, sadece ustalığı, yeteneği, niteliği, çağdaş ve evrensel değerleri alkışlamıyordu. Aynı zamanda, şu içinde yaşadığımız dünyanın daha iyi, daha güzel olabileceği inancını, şiddetsiz, savaşsız ,çatışmasız bir dünya özlemini, barış umudunu alkışlıyordu…

 
   
  Nice'den Sevgiler…
 

Fransa'nın Akdeniz kıyıları yaz kış eğlence, kumar, sefahat merkezi olarak algılanmaktan çok sıkılmış an¬laşılan. Şimdi varsa yoksa kültürle anılmak istiyor. Kül¬tür simgeleriyle ve kültür imgeleriyle ön plana çıkmaya çalışan kentlerin başında Nice geliyor.

 
   
  Yaratıcılığa Yelken Açma…
 

“2010 Avrupa Kültür Başkenti  İstanbul”…   Bu başlık, şu yan yana gelmiş  birkaç sözcük bile  kulağa harika geliyor.  Tarih boyunca üç İmparatorluğa başkentlik etmiş bu koca kent, Avrupa Kültürüne haydi haydi başkentlik eder, hem de en alasından! demek geliyor insanın içinden!

 
   
  Anadolu'dan Brüksel'e
 

Sizleri bilmem ama ben hala Milli Savunma Bakani Vecdi Gönül'ün "Bugün eğer Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba Türkiye ayni milli devlet olabilir miydi?" (...) sözünün içimde yarattığı kahredici mide bulantısıyla yaşıyorum.

 
   
  Kim koruyor bunları?
 

Nasıl sürdürebiliyorlar vahşetlerini?

Arkalarında nasıl bir güç var ki,  göz göre en büyük pislikten alçaklıktan, iğrençlikten sanki zem zem suyunda yıkanmış gibi sırıtarak  çıkabiliyorlar?

 
   
  Güleriz ağlanacak halimize…
 

Sizi bilmem ama, ben Ergenekon Davası'nın iddianamesini okumadım. 2500 sayfalık iddianamenin neresinden başlayayım, neresinden çıkayım derken, ya gözüm korktu, ya da yılgınlık , belki de fazlasıyla “magazin”e bulandığından okuyamadım işte!

 
   
  Brel, Otuz yıl sonra…
 

Ölümlerden uzaklaşmak istedim. Bir de ruhumu oyalamak… Kaçamak yaptım. Çok sevdiğim , tekrar tekrar sığındığım bir  sese sarıldım.   30 Yıl sonra bile  bana iyi geldi o ses. Her şeyi unutturacak sanırken, her şeyi anımsattı. Tuttum, ardından yazdığım yazıyı  buraya aldım.

 
   
  Mucizeler ve Güzin Dino...
 

Eylül  ayıydı.  Bayramdan önceydi...
 Başbakanın   “Şeker Bayramı”, “Ramazan Bayramı” diye  ayırımcılık kışkırtmalarına  neden olmasından ve her fırsatta bu ayırımcılığı körüklemesinden önceydi...

 
   
  Erkeklerin yönettiği Türkiye'de....
 

Erkeklerin yönettiği ülkemizde “dert çoook, derman yok” deyip  tembelleşmeye;   “nasılsa hiçbir şey değişmiyor”  deyip vazgeçmeye yönelmek en yanlış iş! Hayır  tembelleşmek yok, bıkmak usanmak yok, umutsuzluğa kapılmak yok, hele hele vazgeçmek hiç yok!!!

 
   
  Evet, Dali İstanbul'da!
 

Evet, Salvador Dali İstanbul'da! “Evet”, vurgusuyla, bu retrospektif serginin çooooook geniş kapsamlı olduğunu ve Dali'nin bütünselliğini, yarattığı dünyayı ve eserini bir bütün olarak bize sunduğunu vurgulamak istedim!

 
   
  Eylül düşleri, Eylül düşünceleri...
 

Eylül ayı yaprak dökümü ayı, hüzün ayı. Ruhi Su'yu, Azra Erhad'ı, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nu, Yılmaz Güney 'i, Erkan Yücel'i,Ergun Köknar'ı, Kerim Afşar'ı, İlhami Soysal'ı , Mehmet Kemal'i ve daha nicelerini (En yakın arkadaşım, canım annemi de ) hep bir Eylül rüzgarı aramızdan aldı götürdü...

 
   
  Bu Yargıtay Japonya'da mı Yaşıyor???
 

Haberi duyduğumdan beri inanamıyorum: Yargıtay 1. Ceza Dairesi, töre cinayetlerinde "aile meclisi kararı" alınmış olmasını şart koştu. Yargıtay'ın bu kararına göre, 'aile meclisi'nin verdiği karar sonrası cinayet işlendiği ispatlanmazsa, sanıklar 'töre' suçundan hüküm giymeyecek ve daha az ceza alacaklar…

Bu karar tek cümleyle, “töre cinayetlerini” teşvik etmek demektir!

 
   
  İlhan Berk
 

Uzun bir adamdı.

Kendi üzerine yazdığı düzyazı kitabına “Uzun bir adam” adını vermişti.
  
Yaşlandıkça insanın boyu kısalır. Ama onunki hiç kısalmadı. Ya da bana öyle gelirdi…

En son karşılaştığımızda… Geçen ilkbahardı- ya Mart, ya Nisan, belki de Mayıs- ama kesinlikle Bodrum'daydı… En son karşılaştığımızda yine yürüyordu.

 
   
  Mahmut Derviş'i Anarken… ...
 

Geçen Pazar yitirdiğimiz Filistinli şair Mahmut Derviş'i şiirlerinden çok iyi tanıyordum. 2003 yılında TÜYAP Kitap Fuarına geldiğinde ona sarılmak fırsatını kaçırmadım.

Ben sizin şiirlerinizi ne çok kullandım! Söylemek isteyip de söylemeye korktuğum, söylemeyi beceremediğim, söylemeye çekindiğim şeyleri, hep sizin dizelerinize sığınarak söylemeye çalıştım." dedim ona… (Doğruydu. Özellikle 80'li yılların başında, 12 Eylül darbesinden sonra yazılarımda, direnişin simgesine dönüşmüş Mahmud Derviş'in şiirlerinden alıntılar yapar dururdum…)

 
   
  Yiğit Arkadaşım: Seçkin Selvi! ...
 

Ne zamandır size ondan söz edeceğim ama fırsatları ha bire kaçırıyorum. Geçen yılın sonunda  çeviri dünyasında , meslek yaşamında 50. yıldönümüydü.  Halen editörlük görevini de sürdürdüğü Can Yayınları onun için  bir “50. Yıl kutlaması” düzenledi, tam sırası dedim ama yine başka konular araya girdi, onu  yazamadım! (Ah ne kıskanıyorum her gün yazma fırsatı olanları!)

 
  Sesimi duyan var mı? ...
 

Konya'da.. Balcılar Beldesi…  Bu yazıyı yazarken ölü sayısı 17. Yaralılar 29.  Bir hoca dışında ölenlerin yaşları 12-16 arası… Kız çocukları…
Kurtarma, enkaz kaldırma çalışmalarına kenetlenmişim.
Hep o sesi duyuyorum: “Sesimi duyan var mı?” haykırışını.

 
   
  Frankfurt Kitap Fuarı ve Kazanılmış Haklar...
 

Geçen Pazar, Frankfurt Kitap Fuar'ında “Konuk ülke Türkiye” programında Gala konserine ilişkin yapılan değişikliği  eleştirmiş, yazımın sonunda  bu hafta   yazarların katılımı tartışmasını ele alacağımı belirtmiştim ya… Bir hafta boyunca telefonum durmadı.  Okur, yazar ya da gazeteci dostlar, eksik olmasınlar sorup durdular: Kim gidiyor /  kim gitmiyor / protesto edenler / etmeyenler / kim düşman /  kim bizden…Nasıl da liste meraklısıyız… Nasıl da takım ruhu içinde hareket etmeye bayılıyoruz!

 
  Bozcaada'da bir sabah...
 

Daha güzel bir dünya , daha insanca bir yaşam için... Umutların  tükenmemesi için... Sevginin mümkün olduğuna inanabilmek için...

Sabahın beşiydi. Güneş henüz doğmamıştı. Ha doğdu ha doğacak  diye gözler ufukta beklerken, sağımda insan yapımı kaleyle solumda doğa mucizesi yüksek kayalar  renk değiştiriyordu. Ufuk çizgisi, denizdeydi. Deniz, ayaklarımın dibinde...

 
  Alacakaranlık!
 

Buldum! Hani önceki gün, "Ergenekon" senaryolarını okudukça Aziz Nesin'den Genco Erkal'ın derlediği "Bir Takım Azizlikler" oyunundan bir bölüm aklımda ve dilimin ucunda diyordum ya... Buldum o bölümü!

Hemen sizlerle paylaşıyorum...

 
  Hükümetin travması...
 

Dengir Mir Mehmet Fırat'la alıp veremediğim yok... Hazret konuşmadığı sürece  benim ilgi alanıma pek girmiyor. Ama her konuştuğunda, ömrüm boyu karşı durduğum bir zihniyeti ortaya koyuyor...

Anımsayacaksınız bir süre önce  Fazıl Say'ın haklı eleştirilerine ilk tepkiyi gösteren, "giderse gitsin, çok üzülmeyiz" diyen oydu...

 
 

Başbakan ve Bakanlar İstanbul'a gelmesin!

 

Başlık sizi şaşırtmasın... Yanlış anlaşılmasın...  İnanın içimde hiç bir kötülük yok! Samimiyetle ve benimseyebileceğim en iyi niyetle söylüyorum: Lütfen Başbakan ve Bakanlar İstanbul'a gelmesin!

Gelmesinler. Mecbur olmadıkça gelmesinler.  Hele hele bir açılış için, bir kurdele kesmek için, bir törende şöyle bir boy göstermek için,  bugüne dek dafalarca söylediklerini, bu kez farklı bir mekanda, spot ışıklarının altında söylemek için, hiç gelmesinler... İnanın, değmez...  İstanbul'da   yaşayanlara yazık. Onlara, kendilerine yazık!

 
 

İstanbul Müzik Festivali'nden izler...

 

Uluslar arası İstanbul Müzik Festivali... Bu yıl 36.kez  tekrarlanıyor. Her geçen yıl güçlenerek,  niteliğinden, özgünlüğünden,  çok renkli, çok sesli  özelliklerinden asla ödül vermeden süregeliyor...

Festivalin Aya İrini'deki açılış törenindeyim... İyi ki  Bizans'tan kalma şu Aya İrini var,  o da olmasaydı festival konserlerini gerçekleştirecek salon  bulunamayacaktı 15 milyonluk bu şehirde!  (Sahi 2010'da İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olacak değil mi! Şaka gibi!!!)

 
 

Trabzon'dan Sevgiler...

 

Yeryüzünün en güzel ülkesi benim ülkem. Doğasıyla, insanıyla, toprağı, havası, suyuyla... Ah bir de, bir de  değerini bilebilsek... Hırsla, çıkar tutkusuyla sömüre sömüre, kemire kemire, birbirimizi yiye yiye  berbat etmesek!

Evliya Çelebi'nin "Su ve havasının güzelliğinden, bütün halkı eğlence ve gezinti ehli olup işrete meyilli, gamsız kayıtsız, zarif, sadık, aşık kimseler olup, yüzlerinin rengi kırmızıdır. Kadınları, Abaza, Gürcü, Çerkez güzelleri olduğundan güzel kız ve yakışıklı delikanlıları olur ki, her biri sanki birer ay parçasıdır" dediği kıyılardaydım... Trabzon'da...

 
 

Tiyatro dolu dizgin...

 

Konumuz Uluslar arası  İstanbul Tiyatro Festivali... Ama önce birkaç dakikanızı, bu  köşede yer alan fotoğrafa ayırmanızı istiyorum.

Bana  konusu "Köfteci " olan bir elektronik posta aracılığıyla geldi. Fotoğrafın altında şöyle yazıyordu:

 
 

Gülriz Sururi- Engin Cezzar: Tiyatroya Adanmış tüm bir Yaşam....

 

Gülriz Sururi ve Engin Cezzar...  Türk Tiyatrosu'nun iki ustası...  Yaşamlarını tiyatro sanatına, yaratıcılığa adamışlar...   Nicedir içimde çok güçlü bir biçimde hissettiğim, inandığım bir gerçeği bana bin kez kanıtlamış iki insan: Kendini sanatın herhangi bir alanına adamak, "İnsan olmanın", daha iyi, daha güzel  bir insan olmanın; dünyayı, yeryüzünü daha adil  kılmanın; yaşamı daha yaşanabilir kılmanın yoludur! 

 
 

AKP sayesinde Feminizm  güçleniyor! .

 

Yukarıdaki başlık size çelişkili gibi gelebilir, ama değil...

AKP'nin "feminizm" konusunda cehaleti ve bilgisizliği  bir yanda, zaten savundukları zihniyet öte yanda  ikisi arasında  hem kadınların insan  hakları mücadelesi büyüyor hem de "feminizm" sözcüğünün  kullanımı yaygınlaşıyor!

 
 

Bedri Rahmi: Yaşasın Renk...

 

"Ey Sanat! Seni bana musallat ettiler . Eğer ben de seni başkalarına musallat etmezsem, yuf olsun!!!"

Bu sözleri kendimi bildim bileli benimsedim. Öylesine benimsedim ki, mesleğe başladığım günden beri Sanatı, sizlere musallat etmek için çabalayıp durdum!  

Siz de sanatı başkalarına musallat edin ki, yeryüzünü biraz daha yaşanabilir kılalım...

 
 

Sıradan Faşizm...

 

Sıradan faşizm artık zulme dönüştü. Bu hükümet dönüştürdü. Dünya Basın Özgürlüğü günündeyiz.

Hrant Dink'in öldürülmesi üzerinden 15 ay geçti.  Bu ülkenin en değerli gazetecilerinden birini, arkadaşım Hrant Dink'i, salt  düşündüğü,  düşündüğünü ifade ettiği için  öldürdük. 
"Ya ülkeyi terk et ya da öldürürüz" seçeneğine mahkum edilen  Hırant Dink, terk etmedi ülkesini. Bu ülkede güvercinlere kimsenin dokunmayacağına inanmıştı.   Terk etmedi ve 301'in eline verilen silahla  sokak ortasında vuruldu! 

 
 

Ölüm o kadar yakınken...

 

Pippa Bacca... İtalyan bir performans sanatçısı... O da kendi sanatında yeni arayışlar içindeydi.  Yaşamla sanatın en iç içe geçtiği alanda, performansta sürdürüyordu arayışını...  Eğer yolu benim ülkemden geçmeseydi,  bugün yaşıyor olacaktı...

Önceki gün,  "Avrupa Tiyatro Ödülleri" yazımda   şu yukarıdaki sözcükleri yazmıştım... İnanır mısınız, son cümle  kimilerini fena halde sinirlendirmiş... 

 
 

İzmir  Kitap Fuarı'na giderken...

 

Ege kıyılarındayım, Ege yollarındayım... Yazarken yollardayım ama siz bu yazıyı okuduğunuzda hedefe yani İzmir'e çoktan varmış olacağım... TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'nın son gününde Hikmet Çetinkaya ve Ege Bölge temsilcimiz Serdar Kızık'la birlikte Cumhuriyet Kitapları standında  sizlerle birlikte olacağız....Sohbetlerde, tartışmalarda, düşüncelerde ve düşlerde kucaklaşıyor olacağız ...

İzmir Kitap Fuarı  "Ege'de Şiir" teması üzerine kuruldu. Bu yılın onur konuğu Arif Damar...

 
 

Rusya'da Türkiye Kültür Yılı : "Nazım" Moskova'da

 

Rusya'daki "Türkiye Kültür Yılı"nın  açılışı "Fazıl Say'ın "Nazım Oratoryosu" ile yapıldı... 1700 kişilik salonda  duygusal anları ve coşkusu doruklarda bir gece yaşandı. Gecenin sonunda  gözyaşlarını gizlemeye çalışan  sayısız insan  birbirine "Nazım işte asıl bu gece Moskova'daydı" diyordu... Açılışı yanımdaki koltuktan izleyen  Rus sanatçı Margarita Maleyeva'nın şu değerlendirmesi ise sonradan duyacağım birçok görüşü özetliyordu:

"Bizler bugüne dek hep Nazım Hikmet'in büyüklüğünü bilir severdik. Bu akşam Nazım'ın  ülkesinin sanatçılarını, bestecisini, orkestrasını, korosunu, tiyatro ve müzik  sanatçılarını  tanıdık ve ülkenizin yaratıcılığının sonsuzluğunu, muhteşemliğini gördük, dinledik, tanıdık... Bu geceden sonra ülkenizi ve kültürünü daha çok sevdik. "

 
 

3 Delikanlı  ve Claudia Cardinale...

 

Sahnenin büyüsü, sahnenin nostaljisi, sahnenin şiiri, sahnenin duyarlılığı, sahnenin birikimi... Ne derseniz deyin... Bunların hepsini bir arada yoğuran ve insanın içine, taa en derinlere işleyen bir gece yaşadık önceki  gün.

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin açılış gecesiydi.  Lütfi Kırdar Salonu ağzına dek doluydu.

Sinema onur ödüllerini  alan, sinemamızın üç "delikanlı"sı,  zamana ve bembeyaz saçlarına meydan okuyarak  dimdik karşımızdaydılar: İzzet Günay, Ediz Hun ve Ekrem Bora...

 
 

Daldan dala...

 

Son günlerde özellikle kadınlar arasında elden ele dilden dile dolaşan bir fıkra var...  Bugün Pazar, her eve biraz gülümseme gerek deyip sizlerle paylaşıyorum:

Tanrı dünyayı yarattığı zaman gelecekteki ulusların temsilcilerini yanına çağırmış ve  her birine ikişer  özellik armağan etmiş: İsviçrelilere; Düzen ve yasalara saygı... İngilizlere; Soğukkanlılık ve asalet... Japonlara; Çalışkanlık ve sabır... İtalyanlara; Neşe ve romantizm... Fransızlara; Şarap ve güzel yemekler vs. vs. Türklere ise: Zeka, Dürüstlük ve Tayyip sevgisi...

 
 

Barış Gazeteciliği

 

Önceki gün Boğaziçi Üniversitesi'nde  "Barış Gazeteciliği" sempozyumu vardı.  Geçen ağustosta kurulan  Barış Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin düzenlediği sempozyuma yurt içinden ve yurt dışından çeşitli gazeteci ve akademisyenler  katıldı. Çoğunluğu çeşitli üniversite öğrencilerden, geleceğin gazetecilerinden oluşan geniş bir dinleyici kitlemiz vardı. ÇABA -Çağdaş ve Bağımsız Yardımlaşma Derneği'nin katkılarıyla gerçekleşen sempozyumun  sonunda keşke diyordum, keşke  tüm gazetelerimizin, tüm televizyon kanallarının  temsilcileri burada olsa da,  yararlanabilselerdi...

 
 

Kadını türbana, demokrasiyi dona  dolamak...

 

Zihniyeti bu denli  açık seçik gösteren başka bir  hikaye olamaz. Önce Melih Aşık yazdı. Sonra Deniz Som köşesinde yer verdi. Ama o kadar anlamlı ki, kimsenin gözünden kaçmasın, aklınızdan çıkmasın diye bin kez tekrarlamak istiyorum...

AKP Milletvekili Osman Yağmurdereli kadın hakları, demokrasi, türban, tüm sorunlarımızı çözüverdi: Genç kızların  evleninceye dek anne baba isteğine boyun eğdiklerini belirtip, evlilik sonrasına da açıklık getirdi: "Kocası derse ki 'hayır hanım açılacaksın', açacaktır. 'Yok böyle kalacaksın', kalacaktır." (Bundan sonrası daha da önemli: ) "Yani ülkede demokrasi varsa kimse kimsenin giydiğine, kıyafetine  karışmayacaktır."

 
 

Leyla Gencer: La Scala'da 50 Yıl...

 

Ah ne çok isterdim orada olabilmeyi. Ama olamadım... Geçen hafta  Milano'da, La Scala'da Leyla Gencer için  görkemli bir tören düzenlendi.  Sanatçının bu kurumda çalıştığı, emek verdiği 50 yıl onuruna  düzenlenen bir  müzik, şiir,  inanç, saygı, sevgi, aşk, tutku dolu bir tören...

İnsan onurunu yüceltme  töreni... Çağdaş evrensel  değerlerle bütünleşme töreni... Emeğe saygı töreni... Vefa borcu töreni... 

 
 

Dost Mektupları...

 

Yıl 1967. Gazetecilikte ilk günlerim...  Amerikalı yazar James Baldwin'in İstanbul'a geldiğini duyduğum an, bir randevu ve soluğu yanında almıştım... Saatler süren bir konuşma. Sorular, yanıtlar...

Ertesi günün akşamı müzikli, içkili bir yer­de  James Baldwin, Gülriz Sururi ve Engin Cezzar'a rastlıyorum. Masalarına katılıyorum. Sahnede genç bir şarkıcı "Blues" söylüyor. Bir ara sohbet  niyetine «Fena söylemiyor değil mi?» diyecek oluyorum... O anda masaya bir yumruk iniyor. O anda fırtına, kıyamet, ateş!

 
 

Daha işin başındayız...

 

Hiç ama hiç kimsenin düşünemeyeceği, düşleyemeyeceği kadar böldüler bu ülkeyi...Yeniden toparlanmak, yeniden bütünleşmek çok, çook güç olacak... Bölünmeyi kadınlar üzerinden yaptılar. Kadınları kullanarak. Politikalarını kadın bedeni üzerinden sürdürerek...

Bugün artık iş işten geçtikten sonra, artık türbanın bir politik simge oluşunun tescillenişinden sonra, bunca geç kalınmışlığa karşın, yine de tartışmayı bir kadın sorunu olarak ele almanın kaçınılmaz olduğuna inanıyorum.

 
 

Tanbay ve Say'dan Dansın ve müziğin gücü...

 

Zeynep Tanbay ve Fazıl Say'ın muhteşem buluşması, yaratıcılığı, yeteneği, çağdaşlığı, niteliği, duyarlığı ve İnsan olmayı harmanlıyor...

Gençtiler. Güzeldiler. Aydınlıktılar.  Gözleri  ışıl ışıldı, bedenleri sıcak ve saydam... Akarsuların devinimini, rüzgarın ritmini taşıyorlardı bedenlerinde.  Dudaklarında dostluğun, sevginin coşkusunu... 

 
 

Hrant için, Adalet için...

 

Önümdeki kitabın kapağını açıyorum... İlk sayfalar : Siyah, simsiyah... Türkiye'nin en karanlık günlerinden birini görüyorum o siyahlıkta. En karanlık, en utanç verici, en kahredici günlerinden birini... 19 Ocak 2007...

Bir yıl önceydi. O gün yeryüzünün en güzel insanlarından birini, Hrant Dink'i Türkiye katletti. Daha özgür, daha bağımsız, daha adil, daha mutlu, daha umutlu bir Türkiye ve bir dünya için çalışan; şiddetten, ırkçılıktan, bağnazlıktan, sömürüden, baskıdan, ayırımcılıktan arınmış bir Türkiye, bir dünya yaratmak için didinen, arkadaşım, meslektaşım Hrant Dink'i Türkiye katletti..

 
 

Nazım'dan Yılbaşı Ağacı...

 

2007'nin son Pazar günü... Öbür gün yeni bir yıl... Genel istek üzerine yeryüzünün en güzel şiirlerinden birini, "Yılbaşı Ağacı" şiirini sizlerle yeniden paylaşıyorum:

Nazım Hikmet'in 1 Ocak 1962'de EStonya'nın başkenti Tallin'de yazdığı, her ölümün, bizi kendi ölümüze yaklaştırdığının bilinciyle yazdığı, yalnızlık, hasret, aşk, özlem, ölüm haberleri arasında gide gele yazdığı şiir...

 
 
 

Meslek Yarası

Meslek YarasıZeynep Oral'ın sonu hüsranla biten aşkı...

Devam

Bu Cennet Bu Cehennem

Bu Cennet Bu CehennemBu Cennet Bu Cehennem' i bir solukta, severek ve yazarın şarkısına katılarak, insanımıza karşı duyduğu sevgiyi paylaşarak okuyacaksınız.

Devam

Katmandu'dan Meksika'ya

Katmandu'dan Meksika'yaYazar, Katmandu'dan Yemen'e, Pakistan'dan İrlanda'ya, Altay Dağları'ndan Prag'a, Polonya'dan Meksika'ya yürek atışlarının peşinden giderken, ilgisini insana ve topluma yöneltiyor..

Devam

Uzakdoğu'm

Uzakdoğu'mUzakdoğu'm, yazarın keşfetme ve öğrenme tutkusu, keskin gözlemciliği, ustalıklı ve şiirsel anlatımı, sıcak biçimiyle kanatlanan, düşünsel, düşsel ve görsel zenginliği olan bir yolculuk...

Devam
     
     
  Zeynep Oral Yazılar Kitaplar Erişim Bilgileri