|
|
| YAZILAR
2008 |
| |
"68 Baharı" ndan "1 Mayıs" lara |
Ülkemizde nicedir emek yok sayılıyor. Ülkemizdeki değer ölçüleri hiyerarşisinde, emek giderek en alt sıralara itiliyor. Emeğin yerini alan başka yollar, yöntemlerle günden güne palazlananlar, elbet emekçilerden korkarlar. Dün tanıklık ettiğimiz işte bu korkunun tezahüratıydı! Korkuya , "ben daha güçlüyüm ona göre!" tehdidinin dışa vurumu eklenince 1 Mayıs bayramı kabusa dönüştü!
Barikatlar, bariyerler, tel örgüler... Dapadar sokaklarda, geniş caddelerde, meydanlarda panzerler... Gözleri yakan, genzi yakan, deriyi yakan biber gazı... Basınçlı suyla insanları geri püskürtme...İnip kalkan coplar... Bir kişiye saldıran onlarca insan... Gaz maskeleri, silahlar, coplar, kalkanlar, insan duvarları... |
 |
Nasıl Seçim Yapmalı ? |
Bugünkü yazımı Başbakanın "baş olmayanlar"dan duyduğu nefreti açık seçik ortaya koyan "Ayaklar baş olunca kıyamet kopar" incisine mi ayırsam... Yoksa yine ülkemizde giderek yaygınlaşan, kadınlara yönelik şiddet, öfke, nefrete mi.... Bu nefretin, tecavüzün ve tacizin gemi azıya aldığı bir ortamda, dünyaya "Türk Modası" diye lanse edilen tesettür defilesinin bence insana, kadına ve erkeğe hakaret niteliğindeki o görüntüleri üzerine mi yazsam... Hele defile sırasında bile namazı kaçırmayan o sakallı erkek izleyicilerin bana neden Dünya Ekonomik Forumunun Raporunu anımsattığını mı yazsam... |
 |
Tiyatroda Yeni Arayışlar... |
Yukarıdaki başlığı yazdım ve durdum... Selanik'teydim... Dünyanın her yerinden gelmiş 200 kadar tiyatro insanı (daha çok eleştirmen ve araştırmacı, daha az yazar ve sanatçı) bu kente akın etmişti. Çünkü 2008 Avrupa Tiyatro Ödül töreni buradaydı. Hem de dört gün boyunca sabahtan akşama panel, seminer, tartışmalara katılıyor hem de günde birkaç temsil izliyorduk... Katılımcılar, başlıklar, yöntemler değişiyor, ana tema değişmiyordu: Tiyatroda yeni arayışlar...
Pippa Bacca... İtalyan bir performans sanatçısı... O da kendi sanatında yeni arayışlar içindeydi. Yaşamla sanatın en iç içe geçtiği alanda, performansta sürdürüyordu arayışını... Eğer yolu benim ülkemden geçmeseydi, belki bugün yaşıyor olacaktı... Eğer yolu Türkiye'den geçmeseydi, Milano'da başladığı performansını, düşlediği, düşündüğü, tasarladığı gibi Filistin'de bitirebilecekti... |
 |
"Elveda Dünya Merhaba Kainat" |
Moskova'da önceki gün Fazıl Say'ın "Nazım Oratoryo"suyla başlayan Rusya'daki "Türkiye Kültür Yılı" 21 Aralıkta, bir başka muhteşem buluşmayla Kerem Görsev'in St Petersbourg Senfoni Orkestrasıyla vereceği konserle sona erecek.
Bu ikisi arasında Gülsin Onay'ın, Ayşe Tütüncü'nün klasik ve cazın sınırlarını zorladığı konserler, Tarkan'ın Hermitage meydanındaki Açıkhava konseri, Geleneksel Türk Halk Müziğinin en başarılı yorumcuklarından Türk Dünyası Müzik Topluluğu, sonra Taksim Trio ‘nun konseri... Ara Güler sergisi... Bu ikisi arasında başka keyifli buluşmaLar: Emre Aracı'nın Rus Viva Musica orkestrasıyla buluşması... Kremlin Sarayı'nda Kızıl Ordu Korosu, Mehter Takımı ve Okay Temiz Perküsyon Grubu'nun buluşması ... |
 |
İzmir'i kucaklamak ve İkiyüzlülüklerle yüzleşmek... |
Bize biçilen rolü "Ilımlı-İslam devleti" olmayı kabullenirsek, ne Expo kazanabiliriz ne de ayırımcılığı önleyebiliriz...
Bugün Uluslararası İstanbul Film Festivali açılıyor. 27. kez açılıyor.... Yaşamımın 27 yılına damgasını vurmuş filmler, anılar, anlar... Yüreğimde Onat Kurlar'ın ve Yavuzer Çetinkaya'nın fısıldadıkları... Hülya Uçansu'ya göz kırpıyorum... Sinemanın gücü... Derken, Cladio Cardinale çağrışımları...
(Hayır hayır, bunları yazmanın sırası değil şimdi...)
Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin programı açıklandı. Heyecan verici bir program! Kıpır kıpır, genç, alternatif arayışlar, sorgulamalar... Aslan arkadaşım festival direktörü Dikmen Gürün!
Yaşasın İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı!
(Hayır hayır, bunları da yazmanın sırası değil şimdi...) |
 |
İçimizdeki Şiddet... |
Tam gazetenin önündeydim. Ana caddede değil, dar sokakta. Ancak tek arabanın geçebildiği dar sokakta... Gazeteye girmek için karşı kaldırıma geçmem gerek... Tek sıra otomobil zinciri zaten gıdım gıdım ilerliyor... Tam karşıya geçerken... Taksi hızla üzerime geldi. Sürücüsü "Taliban sakallı" yaşlı bir adam. Üzerime üzerime sürüyor; bakışından ve ağzını oynatmasından okkalı bir küfür salladığını çıkartıyorum. Karşıdan karşıya geçmeme mi sinirleniyor, kadın olduğuma mı, yoksa başımın açık olduğuna mı, anlamış değilim! Yüreğim ağzıma gelmiş, ama aynı zamanda tepem atmış durumdayım!
O an dar sokağın ortasında, tam ortasında duruverdim. Taksi de durmuş, mecburiyetten! Ellerim belimde, ayaklarımı asfaltta kenetlenmiş avaz avaz haykırıyorum: Hadi gel ez beni! Ezsene! Daha ne duruyorsun! Hadi çiğne geç! |
 |
İlhan Ağabey sesleniyor... |
"Unutmuştum onu.
Dün mutfağın penceresinden baktığımda gördüm; Japon gülü çiçek açmış.
Duvarın dibinde, arsız sarmaşığın nefti kuytuluğunda, mavi çamın dibinde, incecik yapraksız dallarında, tanımsız güzelliğiyle bana gülümsüyordu Japon gülü.
Bir kuş pencerenin pervazına kondu, bir kibritin alevi parladı, bir bulutun gölgesi yere vurdu. O an anımsadım. Annemin bahçesinden onu iki yıl önce alıp getirmiştik. Kar, kış, fırtına, don, yaz, güz, sıcak, kurak demeden yeni toprağına tutunmuştu. |
 |
Bugün Dünya Şiir Günü: Şiirsiz kalmayın! |
Ne zamandır, başucumda iki kitap... İçim çok acıdığında, ülkemle ilgili endişelerim arttığında, tünelin ucunda hiçbir ışık göremediğimde sarılıyorum bu iki kitaba. Biri Ataol Behramoğlu'nun "Beyaz, İpek Gibi Yağdı Kar" ; öteki Cevat Çapan'ın "Şiir Çevir Denize At" ... İkisi de Cumhuriyet Kitapları'ndan kısa bir süre önce çıktı.
Ataol Behramoğlu'nun 50 yıllık şiir yazma serüveninden seçilmiş 100 şiiri bir araya getiren "Beyaz İpek Gibi Yağdı Kar"ın sayfaları arasında dolaşırken, sanki kendi bireysel tarihime de kuşbakışı bakıyor gibiydim... Arka fonda hep bu ülke vardı... Farklı dönemlerden, farklı duyarlıklardan, farklı birikimlerden damıtılmış dizelerin ortak yanı ise her daim genç, her daim aşık, her daim direnişte olmalarıydı! |
 |
Feminizm ahlaksızlık değildir! |
Aklım almıyor! Sanki bir düğmeye basıldı ve dört bir yandan, her yandan aşağıdan yukarıdan, sağdan soldan, bilinen ve bilinmeyen her bir yandan kadınlara karşı saldırıya geçildi!
Hani, yeni bir şey değil, hep böyleydi diyeceğim ama Dünya Emekçi Kadınlar Gününde Başbakanın birbiri ardından patlattığı inciler bu saldırılarla birleşince sistematik bir dayatmacılığa, baskıya, şiddete dönüşür oldu.
AKP iktidarıyla kadınlara karşı ayırımcılık bin kat artmıştır. Hızla baskıcı ve totaliter bir tavra yönelmiştir. Başbakan’ın bir zamanlar sözünü ettiği "toplumsal mütabakat" çoktan bir yana atıldı, saflar güç gösterisine, "çoğunluk bende" yarışına girdi ki, bundan tehlikeli bir şey olamaz! |
 |
Ayırımcılıktan öte... |
Sevgili Okurlar, Mart ayının bu ilk Pazar günü, siz bu yazıyı okuduğunuzda Nilgün Cerrahoğlu'yla birlikte, Almanya'da, Münih ve Ulm'da kadın sorunları üzerine konuşmuş ve konuşuyor olacağız. Malum önümüz 8 Mart, Dünya Kadınlar günü... Önümüzdeki günlerde kadın ve kadına ilişkin sorunlar üzerine bol bol yazılacak, çizilecek, tartışılacak... Yetkililer bir kez daha, tutulmayacak sözler verecekler kadınlara ... Sonra...
Sonra, eski tas eski hamam demeyeceğim...Çünkü kadınlar var oldukça, kendilerine karşı uygulanan ayırımcılığa karşı mücadeleyi sürdürecekler. Bugüne dek olduğu gibi sürdürecekler... |
 |
"Duygu Asena Ödülü"nün kaldırılmasını kınıyorum! |
Kadın Hakları İnsan Haklarıdır!
Ayıptır! Bir süredir korkunç bir ayıp, bu kez PEN Derneği aracılığıyla işlenmekte!
Bu sayfalarda Özge Keskin'in haberinden okumuşsunuzdur: Uluslararası PEN Türkiye Merkezi "Duygu Asena Ödülü"nü kaldırdı. Anımsayacaksınız, 30 Temmuz 2006'da, en verimli çağında yitirdiğimiz yazar ve kadın hakları savunucusu Duygu Asena'nın adına konan ödülün ilkine "Latife Hanım" adlı kitabıyla İpek Çalışlar değer görülmüştü. Bence çok değerli jüri üyelerinin, muhteşem bir seçimiydi. Üyesi olduğum PEN'le gurur duymama neden olan bir olaydı bu ödül ve bu seçim. |
 |
Savaştayız... |
Başlığı böyle yazınca insan tuhaf oluyor değil mi...
Okuduğunuz binlerce başlık, binlerce haber, yazı, dinlediğiniz onca ayrıntılı açıklama, evinizden içeri, yemek sofranızdan içeri, kulağınızdan, yüreğinizden içeri sokulan onca sözcük, onca tanımlama aynı etkiyi yapmıyor...
"Harekat" sözcüğü, "Operasyon" sözcüğü, bir ülkenin topyekün savaşa girdiğini bence tam olarak açıklamıyor... Harekatın adı "Barış harekatı" olsa bile... |
 |
Örtünün örttükleri... |
Demirel'in "fevkalade üzgün" ve de "ıztırap içinde" olduğu günlerle, Başbakan'ın "Bir takım medyaya" kin, öfke, şiddet ve tehdit savurduğu günler üst üste örtüştü!
Bu örtüşmeden benim payıma kahkahalar düştü... Bugüne gelinceye dek Demirel'in dini referansları kendi politikalarına nasıl alet ettiğini hatırladıkça "Günaydııııın" ya da "sabah şerifler hayır ola" diye avaz avaz haykırmak geldi içimden. |
 |
Leyla Gencer Heykeli Maçka'ya... |
Kadınları örtmenin kapatmanın "özgürlük" diye sunulduğu bir süreçte yaşıyoruz. Bu örtmeyi kapatmayı meşrulaştırıp, yaygınlaştırmayı, giderek dayatmayı hedef edinmişlerin egemenliğinde bir süreç... Kimi "aydınlar" da buna "demokrasi" diyorlar... Ülkemizde bir yandan bunlar olurken, bir yandan da kültür sanat ve bilim adına, çağdaş ve evrensel değerler adına, insanı "İnsan" yapan değerler adına, yaratıcılık adına, didinip çalışanlar var. İçinde yaşadığımız bu ortamda "ölmemek" için, bunalmamak için, mücadeleyi sürdürebilmek için bu çabalara, emeklere sığınıp, bunları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. İşte bunlardan biri daha: |
 |
Hey Millet: Türban Kadın Sorunudur! |
İnanılır gibi değil! Türban konusundaki tartışmaları izledikçe, hele hele erkeklerin bu konuda ahkam kesişlerini izledikçe çıldırmamak işten değil!
AKP ve MHP'nin "türban"ı getirdiği yer, benim görüşüme göre ne dinidir, ne de dini vecibeleri yerine getirmekle, bireysel inanç özgürlüğüyle ilgilidir. Hele hele üniversite çağındaki kızların okuma, eğitim hakkıyla; kadınların eşitlik, bağımsızlık, özgürlük yolundaki adımlarıyla hiç ama hiç ilgisi yoktur! |
 |
Başı açık olmak ahlaksızlık derlerse şaşmayın! |
Bu ülkede sanki başka hiç ama hiçbir sorun yokmuş gibi...
İnsanlarımız her an ölümle burun buruna yaşamıyorlarmış gibi... Yaşamak, rastlantısal değilmiş gibi...
İnsanlarımız silahlı çatışmalarda ölmüyor, öldürmüyormuş gibi... Kardeş kardeşi vurmuyormuş gibi... Analar, acaba dağdaki çocuğumun mu, yoksa askerdeki çocuğumun mu ölüm haberini alacağım diye, her gün yeniden yeniden, yenibaştan ölmüyormuş gibi... |
 |
Dostlar Tiyatrosu'ndan : "Sivas '93..." |
Ortaçağda değil, yüzyıl önce değil, Cumhuriyet Türkiye'si öncesinde değil... Bundan on beş yıl önceydi. Sivas'taydı. 2 Temmuz 1993'deydi... Cehaletin eyleme geçtiği gün ve geceydi... İnsanı, insanlığı, insanı insan yapan değerleri, ama aynı zamanda Laik Cumhuriyeti, hukuk ilkelerini, çağdaşlığın tüm değer yargılarını yok sayan bir zihniyetin 37 insanımızı katlettiği, öldürdüğü, yaktığı gün ve gece... Vicdanın yok edildiği, insanlığın utanç ve vahşet günü ve gecesi...
|
 |
| |
Bu şiddetin neresindesiniz? |
Geçen Pazar, "ölümün sırayı şaşırmadığı, çocukların gençlerin ölmediği bir yeni yıl" dileyerek bitirmiştim yazımı... Geçen yılın son günleriydi... İçimden bir ses bitsin artık şu uğursuz 2007 diye haykırıp duruyordu. Sanki yıl değişince, bütün bir yıla egemen olan şiddet sarmalı da ortadan kalkacaktı!
Ne büyük yanılgı. Yeni yılın ilk günleriyle birlikte yeniden kana, şiddete bulandık! Hem de şiddetten en uzak kalınması gereken Diyarbakır'da! Ölüm yine sırayı şaşırdı! Terör önce öğrencileri vurdu!
|
 |
| |
|
 |
| |
 |
 |
| |
|
| |
Sıradan Faşizm... |
| |
Sıradan faşizm artık zulme dönüştü. Bu hükümet dönüştürdü.
Dünya Basın Özgürlüğü günündeyiz.
Hrant Dink'in öldürülmesi üzerinden 15 ay geçti. Bu ülkenin en değerli gazetecilerinden birini, arkadaşım Hrant Dink'i, salt düşündüğü, düşündüğünü ifade ettiği için öldürdük.
"Ya ülkeyi terk et ya da öldürürüz" seçeneğine mahkum edilen Hırant Dink, terk etmedi ülkesini. Bu ülkede güvercinlere kimsenin dokunmayacağına inanmıştı. Terk etmedi ve 301'in eline verilen silahla sokak ortasında vuruldu!
|
| |
 |
| |
Ölüm o kadar yakınken... |
| |
Pippa Bacca... İtalyan bir performans sanatçısı... O da kendi sanatında yeni arayışlar içindeydi. Yaşamla sanatın en iç içe geçtiği alanda, performansta sürdürüyordu arayışını... Eğer yolu benim ülkemden geçmeseydi, bugün yaşıyor olacaktı...
Önceki gün, "Avrupa Tiyatro Ödülleri" yazımda şu yukarıdaki sözcükleri yazmıştım... İnanır mısınız, son cümle kimilerini fena halde sinirlendirmiş...
|
| |
 |
| |
İzmir Kitap Fuarı'na giderken... |
| |
Ege kıyılarındayım, Ege yollarındayım... Yazarken yollardayım ama siz bu yazıyı okuduğunuzda hedefe yani İzmir'e çoktan varmış olacağım... TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'nın son gününde Hikmet Çetinkaya ve Ege Bölge temsilcimiz Serdar Kızık'la birlikte Cumhuriyet Kitapları standında sizlerle birlikte olacağız....Sohbetlerde, tartışmalarda, düşüncelerde ve düşlerde kucaklaşıyor olacağız ...
İzmir Kitap Fuarı "Ege'de Şiir" teması üzerine kuruldu. Bu yılın onur konuğu Arif Damar...
|
| |
 |
| |
Rusya'da Türkiye Kültür Yılı : "Nazım" Moskova'da |
| |
Rusya'daki "Türkiye Kültür Yılı"nın açılışı "Fazıl Say'ın "Nazım Oratoryosu" ile yapıldı... 1700 kişilik salonda duygusal anları ve coşkusu doruklarda bir gece yaşandı. Gecenin sonunda gözyaşlarını gizlemeye çalışan sayısız insan birbirine "Nazım işte asıl bu gece Moskova'daydı" diyordu... Açılışı yanımdaki koltuktan izleyen Rus sanatçı Margarita Maleyeva'nın şu değerlendirmesi ise sonradan duyacağım birçok görüşü özetliyordu:
"Bizler bugüne dek hep Nazım Hikmet'in büyüklüğünü bilir severdik. Bu akşam Nazım'ın ülkesinin sanatçılarını, bestecisini, orkestrasını, korosunu, tiyatro ve müzik sanatçılarını tanıdık ve ülkenizin yaratıcılığının sonsuzluğunu, muhteşemliğini gördük, dinledik, tanıdık... Bu geceden sonra ülkenizi ve kültürünü daha çok sevdik. "
|
| |
 |
| |
3 Delikanlı ve Claudia Cardinale... |
| |
Sahnenin büyüsü, sahnenin nostaljisi, sahnenin şiiri, sahnenin duyarlılığı, sahnenin birikimi... Ne derseniz deyin... Bunların hepsini bir arada yoğuran ve insanın içine, taa en derinlere işleyen bir gece yaşadık önceki gün.
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin açılış gecesiydi. Lütfi Kırdar Salonu ağzına dek doluydu.
Sinema onur ödüllerini alan, sinemamızın üç "delikanlı"sı, zamana ve bembeyaz saçlarına meydan okuyarak dimdik karşımızdaydılar: İzzet Günay, Ediz Hun ve Ekrem Bora...
|
| |
 |
| |
Daldan dala... |
| |
Son günlerde özellikle kadınlar arasında elden ele dilden dile dolaşan bir fıkra var... Bugün Pazar, her eve biraz gülümseme gerek deyip sizlerle paylaşıyorum:
Tanrı dünyayı yarattığı zaman gelecekteki ulusların temsilcilerini yanına çağırmış ve her birine ikişer özellik armağan etmiş: İsviçrelilere; Düzen ve yasalara saygı... İngilizlere; Soğukkanlılık ve asalet... Japonlara; Çalışkanlık ve sabır... İtalyanlara; Neşe ve romantizm... Fransızlara; Şarap ve güzel yemekler vs. vs. Türklere ise: Zeka, Dürüstlük ve Tayyip sevgisi...
|
| |
 |
| |
Barış Gazeteciliği |
| |
Önceki gün Boğaziçi Üniversitesi’nde "Barış Gazeteciliği" sempozyumu vardı. Geçen ağustosta kurulan Barış Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin düzenlediği sempozyuma yurt içinden ve yurt dışından çeşitli gazeteci ve akademisyenler katıldı. Çoğunluğu çeşitli üniversite öğrencilerden, geleceğin gazetecilerinden oluşan geniş bir dinleyici kitlemiz vardı. ÇABA -Çağdaş ve Bağımsız Yardımlaşma Derneği’nin katkılarıyla gerçekleşen sempozyumun sonunda keşke diyordum, keşke tüm gazetelerimizin, tüm televizyon kanallarının temsilcileri burada olsa da, yararlanabilselerdi...
|
| |
 |
| |
Kadını türbana, demokrasiyi dona dolamak... |
| |
Zihniyeti bu denli açık seçik gösteren başka bir hikaye olamaz. Önce Melih Aşık yazdı. Sonra Deniz Som köşesinde yer verdi. Ama o kadar anlamlı ki, kimsenin gözünden kaçmasın, aklınızdan çıkmasın diye bin kez tekrarlamak istiyorum...
AKP Milletvekili Osman Yağmurdereli kadın hakları, demokrasi, türban, tüm sorunlarımızı çözüverdi: Genç kızların evleninceye dek anne baba isteğine boyun eğdiklerini belirtip, evlilik sonrasına da açıklık getirdi: "Kocası derse ki 'hayır hanım açılacaksın', açacaktır. 'Yok böyle kalacaksın', kalacaktır." (Bundan sonrası daha da önemli: ) "Yani ülkede demokrasi varsa kimse kimsenin giydiğine, kıyafetine karışmayacaktır." |
| |
 |
| |
Leyla Gencer: La Scala'da 50 Yıl... |
| |
Ah ne çok isterdim orada olabilmeyi. Ama olamadım... Geçen hafta Milano'da, La Scala'da Leyla Gencer için görkemli bir tören düzenlendi. Sanatçının bu kurumda çalıştığı, emek verdiği 50 yıl onuruna düzenlenen bir müzik, şiir, inanç, saygı, sevgi, aşk, tutku dolu bir tören...
İnsan onurunu yüceltme töreni... Çağdaş evrensel değerlerle bütünleşme töreni... Emeğe saygı töreni... Vefa borcu töreni... |
| |
 |
| |
Dost Mektupları... |
| |
Yıl 1967. Gazetecilikte ilk günlerim... Amerikalı yazar James Baldwin'in İstanbul'a geldiğini duyduğum an, bir randevu ve soluğu yanında almıştım... Saatler süren bir konuşma. Sorular, yanıtlar...
Ertesi günün akşamı müzikli, içkili bir yerde James Baldwin, Gülriz Sururi ve Engin Cezzar'a rastlıyorum. Masalarına katılıyorum. Sahnede genç bir şarkıcı "Blues" söylüyor. Bir ara sohbet niyetine «Fena söylemiyor değil mi?» diyecek oluyorum... O anda masaya bir yumruk iniyor. O anda fırtına, kıyamet, ateş! |
| |
 |
| |
Daha işin başındayız... |
| |
Hiç ama hiç kimsenin düşünemeyeceği, düşleyemeyeceği kadar böldüler bu ülkeyi...Yeniden toparlanmak, yeniden bütünleşmek çok, çook güç olacak... Bölünmeyi kadınlar üzerinden yaptılar. Kadınları kullanarak. Politikalarını kadın bedeni üzerinden sürdürerek...
Bugün artık iş işten geçtikten sonra, artık türbanın bir politik simge oluşunun tescillenişinden sonra, bunca geç kalınmışlığa karşın, yine de tartışmayı bir kadın sorunu olarak ele almanın kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. |
| |
 |
| |
Tanbay ve Say'dan Dansın ve müziğin gücü... |
| |
Zeynep Tanbay ve Fazıl Say'ın muhteşem buluşması, yaratıcılığı, yeteneği, çağdaşlığı, niteliği, duyarlığı ve İnsan olmayı harmanlıyor...
Gençtiler. Güzeldiler. Aydınlıktılar. Gözleri ışıl ışıldı, bedenleri sıcak ve saydam... Akarsuların devinimini, rüzgarın ritmini taşıyorlardı bedenlerinde. Dudaklarında dostluğun, sevginin coşkusunu... |
| |
 |
| |
Hrant için, Adalet için... |
| |
Önümdeki kitabın kapağını açıyorum... İlk sayfalar : Siyah, simsiyah... Türkiye’nin en karanlık günlerinden birini görüyorum o siyahlıkta. En karanlık, en utanç verici, en kahredici günlerinden birini... 19 Ocak 2007...
Bir yıl önceydi. O gün yeryüzünün en güzel insanlarından birini, Hrant Dink’i Türkiye katletti. Daha özgür, daha bağımsız, daha adil, daha mutlu, daha umutlu bir Türkiye ve bir dünya için çalışan; şiddetten, ırkçılıktan, bağnazlıktan, sömürüden, baskıdan, ayırımcılıktan arınmış bir Türkiye, bir dünya yaratmak için didinen, arkadaşım, meslektaşım Hrant Dink’i Türkiye katletti.. |
| |
 |
| |
Nazım'dan Yılbaşı Ağacı... |
| |
2007'nin son Pazar günü... Öbür gün yeni bir yıl... Genel istek üzerine yeryüzünün en güzel şiirlerinden birini, "Yılbaşı Ağacı" şiirini sizlerle yeniden paylaşıyorum:
Nazım Hikmet'in 1 Ocak 1962'de EStonya'nın başkenti Tallin'de yazdığı, her ölümün, bizi kendi ölümüze yaklaştırdığının bilinciyle yazdığı, yalnızlık, hasret, aşk, özlem, ölüm haberleri arasında gide gele yazdığı şiir... |
| |
 |
| |
|
| |
|
|